10 Ekim’i hatırlamak…

10 Ekim’i hatırlamak…

Aradan geçen dört yıl boyunca orada katledilmek istenen ruhu ileriye taşıyacak adımlar attığımızı söyleyebiliyor muyuz?..

10 Ekim Gar Katliamı’nın aklımızdan çıkması mümkün değil!

Onu her hatırladığımızda içimiz acıyla doluyor, yüreğimiz sıkışıyor, o alçaklığı örgütleyip gerçekleştirenlere duyduğumuz nefret alevlenip hesap sorma isteğimiz canlanıyor.

Bugün artık hepimiz biliyoruz o bombaların kimler tarafından neden patlatıldığını. Gerçi daha ilk günden biliyorduk o kalleş saldırının kimlerin işi olduğunu da neden yapıldığını da. IŞİD çetesinin orada da bir piyon olarak kullanıldığı, onun iplerini elinde tutan asıl failin faşist devlet olduğu baştan beri açıktı.

Dolayısıyla bunları tekrarlamanın ötesine geçmeyen bir hatırlamanın iç boşaltmaktan öte bir anlamı ve işlevi yok bugün!..

Amacın ne olduğu da açıktı. Öncelikli amaçları, Saray rejimine karşı yükselen toplumsal muhalefeti korkutarak sindirmekti elbette. Bu coğrafyada demokratikleşme yönünde anlamlı bir adım atılabilmesinin önkoşulu haline gelen Kürt-Türk yakınlaşmasının önünü kesmekti. Kürt sorununda “barış” arayışının kapalı kapılar arkasında süren güvenilmez pazarlıkların konusu olmaktan çıkıp topluma mal olmasına meydan vermemekti.

Bunları da biliyoruz!..

O zaman 10 Ekim’i anarken rejimin bu amaçlarına ne kadar ulaşabildiği sorusunu kendimize soran bir muhasebe yapmamız daha doğru ve anlamlı olmaz mı?..

Aradan geçen dört yıl boyunca orada katledilmek istenen ruhu ileriye taşıyacak adımlar attığımızı söyleyebiliyor muyuz?..

Örneğin o bombalarla koparılmak istenen Kürt ve Türk emekçileri arasındaki yakınlaşmayı daha da güçlendirip ileriye taşıdık mı? Aradaki açıklık 10 Ekim öncesine göre arttı mı yoksa kapandı mı? Bir taraftan “Unutursak kalbimiz kurusun” türünden cümleler kurarken öte yandan Suriye ya da Irak sınırları içinde dahi Kürt halkının iradesine ve tercihlerine yönelik şoven saldırganlık karşısında nasıl bir yaklaşım ve tutum sergiliyoruz? Hem 10 Ekim’de halkların kardeşliği ve barış talebi uğruna yaşamlarını veren 103 canımızın matemini tuttuğumuzu iddia edip sonra da “Fırat’ın doğusuna operasyon” ya da kayyım saldırısına seyirci kalmak birbiriyle bağdaşır mı?..

Kürt sorununa çözüm arayışlarını kapalı kapılar arkasında süren pazarlıklar zemininden çıkarıp toplumsallaştırma yönünde ders ve mesafe aldığımızı söyleyebiliyor muyuz?……

Bu sorulara olumlu yanıtlar veremiyorsak şayet 10 Ekim’i andığımızda gözyaşı döküp kınama cümleleri kurmanın bir anlamı ve kıymeti var mı sizce?..

Nitekim veremiyoruz da…

Faşist rejim onca teşhir olmuşluğuna, güç kaybı ve iç çözülmelerine rağmen içinde debelendiği krizin aşılması ve işçi ve emekçilerin biriken tepkilerinin boşaltılması için bugün halen Kürt halkına düşmanlık üzerinden siyaset yapabiliyorsa; demek ki 10 Ekim’de ölümsüzleşenlerimizin bıraktığı yerden yeni mesafeler katedememişiz.

Asıl mesele ise içinde dönüp durulan mevcut kriz çemberinin nasıl aşılacağına dair gerek ideolojik-siyasi cephede gerekse pratikte (siyasal-örgütsel) anlamlı bir yönelime sahip olup olmadığımızdır. Krizin aşılması konusunda girilen her yönelimin aslında krizi daha fazla derinleştirmesidir. Yoksa hepimiz ölümsüzleşenlerimizin ideallerinin yaşatılması konusunda aradan geçen 4 yıla rağmen anlamlı bir yolun alınamadığının/alamadığımızın farkındayız. Bu yönde kendimize sorduğumuz her soruyu boynumuz bükük yanıtlamakta/yanıtlayamamaktayız.

