12 Eylül’ü hatırlamak (II)

12 Eylül’ü hatırlamak (II)

‘O yenilgi, en başta dönemin “büyük” örgütlerinin yenilgisidir’

Alınteri: Türkiye solu 12 Eylül faşizmi karşısında nasıl bir pratik sergiledi sizce?

H. Selim Açan: Tek kelimeyle rezalet. Türkiye solu, 12 Eylül faşizmi karşısında utanç verici bir yenilgiye uğradı. Onun bedelini de hala ödüyor!.. Tarihsel bakımdan ömrünü çoktan doldurmuş bir sistem olarak kapitalizmin 2008 sonrası tekrar belirgin hale gelen krizine rağmen Türkiye solu hala tarihinin en etkisiz ve en itibarsız dönemini yaşıyorsa, bunun kökleri, her şeyden önce12 Eylül’de yaşanan iflasta aranmalıdır.

Türkiye’de işçi ve emekçi kitleler, sola ve sosyalizme açık gençler ve aydınlar, devrimci örgütlere, onların yönetimlerine, program ve politikalarına, sözlerine ve vaadlerine güvenlerini yitirdilerse, onların önerdikleri yoğurdu bile defalarca üflemeden yemeyecek kadar kuşku duyar hale geldilerse, bu yabancılaşmayı doğuran ilk büyük tarihsel kırılma 12 Eylül’de yaşandı. ABD emperyalizmi ve Türk tekelci burjuvazisinin 12 Eylül saldırısı karşısında özellikle de dönemin güç ve etkinlik bakımından “büyük” örgütlerinin merkezi yönetim ve yönelim olarak sergiledikleri korkaklık ve pejmürdelik, sadece onlara inanıp güvenerek peşlerinden giden kitleler içinde değil bizzat bu örgütlerin kadro ve militanları arasında da korkunç bir hayalkırıklığı ve güvensizlik yarattı. 12 Eylül sonrası dalga dalga gelen tasfiyeci savruluşlar bu zeminde yeşerip boy attı. Bu tasfiyeci savruluşları besleyip büyüten diğer bütün kırılmalar -“sosyalizm” olarak görülen çürümüş revizyonist sistemin gümbürtüyle çöküşü ve neoliberalizmin atakları- bunun üzerine bindi, asıl olarak bu birinci hayalkırıklığı zemininde etkili oldu.

Proletaryanın ölümsüz önderlerinden Marks, “dövüşsüz alınan bir yenilginin, diğer bütün yenilgilerden çok daha yıkıcı sonuçlar doğuracağını” söylemiştir. Türkiye solunun 12 Eylül’de uğradığı yenilgi bu cinsten bir yenilgidir. Sol örgüt ve çevrelerin ezici çoğunluğu -en başta da kitlesellik ve etki alanlarının genişliği bakımından dönemin “en büyükleri” olan Dev-YolTKPHalkın Kurtuluşu ve Kurtuluş– 12 Eylül faşizmine karşı kayda değer bir direniş sergilemek şurada dursun, 12 Eylül öncesi etkin oldukları alanlarda diğer sol örgütlerin faaliyetlerini engellemek için gösterdikleri cevvaliyet ve militanlığın zerresini cuntaya karşı göstermediler.

Öyle ki, darbenin olacağını ordudaki ilişkileri sayesinde öncesinden öğrenmiş olan Dev-Yol’un merkezi yönetimini cunta 5 ay içinde çökertebildi. TKP ve Kurtuluş’un yönetici kadroları, direnmeyi düşünmek ve bunun için elden geleni yapmaya çalışmak yerine öncelikle kapağı yurtdışına atma arayışına yöneldiler. TKP’nin bu olanağa sahip olmayan özellikle sendikacı kadro ve taraftarları ise sıkıyönetimin çağrısına uyarak İstanbul’da Selimiye Kışlası önünde teslim olma kuyruğuna girdiler. Akşam mesai saati bitimine kadar teslim alınamayanlara ertesi gün gelmeleri söylendi, onlar da bu söylenene uygun davrandılar. Koskoca İstanbul davasının dosyasında tek silahlı eylem olarak TİKB’li komünist işçi Ali Algül’ün pusu kurulup öldürülmesi eyleminden yargılanan TDKP’nin (Halkın Kurtuluşu) ’81 başlarında yakalanan MK üyeleri, o operasyonda ele geçen örgüt arşivinin şifrelerini direnmeden polise verip vermemeyi kararlaştırmak için İstanbul siyasi şubede “MK toplantısı” yaptılar. Polis onlara bu olanağı tanıdı. Gerek bu andığım örgütlerde gerekse başkalarında o kesitte tanık olduğumuz rezaletler bunlarla da sınırlı değil. Bunun altını da kalınca çizeyim.

