10 Ekim, faili malum -I

10 Ekim, faili malum -I

Türkiye bir “cihatçı otobanı” haline nasıl geldi, 10 Ekim’e giden yolun taşları nasıl döşendi, amaçlar nelerdi, katliamlar sonrasında nasıl bir politika izlendi?

 Rüzgar Kaya

AKP iktidar blokunun IŞİD vb. cihatçı-selefi çetelerle ilişkileri yıllardır ortalığa saçılırken, aynı zamana denk gelen iki yeni gelişme daha oldu. Biri, Suriye’yi kana bulayan El-Kaide kökenli çetelere katılmak üzere Türkiye Türkiye’ye gelenlerin Suriyeye geçişlerini, dünyanın Türkiye’ye yakıştırdığı “cihatçı otobanı” faaliyetlerini organize eden  İlhami Balı’nın MİT tarafından Ankara’da Anadolu Otel’de misafir edildiğine dair basın haberi, diğeri ise Ahmet Davutoğlu’nun açıklamasıydı. Türkiye’deki IŞİD katliamları sürecinin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, yeni parti girişimlerini tehdit eden iktidarı işaret ederek yaptığı bu açıklamada 7 Haziran-1 Kasım seçimleri arasındaki karanlık ilişkilere dair bildiklerini karşı koz olarak şu sözlerle ifade etti:

7 Haziran- 1 Kasım arası en kritik dönemlerden biri. Terörle mücadele defterleri açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz.

Bildiklerini açıklaması çağrıları yapılınca geri adım atan Davutoğlu, gerçek kastını gizlemek için MHP’yi bahane etti. Ancak istediği mesajı vermiş, alması gerekenler anlamıştı. Davutoğlu “en kritik dönem” dediği sürecin baş aktörlerinden biriydi. Ama tek başına değildi.

“En kritik dönem”in en önde gelen, en kanlı ve dolayısıyla halkın oy tercihini tehdit altına alabilecek niteliğe sahip olayları bombalı katliamlardı. AKP iktidar blokunun, 7 Haziran 2015 genel seçimine doğru ivmelendirdiği ırkçı-gerici kışkırtma ve kaos politikasının pratiği olarak HDP binalarına ve yöneticilerine yönelik saldırılar, 5 Haziran’da HDP’nin Diyarbakır mitinginde uzaktan kumandalı 2 bombayla yapılan katliam, AKP’nin 7 Haziran seçimlerinde salt çoğunluğu kaybetmesini engellemeye yetmemişti. Seçim sonuçlarının açıklanmasından itibaren birkaç gün kamuoyunun karşısına çıkmayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Haziran içinde yaptığı bir açıklamada “tekrar seçim” dayatarak kaybettiği sandığa tekme atmış, koalisyon hükümetinin kurulmaması için elinden geleni yapmıştı. Solu pasifize etmeyi misyon edinen CHP, 7 Haziran seçim sonuçlarının, gerekli koalisyon girişimleri dahi başlamadan çöpe atılmasını, kendisine hükümet kurma görevi dahi verilmemesini sıradan bir olay gibi karşılamış, “tekrar seçim” dayatmasına boyun eğmişti. Sürecin önde gelen hedefi olan HDP, parlamentarizmin kuyruğuna takılarak bir varlık gösterememişti. Ciddi bir direniş görmeyen iktidar bloku, bu durumdan aldığı cesaret ve cüretle halkı kaos korkusuyla tehdit etme politikasını daha belirgin hale getirmişti. Ancak kaos korkusu için salt propaganda yapmanın yeterli olmayacağı açıktı. Pratikte bir şeylerin yapılması gerekiyordu.

7 Haziran’dan 1 Kasım’a kadar olan sürecin pratiğinde, CHP’ye koalisyon kurma görevi vermeyen Erdoğan’nın Haziran ayında gündeme getirdiği “tekrar seçim” dayatmasını müteakip (daha önce HDP’ye yönelik 5 Haziran katliamı ve diğer saldırılarla bütünleşen), anlamlı ve birbirini tamamlayan şu gelişmelere tanık olduk:

17 Temmuz: Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımadığını söyleyerek önceden bitirdiği çözüm sürecinin sonunu resmi olarak ilan etti.

20 Temmuz: IŞİD Suruç’ta, Kobaneli çocuklara yardım amacıyla Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu öncülüğünce bir araya gelen gençlerin basın toplantısına canlı bomba aracıyla saldırı düzenledi; 33 kişi hayatını kaybetti, yüzden fazla insan yaralandı.

22 Temmuz: Ceylanpınar’da iki polis evlerinde uyurken şüpheli bir şekilde öldürüldü. İktidar, daha soruşturma başlamadan failin PKK olduğunu ilan etti; ırkçı kışkırtma ve kaos politikasında  bahane olarak kullandı. Oysa 3 yıl sonra olayın PKK ile ilgisi olmadığı yargı kararıyla kesinleşecekti.

11 Ağustos: Erdoğan çözüm sürecinin kaldırıldığını yeniden açıkladı.

15 Ağustos: Cumhurbaşkanı Erdoğan Anayasal rejimin fiilen değiştirildiğini şu sözlerle ilan etti:

İster kabul edin ister etmeyin; Türkiye’de yönetim sistemi değişmiştir…

 

Türkiye’de fiili olarak rejim değişmiştir, bunu yasal çerçeveye kavuşturmak gerekir”  (15.08.2015 günlü basın haberleri)

20 Ağustos: Lice’de 4 asker öldürüldü. Bir gün sonra Siirt’te yola döşenen patlayıcılar askeri aracın geçişi sırasında patlatıldı, 8 asker hayatını kaybetti. Asker cenazeleri kışkırtma politikasının en yoğun uygulama alanı oldu.

22 Ağustos: Şırnak’ta karakola düzenlenen saldırıda Yüzbaşı Ali Alkan hayatını kaybetti. Askerin ağabeyi Yarbay Mehmet Alkan hükümetin savaş politikasına isyan etti. Benzer tepkiler asker cenazelerinde görülmeye başladı.

5 Eylül: Cizre’de sokağa çıkma yasağı ilan edildi. 20’ye yakın sivil çatışmalarda öldü.

6 Eylül: Dağlıca’daki TSK-PKK çatışmasında  16 asker öldü.

6 Eylül: A Haber ortak yayınında konuşan Erdoğan, 7 Haziran seçimleri öncesinde “400 milletvekilini verin ve bu iş huzur içinde çözülsün” diyerek dile getirdiği tehditvari talebini yineledi.

8-9 Eylül: Iğdır’da gümrük kapısını koruyan polislere yönelik saldırıda 13 kişi hayatını kaybetti.

17 Eylül: Tunceli Emniyet Müdürlüğü, yerel kaynaklarından ve kullandığı muhbirlerinden elde ettiği bilgiler doğrultusunda IŞİD’in bir mitingi canlı bomba ile hedef alabileceği, “DEAŞ’ın ülkemize yönelik uluslararası ses getirecek çapta büyük bir eylem yapma kararı aldığını, bu eylemle ilgili olarak seçtiği grubu Suriye/Deyr-ez Zor’da bulunan bir kampta özel eğitime tabi tutmaya başladığını, planlanan eylemin uçak/gemi kaçırma ya da miting/kalabalık yerde aynı anda çok sayıda canlı bomba patlatma şeklinde kompleks bir eylem olabileceği” yönündeki bilgileri Emniyet Genel Müdürlüğüne bir yazı ile bildirdi ve Emniyet Genel Müdürlüğü de Tunceli’den gelen uyarı yazısını 81 ilin emniyet müdürlüklerine iletti.

20 Ekim: Davutoğlu, Van’daki mitinginde “AKP iktidardan indirilirse buralarda terör çeteleri dolaşacak, beyaz Toroslar dolaşacak” diyerek Kürt seçmeni tehdit etti.

10 Ekim: Ankara’daki barış mitingine IŞİD tarafından iki  canlı bomba ile saldırı düzenlendi; 102 kişi hayatını kaybetti, 500’e yakın insan yaralandı.

19 Ekim: Başbakan Davutoğlu 19 Ekim günü yaptığı bir açıklamada; “Anketler geliyor. Beyanname sonrası anket yaptık, Ankara’daki terör saldırısı sonrası kamuoyunun nabzını tutuyoruz. Oylarımızda bir yükseliş trendi var. Saldırıdan sonra da yüzde 43-44 bandına doğru da bir yükselme trendi devam ediyor bizim oylarımızda.” diyerek ‘secaat arzederken sirkantin söyledi.

Davutoğlu’nun 10 Ekim katliamından 9 gün sonra yaptığı bu açıklamada söyledikleri doğru çıktı. 7 Haziran’dan sonra dökülen kan, durumun bu kez değişmesine neden oldu. 1 Kasım seçimlerinde yüzde 49 oy alan AKP yeniden hükümet kurarak tek başına iktidarda kalmayı başardı. 7 Haziran’ın bedeli topluma ödetilmiş, giden oyların geri gelmesi sağlanmıştı.

7 Haziran’a doğru giden süreçte ve iki seçim arasında yaşanan olaylar esas olarak iki gruba ayrılabilir. Birincisi  iktidarın çözüm sürecini bitirerek açıktan kendi eliyle ivmelendirdiği silahlı çatışmalar, diğeri ise hem topluma korku ve dehşet salmayı hem de muhalifleri sindirmeyi hedefleyen bombalı katliamlar. Silahlı çatışmaların tarafları ve kayıpları belli. IŞİD tarafından gerçekleştirilen bombalı katliamların faili ise sadece IŞİD değil, IŞİD sadece tetikçi. Bu nedenle IŞİD, diğer ülkelerde gerçekleştirdiği katliamları sahiplenirken Türkiye’dekileri sahiplenmedi. Çünkü sahibi değil tetikçisiydi. Asıl sahibi malum. Artık gizli değil, çok sayıda belge ve bilgi dava dosyalarında toplanmış durumda. Dosyalara konulmayanlar ise devlet arşivlerinde duruyor. Dosyalara gelen belgeler, gelmeyenler hakkında fikir edinmemize de olanak sağlıyor.

Bombalı katliamlar açısından henüz açığa çıkmayan tek şey iktidar-IŞİD arasında gerçekleşen görüşmelerde neler konuşulduğu, tarafları temsilen kimlerin katıldığıdır. Suriye savaşından bir süre sonra başladığı anlaşılan bu görüşmelerin önde gelen ana başlıklarından birinin IŞİD’e katılacak kişilerin geliş gidişlerine müdahale edilmemesi, diğerinin Türkiye’deki illegal-legal IŞİD yapılanmalarının önünün açılması olduğunu, soruşturma ve dava dosyalarında yer alan belgeler yeterince gösteriyor. Sadece 10 Ekim dava dosyasına gelen belgeler çok şey anlatıyor.

Devletin/siyasi iktidarın katliamlardaki rolüne geçmeden önce sürecin siyasi arka planını, olayların gelişimini özetle hatırlamakta yarar var.

2011 yılında Suriye’de kendiliğinden başlayan halk isyanı, emperyalist devletlerin selefi silahlı güçleri destekleyip harekete geçirerek başlattıkları iç savaş ortamında boğuldu. Halk isyanının yerini gerici iç savaş aldı.  Batılı emperyalist devletlerin amacı, Libya’da olduğu gibi Suriye’de de Rusya’nın nüfuzunu kırmak, mevcut Suriye rejimini yıkarak kendileriyle işbirliği yapacak güçler öncülüğünde yeni bir rejim kurmak ve Suriye’nin kaynaklarını paylaşmaktı.

AKP hükümeti Libya’da Kaddafi devrilirken kaçırdığı fırsatı bu kez kaçırmak niyetinde değildi. Suriye’nin yeraltı, yerüstü kaynaklarından, pazarından payına düşecek kırıntılara ulaşmak için kurtlar sofrasında yerini aldı. “Kardeşim Esad”,düşmanım Esed” oluverdi. Ekonomik ve siyasal çıkarlar, iktidar ortaklarının ve büyük sermaye kesimlerinin hesaplarına göre güncellendi.

Hukuk diliyle ifade edersek “Suriye’nin Anayasal düzeni” yıkılacak, ülke işgal edilecek, işbirlikçilerin taşeronluğunda yeni bir rejim ilan edilecekti. Bu amaçla El Kaide kökenli, siyasi hesaplara göre adları değiştirilmiş bazı silahlı gruplar bir araya getirildi,  eğitildi, donatıldı ÖSO adı verildi. Türkiye toprakları cihatçı örgütlere açıldı, her türlü insan, silah ve malzeme desteğinin çoğu Türkiye üzerinden sağlandı.

AKP iktidar odağı bu fırsattan kendine özel bir fırsat daha çıkardı. Emperyalist devletlerin hesapları dışında El-Kaide kökenli, IŞİD ve El Nusra gibi çetelerin Türkiye’de örgütlenmelerinin, silahlanmalarının yolunu açmaya, fiilen izin vermeye başladı; çünkü, Türkiye Anayasası ve ceza hukuku böyle bir fiile izin vermiyor, bu çetelerin faaliyet ve eylemlerini “terör” kapsamında “Anayasal düzene karşı suç” olarak tanımlıyordu; politik olarak açıklanabilecek bir durum değildi.

Ortak hesap dışında bir hesabı daha vardı Türkiye’deki AKP hükümetinin. Ortadoğu’nun abisi, Selefi-Sünni mezhebinin hamisi olunacaktı. “Yeni Osmanlı”, “Suriye’nin Fethi” gibi hayaller kuruluyordu.

Libya’da olduğu gibi Suriye de kana bulandı. Ancak Suriye Libya’ya benzemediği gibi Saray’daki hesap da Suriye topraklarına uymadı. Uluslararası Koalisyon denilen Batılı emperyalist güçlerin Suriye topraklarına soktukları, eğitip donattıkları silahlı çeteler üzerinden yaptıkları hesaplar da tutmadı. Cihatçı çeteler üzerinden yürütülen vekalet savaşları istenilen sonucu vermedi; bazıları bölündü birbiriyle çatıştı, yeni gruplar ortaya çıktı. Bu arada Irak’taki Sünni isyanı, Suriyede’ki gelişmelerle birleşti ve IŞİD projesine dönüştü.

IŞİD’i desteklemede Suudi Arabistan başı çekti. Türkiye ve Katar da en çok destekleyen ülkeler arasında yer aldı. Desteklerin başında silah, para ve çatışmalara katılacak insan sevkiyatı geliyordu. Verilen desteklerle gelişen ve büyüyen, kendini devlet olarak ilan eden IŞİD, Irak ve Suriye topraklarını hızla işgal etmeye başladı. Rakka’yı merkez edindi. Meydana gelen boşluk nedeniyle önü açılan IŞİD, İslam devleti kurmayı hayal ettiği topraklarda ilerlerken hesaplayamadığı Kürt halk hareketiyle karşılaştı. Kürt halkının Kobane’deki destansı direnişi ve IŞİD’in geri püskürtülmesi karşısında Suriye iç savaşındaki dengelerle birlikte hesaplar da değişmeye başladı. Strateji kurmada tam bir çapsızlık sergileyen AKP iktidar blokunun da hesapları altüst oldu. Tarihsel-toplumsal koşulları doğru değerlendirip özerk bir yapılanmaya doğru yol alan Kürtlerin durdurulması ve gelişmekte olan siyasi özerk yapının tasfiye edilmesi her şeyin önüne geçti.

Rusya ve İran’nın giderek artan müdahalesi sonucunda Batı emperyalizmi ile birlikte Türkiye’nin de taktikleri çöktü. Batı yeni strateji kurmaya muktedirdi ancak Türkiye’nin siyasi iktidar odağı bırakalım strateji kurmayı, tutarlı taktikler geliştirecek yeteneğe dahi sahip değildi; ABD’nin ve Rusya’nın stratejik çıkarlarına taktik malzeme olmaya, “iki ipte bir cambaz”ı oynamaya başladı.

Suriye’nin, “tek adam rejimi” olarak Türkiye ile benzeşen, kısmen de olsa “laik” çizgilere sahip Anayasal düzenini yıkma, yerine Selefi-Sünni esaslara göre yeni bir rejim kurma savaşı, “hamilik” ve “abilik” hayalleriyle birlikte batağa saplanmıştı. Ancak Türkiye topraklarındaki hayaller pratiğe dönüşüyordu. 2010 Anayasa referandumunda elde edilen olanaklarla birlikte yeni bir düzlemde gelişen süreçte Türkiye’nin kısmen de olsa laik kurallar içeren Anayasal düzeni iktidar ortakları  tarafından adım adım, hem yeni yasal düzenlemelerle hem de fiilen değiştirilmeye başlandı.

2011’den sonra, iktidar ortakları AKP ile Cemaat arasındaki paylaşım krizi de görünür olmaya başlamıştı. Siyasi ve ekonomik yapı giderek merkezileştirilirken, merkezleri ve önde gelen kurumları paylaşma krizi yaşanıyordu. Türkiye toprakları IŞİD katliamlarıyla kan gölüne dönerken, devlete ve ekonomiye kimin hükmedeceği sorunu 15 temmuz 2016 darbeleşmesinde çözülecekti.