Bunun farkında olmak da bir erdemdir; fakat önemli olan bu farkındalığın ciddi bir kopuşa taşınma iradesinin derlenip, toparlanıp somut adımlara dönüştürülmesidir.

10 Ekim, bu ülkedeki işçi ve emekçilerin Kürt halkına yapılan zulme karşı en kitlesel duruşuydu. Ezilen ulusun acılarına anlamlı bir el uzatıştı. Türk ve Kürt emekçilerinin kanlarının bu ortak talep için birbirine karışmış olması tarihe de bilinçlere de silinmez bir çentik olarak düştü.

Orada katledilen her bir canın bize bıraktıkları vasiyet de buydu: Savaşı da sömürüyü de insanın-doğanın-toplumun yokoluşunu da engelleyecek olan işçi ve emekçilerin kendi davaları için dövüşmesidir! Devrim ve sosyalizm iddiası olanların ilk görevi de bunun sağlanması için gecesini gündüzüne katmaktır.

On binlerin Kürt halkı için buluşmasına tahammül edemeyenler asıl olarak bu mesaja olan düşmanlıklarıyla saldırdılar bize.

Bugün 10 Ekim’de ölümsüzleşenlerimizin anısı da yaşatılmaları da bu anlamlı mesajın gericiliğin sayısız ağıyla tutsak edilmiş işçi ve emekçilere taşınmasını sağlayacak devrimci sınıf çalışmasıdır. Devrimci ve komünistlerin bu iddiaya uygun bir pratik oluşturmasıdır.

Bir işçi örgütlemenin, bir işçideki şoven önyargı ve sınıfına yabancı gerici duyguları “kulübelere barış saraylara savaş” bilincine dönüştürebilmenin halkların kardeşleşmesi için olmazsa olmaz adımlardan biri olduğu sorumluluğuyla hareket etmektir.

Bu yaklaşımın sanayi havzalarına, fabrikalara, şantiyelere, atölyelere, plazalara, kısacası işçi sınıfının tüm bölüklerine taşınması için tutkulu bir bilinç ve pratikle yürümektir.

Bu yaklaşımın sınıfın kolektif bilincine dönüşebilmesinin o kadar kolay olmadığını bilmek ama devrimciliğin de gerçekçi olunurken, imkansızı istemek olduğu diskurunu kılavuz edinebilmektir.

Bütün bildiklerimiz yeniden şekilleniyor” dizelerini yineleyip duran Maviş yoldaşın yeniden şekillenen tüm bildikleri içinde hiç eskimeyen, deyim yerindeyse tüm tarihsel fırtınalara karşı ağır bir taş gibi yerinde duran tek şey işçi sınıfının örgütlenmediği hiçbir mücadelenin kök sal(a)mayacağı, her zaman konjonktürel kalacağıydı. “Biz yeni bir hayatın acemileriyiz” derkenki tutkulu sesinde bile öğrenilen bu yeni hayatın tek katığının kendi sınıfının dönüşümü için canla başla dövüşmek olduğuydu. Bu gerçek o yeni hayatın evrenselleşmiş klasiği, manasıydı.

Bugün “onların bıraktığı yerden ne kadar yol katettik?” sorusuna anlamlı bir yanıt veremiyoruz. Ama nasıl verileceğini bizzat onların mücadele pratiklerinden, nasıl bir yaşam felsefesiyle nefes alıp verdiklerinden biliyoruz. O kitabı döne döne okuyacak, yeni satırlar ekleyecek bir yol var önümüzde. Ya onu yürüyecek ya da yerimizde patinaj yapıp, düşeceğiz!

Cemal Süreya’nın dediği gibi,

Biz kırıldık daha da kırılırız
Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü
Hırsız da bilmiyor çaldığını
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz
Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor
Şiirimiz, aşkımız yeniden,
Son kötü günleri yaşıyoruz belki
İlk güzel günleri de yaşarız belki
Kekre bir şey var bu havada
Geçmişle gelecek arasında
Acıyla sevinç arasında
Öfkeyle bağış arasında


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar