1 Mayıs böyle mi olmalıydı?

1 Mayıs böyle mi olmalıydı?

Maltepe’ye gidenler de Saraçhane’den Taksim nutukları atanlar da özünde aynı yerde durmaktadırlar

Türkiye’de işçi ve emekçilerin gerek siyasal gerekse ekonomik-kültürel ve sosyal açılardan nasıl bir tarihsel eşikle karşı karşıya olduklarını sayıp dökmenin bir anlamı yok. Sokaktaki herhangi bir vatandaşı çevirip sorduğunuzda bile buna dair üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri söyler: Ekonomik yıkım der, siyasal baskılar-OHAL der, savaş politikaları der, tek adam rejimi der. Bunları çoğaltabiliriz.

Sol siyasetin hemen tüm bileşenleri de sürecin nasıl bir tarihsel eşiği ifade ettiğine dair hemen hemen aynı noktalarda kesişen tahlil ve analizler yaparlar. O nedenle mesele artık bunları sayıp dökmenin ötesinde bu dönemde mesele asıl olarak “peki nasıl yapmalı?”da düğümlenmektedir.

Sistemin saldırılarına karşı geniş bir toplumsal muhalefetin bulunduğunu ve bunun kapsam ve derinliğinin, kendisini “öncü” ya da “bilinçli özne” olarak tanımlayan güçlerin toplam ağırlığının kat be kat üstünde olduğunu biliyoruz. Öznelerin çözüldüğü fakat toplumsal muhalefet dinamiklerinin kapsam ve çapının genişlediği bir dönem bu… Öznelerin çözülmesi devam ettiği sürece de mevcut toplumsal tepki ve dinamiklerin örgütlü bir muhteva kazanması mümkün olmuyor. Bu olmadığı sürece de öfke ve birikimin özgül ağırlığını açığa çıkarmak ve güçlü bir toplumsal harekete dönüştürmekten bahsetmek eşyanın tabiatına aykırıdır.

Biz dahil kendilerini “özne” olarak tanımlayan güçlerin yıllardır devam eden bu çözülme ve kendiliğindenlik halinin üstüne çıkamamaları/çıkmamaları (kimi yükselme dönemlerini saymazsak eğrinin genel olarak çözülme yönünde olduğu açıktır) bu sürecin en önemli handikapıdır. Bu handikap ancak işçi ve emekçi kitlelerle üretim ve yaşam alanları içinde sabırlı ve ısrarlı bir faaliyet yürütmekle aşılabilir.

Sınıf eksenli bir faaliyet…Türkiye’de solun tüm bölüklerinin asıl unuttuğu budur ve yüzümüz buna dönmedikçe bu fasit daire tekrarlanıp –hatta geriye doğru kırılıp- duracaktır!

İşin bir tarafını bu oluştururken, diğer tarafını da, kitleler içinde kök salmayan bu solculuğumuzun kendi ruh halimizi kitlelerin ruh hali yerine koymak ve süreçleri bunun üzerinden okuyarak politika belirlemek oluşturuyor. Kitlelerden yalıtılmış solculuğumuzla kendi ruh halimizi onların ruh hali olarak okuyup politika belirleyerek daha fazla geriliyor, kitlelerle aramızdaki mesafeyi de daha fazla açıyor, manevi-moral etki gücümüzü daha fazla tüketiyoruz.

Son yıllardaki her 1 Mayıs’ta bu gerçekle açık bir yüzleşme yaşıyoruz.

1 Mayıs çalışmalarından başlayarak (ki 1 Mayıs 1 aylık sokak ajitasyon-propaganda çalışması değildir) 1 Mayıs alanında sözünü ettiğimiz gerçeğimize çarpıyoruz. İstanbul 1 Mayıs’ıysa bunun billurlaştığı “er meydanına” dönüşüyor adeta.

Taksim’i gündemde tutmak gibi bir kaygı bile gütmeden devletin gösterdiği dolgu miting alanını kabul edenler bu yıl da (geçen yıllarda Bakırköy demelerinde olduğu gibi) “birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs” için Maltepe’de karar kıldılar. Kitlelerin Taksim’e dönük polis saldırganlığından kaçınarak gelmeyeceklerini, oysaki bunca saldırı ve baskı karşısında bir güç olduğumuzun görülerek moral ve mücadele dinamizmi kazanılması gerektiğini savundular. Arka plandaysa Hitlerci bir faşist rejimin çatısının çatılacağı seçimler öncesinde bir güç gösterisi yapma arayışı vardı. Fikir babasıysa CHP’ydi. 1 Mayıs gibi özel bir günün parlamenterist hayaller arabasına bağlanması gibi affedilmez bir yaklaşımdı söz konusu olan.

Bugün Maltepe’de ortaya çıkan tablo, bu icazet meydanını kabul etmeyi, kitlelerin korkuları ve ruh haliyle gerekçelendirerek seçim arabasına bağlayanların yanlış yaklaşımlarını bir kez daha ortaya koydu.

Oysa tam da böylesine kritik bir eşikte kitlelerin bir adım önüne geçerek, parlamenter hayaller için değil, kendilerini yaşamın ve kentlerin dışına sürülmesi anlamına gelen Taksim yasağına karşı bir mücadele çağrısı ve duruşu sergilenmiş olsaydı, evet on binler gelmezdi belki ama öncü toplumsal güçlerin geri adım atmayan tutumu geniş bir moral etki yaratabilirdi.