Türkiye siyasi iktidarı cihatçı çetelerle işbirliğini darbe sonrasında da geliştirmeye devam etti. Diğerleri ile ilişkiler şu veya bu düzeyde devam etse de öne çıkanlar El-Kaide kökenli IŞİD ve El Nusra Cephesiydi. Birleşmeler, ayrışmalar, isim değişiklikleri altında yeniden örgütlenmeler olsa da 2011 yılından itibaren, önce El Kaide ile başlayan daha sonra  IŞİD ile devam eden ilişkilerin, işbirliğinin gelişimi ve sonuçları Türkiye’deki IŞİD katliamlarını doğrudan ilgilendirmesi nedeniyle ayrı bir önem taşıyor.

Yargı kararlarında, MİT ve Emniyet raporlarında  terör örgütü olarak tescil edilmiş olmasına rağmen AKP iktidar odağı siyaset alanında IŞİD’i terör örgütü olarak tescil etmekten kaçındı; “öfkeli gençler” mazeretini kullandı. İşbirliğini hiçbir zaman tam olarak kesmedi.

Cihatçı çetelerin Türkiye’de örgütlenmelerinin yolu pratikte nasıl açıldı?

Selefi-cihatçı faşist çetelerin gerek hükümetin resmi literatüründe gerekse yargı kararlarında TCK’nın “Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar” başlığı altında yer alan 309-316 maddeleri kapsamında terör örgütü olarak tanımlanıyorlar. “Laik düzen”i yıkarak yerine din ve mezhep esaslarına dayanan bir devlet kurmayı amaçladıklarına dair istihbarat ve emniyet raporları dosyalarda ve devletin arşivlerinde bol miktarda mevcut. Bu örgütleri kullanan ve işbirliği yapan iktidar blokunun “öfkeli çocuklar” mazeretinin hukukta “hafifletici sebep” diye bir karşılığı yok.

Uluslararası ve ulusal hukukta tanımlanan “insanlığa karşı suç” niteliğinde kanlı vahşi eylemleriyle tanınan bu örgütlerin Türkiye’de yapılanmalarının yolu ancak fiilen açılabilirdi.

Devletin emniyet, istihbarat ve yargı kurumlarında bu amaca uygun kadrolaşma sağlanması gerekiyordu. Siyasal iktidar blokunun sıradan yandaşının dahi cesaret edip yapabileceği bir iş değildi. Bu kurumlara yerleştirilecek yöneticilerin ideolojik olarak bu politikaya yakınlığı ve yatkınlığı başta geliyordu. Bu kadrolaşma kısmen zaten mevcuttu. Kısmen takviye edildi, bazı atama ve tayinler yapıldı.

Resmi belgelerde adları geçen “terör örgütleri”ne yönelik takipler yapılacak, kaydedilecek, ancak suç oluşturan eylem ve faaliyetlere karşı önleyici tedbirler alınmayacak, operasyonlar sınırlı tutulacaktı. Bu uygulama, TSK, valilik, emniyet, istihbarat, yargı kurumlarını yönetenlerin aynı amaç doğrultusunda sürekli ve yaygın görev suistimalleri yapmalarını ve bundan dolayı herhangi bir soruşturmaya maruz kalmamalarını gerektiriyordu. Öyle de oldu, ilgili kamu yöneticileri fiilen dokunulmazlık kazandılar.

“Laik düzeni yıkmayı, yerine din esaslarına dayalı rejim kurmayı amaç edinen terör örgütleri”nin yolları açıldı, sınırlar gevşetildi, insan, silah ve malzeme geçişleri kolaylaştırıldı. Türkiye’nin adı dünyada “cihatçı otobanı” olarak anılmaya başlandı.

Resmi kayıtlarda “terör örgütü” olarak tescil edilen bu örgütlerin binlerce üyesi Türkiye üzerinden geçirilirken IŞİD Türkiye topraklarında örgütlenmeye, silah ve malzeme depolamaya başladı. Başta Gaziantep ve Adıyaman olmak üzere pekçok ilde  yapılandı. Örgüte üye kazandırmak için eğitimler yapmalarına; dernekler, vakıflar, şirketler kurmalarına, para transferlerine, yasadışı örgütsel etkinlik ve eylemlerine fiilen izin verildi. 10 Ekim ve diğer katliamların faillerinin bir kısmının bu kurumlarda yöneticilik görevleri ve aktif faaliyetleri olduğu, müdahil avukatlarının ısrarlı talepleri sonucunda 10 Ekim dosyasına gelen belgelerle açığa çıktı.