Yalnız burada bir parantez açmam gerekiyor: O kesitte hep birlikte ‘Türkiye solu’nu oluşturan örgüt ve çevrelerin merkezi tutum ve performanslarından söz ediyorum burada. Bu temelde söylediklerim, bu örgütlerin saflarından da dışarda, poliste, cezaevlerinde, faşizmin mahkemelerinde ve idam sehpalarında yiğitçe bir duruş sergileyen, devrim davasını ve inandığı devrimci değerleri her şeyin üstünde tutarak ölüme bile kahramanca gitmesini bilen devrimci militanların çıkmadığı anlamına gelmiyor. Böyle toptancı bir yaklaşım -bazılarını daha o dönem ölümsüzlüğe uğurladığımız- bu yiğit devrimcilere olduğu kadar tarihe karşı da haksızlık ve insafsızlık olur. Ancak, örgütlerinin merkezi yönetim ve politikalarının teslimiyetçi bir karakter taşıması onların devrimci duruşlarının tarihsel anlam ve önemini nasıl ortadan kaldırmazsa; saflarından birey ya da bütünü belirlemekten uzak küçük gruplar olarak direnen devrimcilerin çıkmış olması zamanın “anlı-şanlı” örgütleri ve onların “anlı-şanlı” yönetici kadrolarının 12 Eylül faşizmi karşısında yerlerde sürüklendikleri gerçeğini ortadan kaldırmaz!..

Üstelik bunlar dışarda direnmedikleri -hatta direnmeyi düşünmedikleri- gibi tutsak düştükten sonra da poliste, cezaevlerinde ve faşizmin mahkemelerinde de devrimci bir duruş sergilemediler. Yani bunlar belirli bir an ya da cepheyle de sınırlı kalmayarak faşizme karşı mücadelenin bütün cephelerinde, bütün bir 12 Eylül dönemi boyunca yani devrime inanan ve kendilerini “önder” olarak benimseyip güvenen kadro ve taraftarlarının, sadece evlerini ve olanaklarını değil kalplerini ve bilinçlerini de devrimcilere açan işçi ve emekçilerin, önlerine düşüp kendilerine yol gösterecek ‘devrimci öncü ve önderlere’ en fazla ihtiyaç duydukları yıllar boyunca bu tarihsel sorumluluğun hakkını az-çok vermek şurada dursun çevrelerine de yılgınlık ve teslimiyet yayan ‘alçak bir profil’ sergilediler.

Türkiye solu ve tarih, sonrasında da bunlardan hiç olmazsa dürüst ve samimi bir devrimci özeleştiri duymadı. Minareyi saklamaya yetmeyecek mırın-kırınlarla geçiştirdiler işi. “Hatıra” anlatmaya geldiği zaman “ben…ben… ben…” diyerek “her şeyin yaratıcısı” imajı çizenler, iş, 12 Eylül faşizmi gibi zorlu ve nesnel bir sınav döneminde sergilenen pejmürdeliğin hesabını vermeye gelince “kolektivizmi” hatırlayıp “hepimiz suçluyuz” bahanesinin arkasına siperlendiler. “Aradan bunca yıl geçtikten sonra bu artık onların ve bu masallara inanmayı hala sürdürenlerin sorunudur” denilebilir. Bir yönüyle öyle zaten. Fakat işin bir başka yönü daha var ki, hesabı tam verilmemiş bu pratiklerin kimi sahipleri hala Türkiye’deki sol siyaset üzerinde etkili olma çabası ve iddiası içindeler. O zaman mesele sadece bir ‘geçmiş’ hesaplaşması olmaktan çıkıp bugünü de ilgilendiren bir problem özelliği kazanıyor.

Alınteri: Biz de sözü zaten oraya getirmek, onunla bağlamak istiyorduk: Aradan 36 yıl geçmiş. Hala 12 Eylül’ün pratiklerini tartışmak gerekli ve anlamlı mı sizce?..