Milyonları bekleyenlerin o devasa dolgu meydanda beklenen milyonlarla buluşamamaları gerçeği –ki CHP’nin gazıyla alınmış bir karardı bu-öğretici ve sarsıcı olmalıdır.

Saraçhane’de toplanan sendikalarla Maltepe diyenler arasında fark var mı?

Bizce bu noktada bir fark yok! Çünkü her ikisi de 1 Mayıs’ı farklı küçük hesaplarla ilişkilendirerek ele almış ve buna uygun bir pratik sergilemiştir.

Maltepe diyenler kendi ruh hallerini seçim gündemiyle birleştirip kitleleri buna seferber etmeye kalkışmışlardır. 1 Mayıs gibi tarihsel bir günü seçim-parlamentarist hayallere hapsetmelerine önayak olmuşlardır.

Saraçhane diyen ve büyük laflar ederek mevcut DİSK yönetimini “sarı” olmakla itham eden BMİS ve Nakliyat-İş’in sergilediği tutumun da Maltepe diyenlerle özde bir farkı yoktur. Onlar da 1 Mayıs gibi tarihsel bir günü DİSK içindeki dalaverelere, koltuk savaşlarına ve hatta DİSK’i ele geçirme niyetlerine bağlamışlardır.  Saraçhane’de topladıkları işçileri (ki onların Taksim samimiyetinden şüphemiz yok, olmadığı gibi polis karşısındaki tutumlarıyla göstermişlerdir de) polisle önceden danışıklı olduğu belli olan kısa bir yürüyüşten sonra parka sokanlar ve orada bol bol kahramanlık tiratları çekenler, işçi sınıfını bu şekilde ucuz hesaplarına alet ederek ağır bir vebal altında kalmışladır.

Maltepe’ye gidenleri “ihanetle”, “sarı” olmakla itham den BMİS ve Nakliyat-İş yöneticileri, sadece kitleyi parka hapsetme günahı işlememişlerdir. Devletin önceki yıllarda da lütfettiği ve kimsenin kabul etmediği bir heyetle anıta çelenk bırakma icazetini de kabul etmişlerdir. Maltepe’ye gidenlere icazetçi diyenler kendilerinin perde arkasından hangi pazarlıklar karşılığında nasıl tavizler verdiklerini tüm hamasi nutuklarına rağmen gizleyememişlerdir.

Hata ettik

Biz de dahil, “işçilerin olduğu noktada olalım” gibi son derece halisane niyetlerle Saraçhane’ye giden devrimciler de BMİS ve Nakliyat-İş’in DİSK içindeki koltuk savaşına dönük ayak oyunlarını ölçüp biçmeden yanlış bir karar almış olduk.

En azından kendi adımıza, böyle düşündüğümüzü ve şu an büyük bir pişmanlık duyduğumuzu açıkça belirtelim.

Özellikle metal grevlerindeki tutumuyla yakından tanıdığımız BMİS’in Taksim konusundaki hamasetine son ana kadar temkinlilikle yaklaşmamıza rağmen bu bürokratlarla yapılan görüşmelerde sergiledikleri ikiyüzlü tutuma sonuçta “kanmış” olduk. Kendileriyle görüşen devrimcilere, tabanlarının yaklaşık bir yıldır 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması konusunda basınç oluşturduğunu, diğer şeylerin yanı sıra bu basıncın da etkisiyle bu yıl kesinlikle o alan için mücadele edeceklerini belirttiler. Biz dahil Taksim’de iradesinde ısrarlı diğer devrimciler, “bu basınç belki bu kez sendika ağalarını da motive etmiş olabilir” düşüncesiyle Saraçhane’de toplanmaya karar verdik.

Fakat her ne olursa olsun BMİS gibi sicili ortada,  lafta keskin solcu nutuklar atarken basit bir grev yasağı karşısında bile anında havlu atan bir sendikaya karşı devrimci uyanıklık ve ihtiyatı elden bırakmakla büyük yanlış yaptık!  Bugün Saraçhane’deki danışıklı dövüş manzarası bu yanlışımızı yüzümüze çarptı! Bu da bize bir kez daha ders oldu!

Kısacası bu yıl 1 Mayıs, Türkiye çapındaki yaygınlığı ve kitleselliğine karşın 1 Mayıs olmaktan hayli uzaklaştırılmış oldu. 1 Mayıs’a rengini seçim gündemi ve parlamentarist yaklaşımlar verdi.

İstanbul’da bu tablo daha vahim boyutlar kazandı. Gerek Maltepe’ye gidenler gerekse hamasi nutuklarla sözümona Taksim için Saraçhane’de toplananlar, sınıfsal bir duruşla 1 Mayıs’ın mücadeleci ruhunu tarihselliği içinde ileri taşımak yerine, onu kendi niyet ve gündemlerine, ideolojik sınırlarına, sendikal hesaplarına alet ederek tarihsel bir vebalin altında kaldılar.

Özde birbirlerinden farkı olmayan bu iki tutum, tarih tarafından da elbette unutulmayacaktır!


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

Dosyadaki diğer yazılar

İlgili yazılar