12 Eylül’ü hatırlamak (I)

12 Eylül’ü hatırlamak (I)

H. Selim Açan’la 12 Eylül’ü konuştuk*

Alınteri: 12 Eylül faşist darbesini ne zaman, nasıl öğrendiniz?

Selim Açan: Türkiye’nin o günkü manzarasını ve gidişi tahlilden hareketle ‘teorik’ bir varsayım olarak askeri bir faşist darbe ihtimalini aylar öncesinden görmüştük. Darbeden 5 ay önce, 22-24 Nisan 1980 tarihleri arasında yapılan TİKB 1. Konferans Raporu’nda da dile getirdik bu tahminimizi. Örgütün o zamanki kolektif görüşlerinin toplu bir ifadesi olarak İsmail Cüneyt tarafından kaleme alınan o raporda, “egemen sınıfların, yükselen devrimi bir an önce ezebilmek için şiddetli bir karşı saldırıya hazırlandıklarına ve faşist ordunun siyasi hayatta oynadığı rolün giderek arttığına” işaret edildikten sonra, “ …’AP azınlık hükümeti’, ‘koalisyon hükümeti’ vb. formülasyonlar yetersiz kaldığında yapılacak olan ilk şeyin askeri faşist bir rejime geçiş olacağından şüphe edilemez” belirlemesi yapılıyordu.

Rejimin 1980 yılının başlarında Tariş ve Antbirlik işçilerine yönelik saldırılarını, yaz aylarında bu kez Fatsa’daki halkçı belediyeye yönelik operasyon vb. belirtileri bu olasılığı güçlendiren gelişmeler olarak yorumladık. Ama elbette darbenin hangi ay ve günde olacağına dair bir öngörüde bulunamazdık. Bu zaten öngörü değil fal açma ya da kehanet olurdu.

O günlerde İstanbul Fatih’te, Fatih Camii’nin hemen yan sokağında ‘Akıncılar’ olarak bilinen dinci militanların yoğun oldukları bir bölgede oturuyorduk. Eski bir apartmanın bodrum katındaydı evimiz… Kısa bir süre önce Adana Cezaevi’nden kaçırdığımız Ataman İnce ve Ramazan Ceviz (Deniz) de bizim evde kalıyorlardı. 11 Eylül gecesi ben geç saatlere kadar çalışmıştım. Sabaha doğru yattım. Sabah saat 06:30’a doğru yattığımız odanın kapısı çalındı. Ataman yoldaşın o gün Kartal civarında randevusu vardı. Sabah erken çıkmış evden, fakat daha Fatih’in ana caddesine iner inmez askerler tarafından çevrilmiş. Darbe olduğunu ve sokağa çıkma yasağı olduğunu söylemişler. Evimizde o zaman televizyon falan yoktu. Hemen radyoyu açtık, marşlar ve arkasından cuntanın bildirilerini dinlemeye başladık.

Beklediğimiz bir gelişme olduğu için çok şaşırmadık. Darbe ve olası gelişmeler üzerine bir süre konuştuktan sonra yapılacak genel bir arama ihtimaline karşı evi gözden geçirmeye başladık. Zaten bir oda bir salondan ibaret küçük bir evdi. Evdeki gizli belgeleri öncesinde de her an yakılmaya hazır bir şekilde bir poşetin içinde tutuyorduk. O zaman uyguladığımız kurallar gereği evde iki şişe de uçak benzini vardı. Evdeki silahları elden geçirip eksik şarjörleri doldurduk, herhangi bir baskında kimin nerede mevzileneceğini kararlaştırdık, sonrasında da kulağımız radyoda olacak şekilde işimize gücümüze bakmaya başladık.

Alınteri: Daha sonra ne yaptınız?

Selim Açan: Sokağa çıkma yasağı -aklımda kaldığı kadarıyla- ertesi gün öğlen saatlerinde kaldırıldı. Yasak kalkar kalkmaz yoldaşları evde bırakıp Sezai’lerin MK toplantılarını yaptığımız Kozyatağı’ndaki evine gittim. Sezai, İsmail ve Yaşar (Ayaşlı) o evde kalıyorlardı zaten. Ben gittiğimde MK’nın diğer üyeleri de gelmişlerdi.