İşbirliği yapılan yasadışı ve illegal yapılar, gerek devlet geleneği gerekse iktidar odaklarının çıkar hesapları gereği tümüyle kendi hallerine bırakılmazlar; gelecekte hesaplar değiştiğinde lazım olur diye takip ve kontrol altında tutulurlar. Başta El-Kaide’nin, isim değişikliğinden sonra IŞİD’in (DAİŞ) eylem ve faaliyetleri takip edildi; ilişkileri, görüşmeleri devletin rutin ve yerleşik istihbarat çalışmaları kapsamında ve ayrıca yargı kararları ile kayıt altına alındı, raporlar düzenlendi. Yapılan operasyonlar, eldeki bilgi ve kayıtlara rağmen sınırlı tutuldu, medyada abartılı haberler yayınlanarak bu örgütlerin üzerine sonuna kadar gidildiği izlenimi verilmeye çalışıldı. Operasyonlarda yakalananlar hakkında açılan dava dosyalarına eldeki bilgi, belge ve kanıtların bazıları hiç konulmadı, bazen de eksik konuldu; şüpheli ve sanıkların  kısa sürede serbest kalarak yasadışı örgütsel faaliyetlere yeniden katılmalarının, yeni eylemler düzenlemelerinin yolu bu ve benzer yöntemlerle açık tutuldu. Uygulanan tipik bir cezasızlık politikasıydı.

Özellikle IŞİD dosyaları üzerinden şu tespiti yapmak mümkün: Bu cezasızlığın, güvenlikten sorumlu kamu  (emniyet, MİT, TSK ve yargı) yöneticilerinin siyasi muhafazakar ya da inançsal yakınlıkları sonucu kendiliğinden gelişen bir durum olması mümkün değil. Dosyalardaki belgelere göre ağır suç teşkil eden öyle işlemler yapılmış ve kararlar alınmış ki, bu kurumların hiçbir yöneticisi, hiçbir hakim veya savcı, resmi işleyiş kanalları dışında ilişkiler yoluyla sağlanmış devlet/siyasi iktidar güvencesi olmadan bu türden işlem ve kararlara imza atmaya cesaret ve cüret edemez. Tarihsel deneyimler bize göstermiştir ki, böyle durumlarda siyasi amaçlı “organize işler”; resmi işleyiş dışı ilişkiler kurularak, illegal ya da yarı-legal ilişkiler ağı içinde planlanır ve devletin yetki ve gücü kullanılarak uygulanır. Cüret ve cesaretin güvencesi de bu yapı içinde örgütlü bir biçimde sağlanır. IŞİD ile ilgili dava dosyalarındaki belge ve bilgiler, Türkiye’nin Suriye savaşında cihatçı silahlı çetelere yönelik  destek politikasının kapsam ve derinliği, böyle bir yapılanmanın varlığına işaret ediyor.

IŞİD’li katiller, iki seçim sürecine denk getirilen katliamları; insan, silah, malzeme akışını devletin bu suçları önlemekle görevli kurum yöneticilerinin teknik ve fiziki takibi sırasında gerçekleştirdiler. Devletin bir eli kayıt tutup istihbarat toplarken diğer eli IŞİD’in önünü açmak için görevini belli bir hedef doğrultusunda yaygın bir biçimde “suistimal” etti; ancak iki el de aynı merkezden yönetildi.

Katliamların Önde Gelen Faillerine  (Eski El-Kaideciler) Yönelik Takipler                                                09.08.2012 Tarihli Tutanakla Başladı

AKP iktidar blokunun 2012 yılındaki devlet-kadro yapılanması koşullarında; devletin takip yapan, kayıt tutan, belge ve kanıt toplayan eli  harekete geçti ve 09.08.2012 tarihinde, Gaziantep Emniyet Müdürü ile Başsavcısının da imzaladığı bir tutanak düzenlendi. Tutanaktaki şu tespit önemli:

İlimizde El Kaide terör örgütü ile irtibatlı bulunan grupların kadro ve faaliyetlerinin deşifresine yönelik olarak sürdürülen çalışmalarda: El Kaide Terör Örgütü ile irtibatlı  olarak faaliyet gösteren şahısların dernek çatısı altında sempatizan toplatmaya çalıştıkları, ders/sohbet toplantıları adı altında örgütün propagandasının yapıldığı etkinlikler düzenledikleri görülmektedir. İsmi geçen şahısların ülkemizde ve ilimizde eylemsel faaliyetlerde bulunabileceği yönünde duyumlar alındığından, şahıslar hakkında delillerin toplanması ve suç unsurlarının tespit edilmesi amacıyla kullandıkları iletişim araçlarına yönelik adli teknik takip yapılması uygun olacaktır. İş bu tutanak yapılacak olan adli tahkikata esas olmak üzere tarafımızdan tanzim edilerek birlikte imza altına alınmıştır.

Tutanakta El Kaide ile bağlantılı oldukları belirtilen isimler yıllar sonra katliam dosyalarında sanık/firari sanık olarak yargılanacak kişiler: Yunus DURMAZ, Deniz BÜYÜKÇELEBİ, Yakup KARAOĞLU, Ahmet GÜNEŞ, Nusret YILMAZ, Erman EKİCİ, Mustafa DELİBAŞLAR.

Tutanak düzenlendikten 1 gün sonra 10.08.2012 tarihli 2012/44540 soruşturma nolu dosya açıldı. Aynı gün Gaziantep TEM Şube Müdürü tarafından Gaziantep CBS’na bir yazı yazılarak: “…Ayrıca zaman zaman ticaret, eğitim ve umre adı altında legal yollardan yurtdışına çıkarak Afganistan ülkesindeki çatışma bölgelerine gittikleri, burada silahlı eğitim aldıkları, örgüte finansal destek vermek amacı ile para topladıkları, İlimizde ve Ülkemizde El- Kaide Terör Örgütüne yönelik yapılan operasyonlara karşı, misilleme olarak eylemsel faaliyetlerde bulunabilecekleri değerlendirilen…” şahıslar hakkında teknik takip kararları alınması talep edildi. Bundan sonraki gelişmeleri, 10 Ekim dava komisyonu avukatlarının mahkemeye sundukları dilekçeden aktaralım:

Talebin gereği yerine getirildi, fiziki ve teknik takip başladı. İlerleyen aşamalarda şüphelilerin Genç Ensar Derneği ile Müslüman Gençler Cemiyeti Derneği üzerinden yürüttükleri faaliyetlerin tespiti amacıyla dernek müştemilatının ve binaların girişi ile binalara bakan cadde ve sokakların teknik araçlarla izlenmesi, ses ve görüntü kayıtlarının  yapılması yönünde de talepte bulunuldu ve alınan karar gereğince bu derneklerin faaliyetleri de izlendi. Teknik ve fiziki takipler yapıldıkça suç unsurlarına ulaşılıyor, telefon görüşmeleri tapeleniyor, örgütsel ilişkiler tespit ediliyor, kanıtlar elde ediliyor ve kayıtlara geçiriliyordu. Elde edilen kanıtlar ve kayıtlar şüphelilere yönelik takiplerin devamını gerektiriyor, teknik ve fizik takip kararları tekrar tekrar alınıyor, yeni yeni kanıtlara ulaşılıyordu. 10.08.2012 de başlayan takipler 07.03.2014 tarihine kadar yaklaşık 19 ay sürdü. 85 kez teknik takip kararı alınması, sürekli suç unsuru taşıyan bilgi ve kanıtlar elde edildiğini gösteriyordu. Aksi halde ihtiyaç duyulmazdı. Ancak bunca suç unsuru tespitine rağmen bir kamu davası açılmamış olması ve yasal süre nedeniyle, Gaziantep 1. SCM, teknik ve fizik takip taleplerinin uzatılmasına dönük taleplerin 2014 Nisan ayında reddine karar verdi. Suç unsuru niteliğinde olan çok sayıda kanıta (telefon görüşme tapeleri, fizik takip kayıtları vb.) ulaşıldığını Gaziantep İl Emniyet Müdürlüğü’nün 25.04.2014 tarihli ve 56926264-14701 sayılı üst yazısından anlıyoruz. Elde edilen kanıtların içeriğine baktığımızda tespit edilen örgütsel faaliyetleri şöyle özetleyebiliriz:

– İllegal hücrelerin oluşması

– İllegal hücrelerde yer alanların legal alanda dernek ve şirket faaliyetleri, para akışları