H. Selim Açan: Bu elbette bu tartışmayı hangi amaçla, nasıl yaptığınıza bağlı. 12 Eylül’de yaşananları özellikle de bireysel bir kahramanlık menkıbesi haline getiriyorsanız, o günlerde yaptıklarınızı ve yaşadıklarınızı anlatmakla yetinen bir nostaljiden hala kurtulamamışsanız, bugüne dair anlamlı tek bir söz ve açılımınız yok ya da kalmamışsa, bu sizin örgütlü devrimci pratik mücadeleden hatta devrimcilikten kaçışınızı perdelemekte kullandığınız bir örtü haline gelmişse ya da “12 Eylül’de şöyle acı çektik, şöyle işkenceler gördük, şöyle asıldık, bize daha neler yapıldı….” şeklinde salya-sümük ağlama tiradları atmaktan öte bir sözünüz yoksa/kalmamışsa çek kuyruğunu gitsin!.. Hiç olmazsa “12 Eylül edebiyatı” yapmayı bırak!..

Fakat derdiniz ‘rantiyelik’ değil de, “o kadar gücümüz ve etkimiz olduğu halde burjuvazinin 12 Eylül saldırısı karşısında TDH olarak nasıl o kadar etkisiz kaldık, çoğumuz geleceğini öngördüğümüz, bazılarımız istihbaratını önceden aldıkları halde neden o kadar hazırlıksız yakalandık, cunta şefi Evren’e ‘büyük çatışmalar yaşanır diye önceden kan stokladık, ambulansları hazır beklettik, ama korktuğumuz gibi bir direnişle karşılaşmadık, bu kadar kolay sonuca gideceğimizi biz bile ummuyorduk’ dedirtecek ölçüde sefil hallere düşmemize hangi hatalar, süreçleri kavrayışımızdan politika yapma tarzımıza kadar hangi zaaf ve yanlışlarımız neden oldu…” ekseninde bugünümüze ışık tutacak dersler çıkarma amacıyla yaklaşıyorsanız, bu devrimci sorgulamanın zamanı hiçbir zaman geçmez!..

Çünkü her yeni gün, her yeni tarihsel evre, karşımıza elbette yeni sorunlar ve görevler getirir ama bunlar gökten zembille inercesine aniden karşımıza çıkmazlar. Herbirinin az ya da çok geçmişle bir bağlantısı vardır; çoğu, geçmişte çözülmemiş sorunların üzerine eklenen yeni çizgi ve özellikler kazanmış ‘yeni’lerdir bunlar.

İşin diğer bir boyutunu da, bizlerin dünyayı ve sorunları kavrayışının, genel anlamda bilgimizin ve birikimimizin farklılaşması oluşturur. Yeni bilgiler edinip deneyimlerimiz zenginleştikçe, daha önceki birikimlerimizle farklı değerlendirdiğimiz geçmiş süreç ve deneyimlerden çıkardığımız sonuç ve dersler de farklılaşır. Bu tabii her zaman devrimci anlamda daha gelişkin olana doğru olumlu yönde bir değişim olmaz. Döneklik ve inkarcılık yönünde de seyredebilir. Fakat diyalektik materyalist yöntem ışığında zaman zaman yapılacak bu tür geriye dönüşler, devrimci olanı her zaman zenginleştirici bir rol oynar.

Dolayısıyla, aradan değil 36 yıl, 50 yıl da geçse 12 Eylül döneminin devrimci özeleştirel bir irdelemesini yapmanın zararı değil yararı vardır. Hele bir de TDH’nin sonraki gelişimi üzerinde de tayin edici sonuçlar doğuran o tarihsel sürecin nesnel ve dürüst bir devrimci muhasebesinin bugüne kadar yapılmamış olduğu gözönüne getirilecek olursa bu ihtiyacın güncelliği sanırım daha iyi anlaşılır.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

1 Yorum

  • mete
    13/09/2018, 22:22

    Merhaba
    Bu dizi 3. baslik olarak devam etmeli: TIKB 12 Eylul surecinden basi dik alni temiz olarak cikti. Peki bu hale nasil gelindi? Bunun nesnel ve oznel nedenleri nedir? nesnel ve oznel diyalektigi cercevesinde kapsamli derin butunluklu ve bilimsel bir analiz ve degerlendirme yapilmali. Bu hem bizim acimizdan hem isci emekciler acisindan hem de tarihsel bir sorumluluk acisindan zorunlu ve gereklidir. Bu temelde bir degerlendirme yapilmadi. Hep yuzelsel gecildi. Hep cepten mi yiyecegiz? Cepte birsey kalmadi oysa! Iyi calismalar.

    YANIT

İlgili yazılar