Genel bir durum değerlendirmesi yaptık. Sürecin gelişme seyrine ilişkin olasılıklar üzerinde durduk. Önceki askeri darbelerden (12 Mart ve 27 Mayıs) farklı olarak bu cunta döneminin bu kez daha ağır ve kanlı geçeceği ve daha uzun süreli olacağı konusunda hemfikirdik. Tedbirlerimizi buna göre almak, kadro ve taraftarlarımızı da buna göre hazırlamak gerekiyordu.

Bu temelde öncelikli olarak bir genelgenin ve kitlelere dağıtılmak üzere bir bildirinin hazırlanması kararını aldık. 1985 Mart’ına kadar kesintisiz çıkardığımız illegal merkezi yayın organımız Orak-Çekiç (OÇ) baskıya girmek üzereydi. Bir bütün olarak yeraltı mücadelesi konusunda önceden zaten hazırlıklıydık. Kadro ve taraftarlarımız da kafaca ve ruhça bu konuda hazır ve deneyimliydiler. Dolayısıyla, darbe olup da önceden tepe tepe kullandıkları legal olanaklar ortadan kalkınca bazıları bir bildiri dahi basamaz hale düşen o dönemin nice “büyük” örgütünden daha hazırlıklı karşıladık biz bu süreci.

Alınteri: Çıkarılan genelge ve bildiride nasıl bir hat çiziliyordu?

Selim Açan: Her ikisinde de, öncelikle darbenin ABD emperyalizmi ve Türk tekelci burjuvazisinin ihtiyaç ve çıkarları temelinde gerçekleştirilen faşist niteliğinin altı kalınca çiziliyordu. Bugünden geriye doğru bakıldığı zaman bu çok anlamlı görülmeyebilir. Fakat o günlerde, sınıfın ve emekçi kitlelerin darbenin niteliği konusunda zaten kafa karışıklığı yaşadığı bir kesitte, zamanın TKP’si gibilerinin cunta içinde “ilerici” kanatlar tespit ettiği ya da dönemin sayıca büyük örgütlerinden Kurtuluş’un, sırf orijinalite merakıyla bunu “burjuvazi ve proletaryanın birbirini alt edemediği durumlarda gündeme gelen Bonapartist bir hamle” olarak tanımladığı düşünülürse işin başındaki bu netliğin ideolojik ve siyasi açıdan olduğu kadar pratik açıdan taşıdığı önem ve devrimci anlam sanırım kafalarda canlanır. Çünkü sadece bu andığım örneklerle sınırlı olmayan o kafa karışıklığı -tabii onun da gerisinde yatan sınıfsal-ideolojik karakter-, sonrasında sergilenen teslimiyetçiliğin ve tasfiyeciliğin de dayanağını oluşturmuştur. Bu yönüyle mesele sadece “önceden görmek ya da görmemek”, “dedim-demedim” meselesi değildir.

Darbenin, emperyalizmin işbirlikçisi tekelci burjuva karakteri yanında işçi ve emekçi halka düşman faşist karakterinin net vurgularla ortaya konulmasına bağlı olarak kadrolara, sınıfa ve halka buna denk bir militanlık ve kararlılıkta uzun süreli bir direniş çağrısı yapıldı elbette.

Kadro ve taraftarlara yönelik örgüt genelgesinde, sokakların ve grev alanlarının kesinlikle terkedilmemesi yanında hiçbir mevzinin, örgütsel hiçbir değerin direnişsiz düşmana bırakılmaması vurgulanıyordu. TİKB kadro ve taraftarları, 12 Eylül dönemi boyunca birkaç istisna dışında bu militan çağrının hakkını veren bir pratiğin sahibi oldular. Örneğin, TİKB’nin hiçbir silahı, direnmenin koşulları olduğu halde düşmanın eline çatışmasız geçmedi. Aynı şekilde, basılan evlerde hiçbir TİKB’li direnmeyi düşünmeden teslim olmadı.

TİKB, cuntaya karşı direnmeyi değil paçasını kurtarmayı merkeze koyan mülteciliği aklından bile geçirmedi. Yurtdışına çıkmayı kadro ve taraftarlarına yasakladı. Bu tümüyle, TİKB’nin faşist darbeye karşı sonuna kadar direnmeyi esas almasının doğal ve mantıki bir sonucu olarak şekillendi. Yoksa bu konuda MK’da öyle uzun boylu konuşmalar yapılıp özel bir karar falan alınmadı. Önceden örgütlenmiş güçlü bir yeraltının varlığı da bu devrimci politikanın hayata geçirilmesini mümkün kıldı.

Alınteri: Sonradan geriye doğru baktığınızda TİKB’nin o süreçte hataları olmadı mı?..

Selim Açan: Olmaz olur mu?!. Beylik bir sözdür ama “iş yapan, yanlış da yapar”. Oturduğu yerden ya da uzaktan ahkam kesenlerden farklı olarak pratiğin içinde olan hiçbir devrimci örgüt ve birey hatadan azade değildir.

TİKB’nin 12 Eylül cunta döneminde yaptığı hataların başında, faşist cuntanın kısa süreli olmayacağını baştan tespit etmekle birlikte elindeki sınırlı güç ve olanakları bu uzun süreli kavgaya uygun kullanmakta sergilediği ihmaller gelir. Tabii bu, cuntanın ilk aylarında içimizde de uç veren “geri çekilmeci” eğilimlerin haklı olduğu anlamına gelmez. Cunta karşısında kendileri doğru dürüst direnemedikleri için TİKB’yi de “geri çekilmekte geç kalarak maceracı bir politika izlemekle” suçlayan oportünist eleştirilere geçerlilik kazandırmaz.

Kastettiğim hata, kendini daha çok yenilen darbelere rağmen yitirilen yoldaşların boşluğunu hissettirmeme devrimci iddiasının zaman zaman aşırıya vardırılması şeklinde kendini göstermiştir. Öyle ki, henüz büyük darbelerin yenilmediği dönemlerde ne kadar yeraltı yayını (Orak-Çekiç) dağıtılıyorsa, gücün parmakla sayılabilecek kadar azaldığı sonrasında da aynı sayıda ısrar bunun yansımalarından biridir. Keza, dönemin yönetici konumlardaki kimi temel kadrolarının, mücadelenin koşullarındaki farklılaşmayı yeterince dikkate almadıkları için yaptıkları basit hatalar sonucu tutsak düşmeleri aynı dar görüşlülüğün bir başka sonucu oldu.

12 Eylül dönemindeki hata ve yanlışlarımız bunlardan ibaret değil elbette. Aynı şey olumluluklarımız açısından da geçerli. Bunları unutmamak ve unutturmamak gerekir şüphesiz. Fakat bu ‘hatırlama’ ve ‘hatırlatma’nın hangi amaçlarla, nasıl yapıldığı çok önemli. Üzerinden 30 küsur yıl geçmiş bir süreci günün devrimci görev ve sorumluluklarına ışık tutacak şekilde devrimci eleştirel bir bakışla ele alıp irdelemekle, 30 yıl öncesinden bugüne bir türlü gelemeyen, zaman tünelinde kaybolmuş bir “anı anlatıcılığı”nı birbirine karıştırmamak gerekiyor. Tarihten ders almaya niyetli olanlar için birincisi ne kadar gerekliyse, artık kabak tadı vermiş olan ikincisi ise o kadar anlamsız hatta zararlı…

*Yukarıdaki röportaj ilk olarak 12 Eylül 2016 tarihinde Alınteri sitesinde yayınlanmıştır.

[Yarın: 12 Eylül faşizmi karşısında sol]

 


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

1 Yorum

İlgili yazılar