– El Kaide ve IŞİD örgütlerine insan kazandırmak amacıyla eğitim faaliyetleri

– Suriye’deki çatışmalı bölgelere gidiş gelişler

– Türkiye’den ve başka ülkelerden terör örgütlerine insan ve malzeme akışları

– Bu faaliyelere destek olan, yardım yataklık yapan şahıslar

– Suriye’nin çatışmalı bölgelerinde yaralananların Türkiye’ye geçişleri ve tedavilerinin yapılması

Bunca suç unsuru ve kanıt elde edildiğine ve tehlikenin farkında olunduğuna göre artık harekete geçilmesi ve şüphelilerin  eş zamanlı bir operasyonla yakalanmaları gerekirdi; bu bir kamu görevi sorumluluğu ve zorunluluğuydu! Yapılmadı, suç önleyici bu görevler iktidarın siyasi ve fiili kararı doğrultusunda organize bir biçimde suistimal edildi!  Operasyona geçilmesi gerekirken devletin güvenlik ve istihbarat kurumlarının yöneticileri ve karar vericileri bu soruşturma dosyasındaki zorunlu görev ve işlemleri birden kesiverdiler. Kesilmenin başladığı tarih 2014 yılı Nisan ayı.

…. 

2012/44540 nolu rafta bekletilen soruşturmada ise, 2014 nisanından itibaren tam 1 yıl daha hareketsiz beklendikten sonra, 17.03.2015 günü görevli savcı  tarafından TEM Şube Müdürlüğü’ne bir müzekkere yazılarak; “2012/44540 soruşturma dosyası ile yürütülmekte olan silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan şüpheliler hakkında yapılan teknik ve fiziki takibe ilişkin evrak ve delillerin değerlendirilmesi için gönderilmesi ve akabinde talimat alınması” istendi. 26 gün sonra 13.05.2015 tarihinde TEM Şube Müdürü imzalı evrak ekinde şüpheliler Ahmet GÜNEŞ,

Erman EKİCİ, Nusret YILMAZ, Yunus DURMAZ, Mustafa DİKEN, Abdülmuttalip POLAT hakkında düzenlenen fezleke gönderildi ve gerekli talimatların verilmesi talep edildi. (Bu fezlekenin de oldukça eksik düzenlendiğini,  bazı hücre elemanlarına fezlekede yer verilmediğini bağlantılı dosyalardan yer alan bilgilerden anlayabiliyoruz).

Talimat verilmedi, eş zamanlı operasyon yapılmadı ve yeniden hareketsiz bir süreç başladı. Bu soruşturma dosyasında ve diğer dosyalarda yer alan kayıtlar ve kanıtlar, örgütün Gaziantep hücrelerinin tam şemasını ve üyelerinin kim olduklarını, nereleri mekan edindiklerini, hangi legal araçları kullandıklarını, ikametgahlarını, işyerlerini gösteren, büyük çoğunluğunun kısa süre içinde yakalanıp tutuklanmalarına elverişli verilerle doluydu. Bu  verilerin bir kısmı 10 Ekim katliamında görev ihmalleri nedeniyle Ankara Emniyetinin bazı yöneticileri hakkında soruşturma yürüten Mülkiye Müfettişlerinin soruşturma dosyasında da var; hatırlatalım, bu dosya Ankara CBS’nın Mahkemenize göndermekten kaçındığı, Mahkemenizin de ulaşamadığı dosya.

 2015 yılı Mayıs ayında AKP iktidarı, Gaziantep Valisi, Emniyet Müdürü, İstihbarat Şube Müdürü, TEM Şube Müdürü, MİT bölge sorumluları, Cumhuriyet Başsavcısı ve ilgili savcılar IŞİD’in Gaziantep yapılanmasında önde gelenlerin kim olduklarını, kaldıkları ve kullandıkları mekanları, muhtemel canlı bombaların kimler olabileceğini biliyordu, ellerinde çok sayıda veri birikmişti.

2015 yılının başları aynı zamanda iktidar partisi tarafından toplumda kaos ve “terör” korkusu yaratılmaya çalışıldığı, HDP binalarına ve yöneticilerine saldırıların başlatıldığı, 7 Haziranda yapılacak genel seçimlere sayılı günlerin kaldığı bir süreç.

2012 yılı Ağustos ayında açılan soruşturma dosyası, içindeki teknik takip kayıtlarına rağmen, operasyon yapılmadan bekletilirken, takip altında olan çete üyeleri katliam için gerekli hazırlıkları yürütüyorlardı. (Sürecek)


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar