1 Mayıs 2020 ne anlattı bize?

1 Mayıs 2020 ne anlattı bize?

Geçmiş 1 Mayıs’larda olduğu gibi bu yıl bu tablodan da herkes sınıfsal konumuna ve meşrebine göre değişen farklı sonuçlar çıkaracak elbette.

Her 1 Mayıs gibi 2020 1 Mayıs’ı da -tüm olağanüstülüklerine rağmen- sınıflar arası güç dengesi, işçi ve emekçi kesimlerin örgütlülük düzeyi hakkında açık bir fikir verdi.

Geçen yıllardan farklı olarak bu yıl sendika ve meslek örgütlerinin işçileri belirli alanlarda toplaması ve o alanların ne ölçüde, nasıl bir ruhla dolduğuna bakarak bir yargıda bulunma olanağı ol(a)madığı için sınıfın 1 Mayıs’la kurduğu ilişkinin niteliği asıl olarak saat 21:00’deki balkon etkinlikleri ve zorla işe koşulan işçilerin üretim alanlarında geliştirecekleri tutumlarla ölçülecekti.

İşsizlik ve açlık korkusuyla hastalık tehlikesi arasında sıkışarak zorla işe koşulan işçi bölükleri bu vampirliğe karşı sendikalarıyla birlikte anlamlı bir tutum geliştiremedi. Sistemin sınıfsal karakterinin tarihte ender görülecek açıklıkla dile geldiği bu koşullarda işe koşulmuş olmaya dönük anlamlı bir tutum geliştirilemedi. Bir gün önce çeşitli işkollarında yapılan 1 Mayıs eylemleri, 1 Mayıs’ta çalışmayı kabul etmeme, üretimden gelen gücü kullanma gibi daha ileri bir noktaya sıçrayamadı.

Sıçrayamazdı da… İşçi sınıfının ilk elde örgütlendiği sendikaların hali pür melali ortadayken, geniş anlamda solun kitle çalışmasıyla ilişkisi kendini tekrar ve geçmişten yemekle sınırlıyken tablonun farklı olmasını beklemek abes olurdu elbette.

Üretim alanlarında zorla işe koşulmuş olmaya, 1 Mayıs gibi bir günde bile çalışıyor olmaya dönük anlamlı bir tutum geliştirilemezken yaşam alanlarında tablo farklı mı oldu?

Akşam saat 21:00’de balkonlardan yapılan etkinliklere katılım düzeyi, yaygınlığı ve niteliği işçi sınıfı ve geniş emekçi bölüklerinin 1 Mayıs’la nasıl bir ilişki kurduklarının önemli bir göstergesiydi. Bu yıl 1 Mayıs’ın Ramazan’a denk gelmesi, belirlenen gösteri saatinin bazı illerde yatsı ezanıyla çakışması gibi faktörleri de dikkate almalıyız. Fakat gördüğümüz kadarıyla kentlerde solun daha çok geçmişe dayalı görece etkili olduğu, 1 Mayıs’a duyarlı, antifaşist mücadele geleneğine, işçilik bilincine az çok yakınlaşmış kesimler dışına çıkan, bu çemberi genişleten belirgin bir farklılaşma yaşanmadı.

#Balkonlardayız etiketiyle sosyal medyaya da yansıyan tablo İstanbul açısından asıl olarak solun geleneksel olarak ideolojik etki gücüne sahip olduğu Okmeydanı, Kartal (özelikle merkezi ve bazı mahalleleri), Maltepe ve ilçeleri (Zümrütevler, Fındıklı, Esenkent, Gülsuyu gibi), Ataşehir’in bazı mahalleleri (1 Mayıs, Esatpaşa… gibi), Gazi gibi geçmişten bugüne solla bir devamlılık ilişkisi bulunan bölgelerde etkili oldu. Alevi, sosyal demokrat, devrimcilerle bir şekilde ilişkili bu mahallelerde insanlar balkonu da sokağı da 1 Mayıs’a uygun şekilde kullanıp anlamlı görüntüler oluşturdular.

İstanbul’daki manzara Ankara, İzmir, Adana gibi büyük kentlerde de aşağı yukarı aynen kendini gösterdi. Hatta bazılarında geleneksel etkinin görece güçlü olduğu kimi mahallelerde bile beklenen canlılık yakalanamadı.

Balkonlardan 1 Mayıs’ı kutlamak ya da evlere pankart ya da çeşitli semboller asarak 1 Mayıs’ı selamlamak elbette toplumsal kutuplaşmanın keskinleştiği/daha da keskinleştirildiği (suikast tehditleri açıktan yapılıyor artık!) bu dönemde ciddi psikolojik basınçların da devreye girmesiyle sınırlanmış olabilir. Bu olasılığın önemli bir payı olduğu açık. Keza sivil faşist örgütlenmenin yoğun olduğu bazı mahallelerde buna rağmen balkona çıkan insan sayısı da az değildi.

Tüm bu olasılıklara ve başka dezavantajlara rağmen 2020 1 Mayıs’ı bize bir gerçeği tüm çıplaklığıyla gösterdi:

Kitleler içinde etkili ve örgütlü değiliz!.. Sınıf içinde etkili ve örgütlü değiliz!..

Kendimizi geçmişten bu yana iyi-kötü bir etkimiz olan geleneksel yaşam alanlarımız ya da işçi sınıfının nispeten kolay harekete geçebilecek (belediyeler ya da az çok örgütlü olduğumuz bölükleri gibi) kesimlerdeki hareketlilikle sınırlı bir yaklaşıma hapsedip göreli adımlarla ‘mutlu olan’ sonuçlar çıkarmak en başta bize zarardır.

Böyle bir süreçte açığa çıkanlar bize mevcut kutuplaşmayı da dikkate alarak kitlelerle ilişkilenmenin, onlara hayatları içinden dokunmanın yol ve yöntemleri üzerine düşünmeye, alışkanlıklarımızın ötesine geçen biçimler bularak gerçek bir kitle çalışması seferberliğine girişmeye davet ediyor.

2020 1 Mayıs bu mesajı önceki yıllardan bile daha keskin biçimde önümüze koydu. Uzunca bir süredir değişik vesilelerle karşımıza çıkan gerçek ve içerdiği bu mesaj açık ve ortada aslında:

Yıllardan beri içine kapandığımız, daha da kötüsü çoğumuzun içselleştirip kanıksar hale geldiği fanusları, bu fanus devrimciliğinin ölçü, anlayış ve alışkanlıklarını bir an önce kırıp parçalamak zorundayız!

Yasaklanan sokaklara çıkarak sembolik bazı eylemler yapmak özellikle arayış içinde olan işçi ve emekçilere yol gösterici bir tutum geliştirmek açısından anlamlı ve kıymetlidir. Fakat biz bu süreçte asıl olarak ideolojik-siyasi etki ve örgütlenme alanımızı bugüne kadar ulaşamadığımız kesimlere doğru genişletmenin yollarını bulmalıyız.

Bu açıdan da pandemi sürecinde ortaya çıkan ve derinleşerek devasa bir toplumsal yıkım olarak karşımıza çıkacağı şimdiden belli olan krize karşı yaygınlaşıp önemli bir kitle örgütlenme aracına dönüşecekleri şimdiden belli olan dayanışma ağlarına yüklenmek, o ağları sistemin ideolojik etkisi altında olan yoksul halk kesimleriyle ilişki kurmanın aracı haline getirmek önemli bir yerde duruyor.

İzmir’de böyle bir ağ oluşturmaya çalışan okurlarımızdan biri muhafazakar halk kesimlerini kastederek, “Bu çalışmayla onlara ulaşıyoruz asıl olarak. Ama mesele onlara bunun bir sadaka ya da hayır işi olmadığını, sosyalistlerin- devrimcilerin dünya görüşlerinin ve duyarlılıklarının doğal bir yansıması olduğunu anlatabilmek, dayanışmanın bilincini taşıyıp hissettirebilmek ve asıl olarak bu küçük dokunuşlarla da olsa kafalarında soru işaretleri yaratabilmek” diyerek bu dönemde bu tür örgütlenmelerin solun geleneksel sınırlarından çıkması, mirastan yemenin ötesine geçmesi için hangi olanakları sunduğunu ve bunlarla nasıl ilişkilenilmesi gerektiği özetliyordu.

Sabırlı, ısrarlı ve her defasında kendisini genişleten akıllıca örgütlenmiş böylesi çalışmaların kitlelerle sahici ilişkiler kurmakta nasıl bir ön açıcılığa sahip olduğunu önümüzdeki dönemde daha net göreceğiz.

Mevcut sendikal bürokrasinin sergilediği pejmürde tutuma (hatta Türk-İş ve Hak-İş gibilerinin aleni burjuva tutumlarına) dair söylenecek söz kalmadı, pratik çarpıcı şekilde konuşuyor zaten. Önümüzdeki zorlu dönemlerin bu yapılarla karşılanamayacağı defalarca kanıtlandı. Onları teşhir etmeyi elbette sürdürmeliyiz. Fakat mesele onların gerçek yüzlerinin teşhiri değil artık. Önemli ve tayin edici olan bizim ne yaptığımız! O kastlaşmış yapıların tabandan sarsılarak değişmesi için sınıf ve kitleler içinde ne yaptığımız, onlarla ilişkilerimizdeki olağanüstü zayıflık ve etkisizliği giderme yönünde ne ölçüde etkili ve ısrarlı bir faaliyet yürüttüğümüzdür.

Alanlarda kutlanan 1 Mayıs’ta sendikalar, işçileri eğitip daha ileri düzeylerde bilinçlendirmeye dayalı bir hazırlık süreciyle değil, tutulan araçlara doldurup alana taşımakla sınırlı bir yaklaşımla hareket ediyorlardı. 1 Mayıs’ın havası-ruhu üretim alanlarına taşınmıyordu. Alana gelen işçiler de sendikal bir görevi yerine getirme yaklaşımıyla geliyordu. Fakat bu yıl bu zoraki ortak hareket zemini de yoktu ve işçiler bulundukları yerlerde kendi öz bilinçleri ya da öz inisiyatifleriyle tavır geliştirmek zorundaydı. Testin sonucu ortada!..

Geçmiş 1 Mayıs’larda olduğu gibi bu yıl bu tablodan da herkes sınıfsal konumuna ve meşrebine göre değişen farklı sonuçlar çıkaracak elbette. Geçmiş 1 Mayıs’larda da alanda ‘görünerek’ ruhlarını rahatlatan solcular bu kez de kimbilir hangi tesellilerin arkasına sığınacaklardır  ama devrimi örgütleme iddiası ve bilincinden o denli kopup uzaklaşmamış aklı başında her sosyalist ve devrimci bu tablodan tek bir sonuç çıkaracaktır:

Koronavirüs salgını sırasında açlık ve işsizlik korkusuyla savunmasız olarak cepheye sürülen sınıfı ve emekçileri bu koşullarda bile sarsıp harekete geçiremiyorsak hâlâ çok ciddi yetersizliklerimiz var demektir!.. Onun için yaptıklarımızla yetinemeyiz, elimizi daha çabuk tutmalı, attığımız adımları hızlandırmalıyız!.. Yoksa… Büyük şairin dediği gibi:

Kendi kendimizle yarışmadayız gülüm,

Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,

Ya dünyamıza inecek ölüm…

 

 

 


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar