1984’ten Bugüne Ölüm Oruçları – I

1984’ten Bugüne Ölüm Oruçları – I

Helin, Mustafa, İbrahim ölüme yaklaşmışken içim içimi yese de böyle bir çıkış yanlış olurdu. Ama aynı yolda yürümekte ısrarlı ÇHD’li iki avukat için iş işten henüz geçmiş değil. Bir kez daha geç kalmamak için oportünist sinikliği ve ikili tutumları bir tarafa bırakarak “Artık yeter!” haykırışının yüksek sesle dile getirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

H. Selim Açan

Giriş

Aylardan beri içim içimi yiyor. Gencecik devrimci kadroların akıl almaz bir siyasal körlükle ölüme sürülmelerini birçoğumuz gibi çaresizlik içinde izlemenin öfkesi ve acısı benim içimi de yakıp kavuruyor, aynı acı beynimi de bedenimi de kemiriyor…

Aynı haksızlık ve hukuksuzluğun -hatta daha da katmerlisinin- hedefi olmuş on binlerce insan varken ileri sürülen taleplerin dar grupçu bencil karakterinden tutalım dünyanın koronavirüs paniği yaşadığı bir dönemde, öte yandan toplumsal dayanakları da zayıflamaya başlamış kriz içindeki führer tipi tek adam rejiminin ömrünü uzatabilmek için Libya çöllerinde bile macera ve savaş aradığı bir kesitte, devrimcilerin ölüme yatmasını kimin umursayacağı sorusunun sorulmayışını ve bu yolla sonuç alınabileceğinin nasıl düşünülebildiğini aklım havsalam almıyor.

Bu devrimci öncü savaş falan değil! Biçimin keskinliğine karşın toplumun “vicdanına” ve merhamet duygularına hitap etmenin, hatta Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu gibi saray soytarılarına bile “Bir hukukçu ve akademisyen olarak sizden umudumu kesmedim” içeriğinde mektup yazıp “hukuktan yana” tavır alması beklentisiyle sonuç almaya çalışmanın neresi “devrimci” diye soruyorum. Yıkmayı hedeflediğimiz bir rejimden “Bize özel hukuk uygulansın” ya da “Bize dokunulmazlık tanınsın” şeklinde ayrıcalık taleplerinde bulunmak da neyin nesi diyorum.

Toplumun merhamet duygularını harekete geçirmeye dayanan bir devrimci öncü savaş mı olur?! İnternette “tık” sayısını çoğaltarak ya da change.org’ta dolaşıma sokulan metinlere daha fazla imza toplayarak bu rejimin geriletilebileceği hayalinin körüklenmesi mi ön açıcı devrimci öncü savaş?! “Destek olun, ölmesinler” çağrılarına samimiyetle yanıt vermeye çalışanları bir yana koyarak konuşuyorum; sanat ve siyaset dünyasının çoğu tükenmiş, bu yüzden kendilerini gösterip isimlerini duyurma peşinde koşan birtakım ünlüleri ile, bilgisayar başında jilet gibi cümleler kuran ama ne sokak eylemlerinde ne de cenaze törenlerinde on binde birini bile göremediğimiz sosyal medya solculuğuna hayat vermek mi “devrimci öncülük” oluyor?!..

Devrimci harekete soluk olmak, esin ve cesaret kazandırmak şurada dursun, kendi “seçmenlerinin” hayatını bile umursamadığını defalarca göstermiş führerci faşist rejime güç ve kararlılık gösterisi yapma imkânı sunuyorsunuz. Pandemi sürecinin yönetimi konusunda sergilediği alay konusu beceriksizlikler yanında işçi ve emekçilerin hayatını hiçe sayan politikaları nedeniyle kendi tabanı içinde bile sorgulandığı için dikkatleri “darbe tartışmalarına” ya da “LGBTİ’lere” vb. çekme ihtiyacı duyan bir rejime gökte aradığı fırsatı yerde veriyorsunuz. Bütün dikkatleri ve enerjimizi işçi ve emekçi kesimler içinde kabaran tepkileri, sadece rejime de değil gözü kârdan başka bir şey görmeyen insanlık düşmanı bu açgözlü kapitalist sistemin temellerine yöneltmenin yol ve yöntemleri üzerinde yoğunlaştırmamız gereken tayin edici bir kesitte siz, ilerici kamuoyunun bütün dikkat ve duyarlılığını #ölmesin / yaşasın heşteklerinde boğarak sadece rejimin değil sistemin de değirmenine su taşıyorsunuz! Bu tarihsel aymazlık yetmezmiş gibi İbrahim Gökçek yoldaşı önce gömdürmemek için şimdi de mezarından çıkarıp naaşına zarar vermek için günlerdir Kayseri’de sergilemedikleri çirkeflik kalmayan bir avuç faşist karşısında bile bir şey yapamayan acınası bir güçsüzlük tablosunun ortaya çıkmasına çanak tutuyorsunuz.

Türkiye solunda “devrimci öncü savaş” anlayışının teorisini de pratiğini de yapmış olan Mahir (Çayan) ve THKP-C’nin ilk kuşağını oluşturan diğer ölümsüzlerimiz savundukları anlayışın bu kadar karikatürize ve dejenere edildiğini görüyorlarsa şayet mezarlarında ters dönmüşlerdir mutlaka.

Fakat en az dejenere edilmiş bu öncü savaş anlayışı kadar içinden ya da “ortamlarda” ona dair demediğini bırakmadığı halde sosyal medya denilen bataklık başta olmak üzere dışa karşı görüntü vermeye gelince bu anlayışın karşısına çıkıp “Şöyle bir dönemde siz ne yapıyorsunuz? Bu yolla sonuç alabileceğinizi nasıl düşünebiliyorsunuz?” sorgulaması temelinde uyarı ve baskıda bulunacağı yerde zevahiri kurtarmaya yönelik “duygusal” atraksiyonlar sergileyerek bu intihar çizgisine güç ve cesaret veren ikiyüzlülüklere öfkeliyim. Vicdanlarını rahatlatıp ruhlarını kurtarmak için olası sonuçları üzerine günde iki dakikadan fazla düşünmeden verdikleri emojili “destekle” onlar da bu anlayışa ve ortaya çıkan sonuçlara fiilen ortak oluyorlar. Bir yönüyle de asıl bu ikiyüzlü tutumlara duyduğum tepkiden dolayı bu yazı dizisini yazmaya yöneldim.

Helin, Mustafa, İbrahim ölüme yaklaşmışken içim içimi yese de böyle bir çıkış yanlış olurdu. Bugüne dek aldığımız devrimci siyasi terbiye ve kültür o kritik günlerde elimi kolumu bağladı. Görüşlerini ve eylemlerini doğru görmesek bile ölümün kıyısına gelen devrimcilerin iradesine saygısızlık olarak anlaşılabilecek, daha doğrusu bu zemine çekilerek demagoji konusu yapılacak eleştiriyi doğru bulmadım. Ama aynı yolda yürümekte ısrarlı ÇHD’li iki avukat için iş işten henüz geçmiş değil. Bir kez daha geç kalmamak için oportünist sinikliği ve ikili tutumları bir tarafa bırakarak “Artık yeter!” haykırışının yüksek sesle dile getirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Konuya 1984 Ölüm Orucu Direnişi ile başlamam bir yönüyle onun yıldönümünün de yaklaşmış olmasından kaynaklı. Öte yandan bir mücadele biçimi olarak ölüm orucuna hangi koşullarda, nasıl bir kuşatılmışlık ortamında başvurulduğuna da dikkat çekmek istedim. O eylemde ölümsüzleşen yoldaşlarımızın ilki olan Apo’nun (Abdullah Meral) toprağa düştüğü 14 Haziran’da ve Fatih’i (Öktülmüş) anmak adına zaten yazacaktım. Fakat bu tarihleri bekleyerek daha fazla gecikmemek için o tarihsel eylemin anmasını da öne çektim. Zaten o eylemin tarihsel anlam ve önemine sahip çıkıp yaşatmanın yolunun da tamamen farklı koşullarda kullanılmış aynı mücadele biçiminde körlemesine ısrar etmekten değil, her şeyi yerli yerine oturtup yapılanların adını net bir biçimde koymaktan geçtiğine inanıyorum!..

Bilincim ve vicdanımdan yükselen sesi sakınmasız paylaşacağım bu dizi dört yazıdan oluşacak:

Devrimcilikle de gerçeklerle de ilişkisiz iftiralar” başlığını taşıyan ilk bölümde ‘84 Ölüm Orucu Direnişi’ni değersizleştirmeye çalışan yaklaşımlar üzerinde duracağım.

Miadını doldurmuş bir biçim” başlığını taşıyacak ikinci yazıda, suyu çıkarılmış biçimler olarak açlık grevi ve ölüm oruçlarının hangi nedenlerle, ne zamandan beri yaptırım güçlerini kaybettiğini irdelemeye çalışacağım. 12 Eylül sonrası güç bela biriktirilebilen devrimci bir kuşağın peş peşe biçilmesine çanak tutan yönleriyle ‘96 Süresiz Açlık Grevi-Ölüm Orucu Direnişi ve 2000 Ölüm Orucu direnişlerinin bu eylem biçiminin tüketilmesindeki rollerine de bu bölümde değineceğim.

Siyasette tıkanmadan kaynaklanan biçim fetişizmi” başlıklı üçüncü bölümde Türkiye Devrimci Hareketi’nin sınıftan ve kitlelerden kopuşuna paralel olarak geçmişte yakaladığı düzeyi bile koruyup sürdüremeyen güç ve irtifa kaybı ile cezaevlerine dayalı siyaset tarzı ve bu biçimlerin öne çıkışı arasındaki bağa işaret edip siyasetteki bu tıkanmanın DHKP-C özgülünde nasıl bir seyir izleyip Mahir’in devrimci öncü savaş anlayışının nasıl tersyüz edildiği üzerinde duracağım.

Siyaset üretmekte benzer bir tıkanıklığın yansıması olarak Leyla Güven’in 2018 Kasım’ında başlattığı açlık grevi ve sonuçlarını da bu bölümde ele alacağım.

Devrimci düşüncesizlik – Düşüncesiz devrimcilik” başlığını taşıyan dördüncü ve son bölümde ise belirgin ve baskın bir devrimci karakter taşımakla birlikte bazı noktaları yeterince hesaba katmamaktan kaynaklanan hata ve yanlışlara yol açan ‘devrimci düşüncesizlik’ ile “Türkiye solu neden bu halde?” sorusuna yanıt aranırken de gözden kaçırılmaması gereken belirleyici etkenlerden biri olarak “kafasız devrimcilik” tanımını kullanmamak için kendimi zor tuttuğum bir tür arasındaki farklılığa göz atacağım.

Bu dizide dile getireceğim görüş ve eleştirilerin devrimci çevreler ve ilerici kamuoyunda ezici bir çoğunluğun duygu ve düşüncelerine tercüman olacağından eminim. Ama derdim kimsenin tercümanlığına soyunmak değil; tümüyle kendi komünist bilincim, 50 yılı aşkın süredir sürdürdüğüm kavgada bizzat yaşayıp tanık olduklarımın kazandırdığı deneyim yanında aklımın ve vicdanımın isyanını dile getirmeye çalışmaktır.

Bunun özellikle de eleştirilerimin muhatabı olan çevrenin hiç hoşuna gitmeyeceğini biliyorum. Tartışma kültürlerinin zayıflığını bilmekle birlikte onlar cephesinden gelecek devrimci her türlü yanıt ve karşı eleştirinin de ilgilenenlerin konunun özünü görüp kavramalarına katkısının olacağını düşünüyorum. Bunun dışında kalan sosyal medya zevzekliklerinin ise (siz bunu küfür ve hakaret olarak okuyun) gözümde hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.

 

Devrimcilikle de gerçeklerle de ilişkisiz iftiralar

O günlerde olduğu gibi yıllar sonra hâlâ ‘84 ÖO’na saldıranların ezici çoğunluğunu şu iki kategoridekiler oluşturuyor: O koşullarda ölümüne bir direnişi göze alamayanlarla bir zamanlar o eylemi yere göğe sığdıramazken daha sonra tökezleyip kavganın dışına düşünce bu kaçışlarını rasyonalize edebilmek için bahane ihtiyacı içinde olanlar.

12 Eylül cuntasının toplumu olduğu kadar devrimci hareketin yeniden derlenip toparlanmasını olabildiğince geciktirip baştan sakatlamak amacıyla cezaevlerini teslim almak için başvurduğu yöntemler bugün artık en azından temel hatlarıyla bilinir durumda. Devrimcileri etkisizleştirmek için başvurulan insanlık dışı uygulamalar Mamak başta olmak üzere birçok cezaevinde başarı sağlamış iken sıra zincirin geriye kalan halkası olarak (yeniden) İstanbul cezaevlerine gelmişti.

Metris ve Sağmalcılar Özel Tip’te yapılan ‘84 Ölüm Orucu Direnişi’nin nedeni ve Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB) ile bugünkü DHKP-C’nin öncülü Devrimci Sol’un birlikte gerçekleştirdikleri direnişin gelişim seyri ve sonucunu üzerine çok sayıda yazılı belgeye, gerçeği bütün yönleriyle ve detaylarıyla öğrenmek isteyenler, özellikle genç kuşaklar bugün kolaylıkla ulaşabilirler. Lehte ve aleyhteki bütün yazılanları okuyarak hem daha sağlıklı bir bilgi ve fikir sahibi olabilir hem de süreçleri ve bütün öznelerini yerli yerine oturtabilirler.

Kısaca hatırlatmaya çalışacak olursam, çatışmanın görünürdeki nedenini 12 Eylül faşist cuntası tarafından gündeme getirilen Tek Tip Elbise (TTE) giyme dayatmasına karşı çıkış oluşturur. Fakat sorun basitçe bir “giysi” sorunu değildi. Bu tam da gerçek niyet ve amaçlarını gizlemek için o günlerde cuntacı faşistlerin başvurdukları bir demagojiydi. Cezaevi yöneticileri ya da sıkıyönetim yetkilileri de “Bunun için çektiğiniz sıkıntılara, hele ölmeye değer mi? Altı üstü bir giysi..” diyorlardı.

Fakat onlar da biz de şunu çok iyi biliyorduk: TTE tam anlamıyla bir simgeydi. 12 Eylül faşizmi İstanbul cezaevlerinde devrimci tutsakların iradelerini kırıp teslim alma, istediklerini yaptırabilecek kıvama getirme peşindeydi. Bunu Mamak’ta ve 1982 Temmuz’undaki açlık grevi direnişi öncesinde Diyarbakır zindanında başarabilmişlerdi. Sıra yeniden o güne kadar düşüremedikleri İstanbul cezaevlerine gelmişti. 1983 yaz ortalarından başlayarak bu sefer çok daha yoğun ve sistematik işkenceler eşliğinde çok daha planlı bir saldırıya geçtiler. Bu stratejik harekatın İstanbul’daki tayin edici halkası ve çatışmasıdır TTE dayatması ve ona karşı direniş.

Bu özelliğinden ötürü zaten sert bir irade savaşı biçiminde geçmiştir. O günlerde hem idareler hem de devrimci tutsaklar tarafından “ölüm sınırı” olarak görülen 30. gün sınırı ikiye katlanarak geçilmiştir örneğin. (O dönemin direnişlerinde sonrakilerden farklı olarak B-1 vb. vitamin takviyeleri alınmıyordu. Metris’te şeker dahi bulunamıyordu). Eylemin 63. gününde ilk olarak Dev-Sol’un yiğit kadrolarından Abdullah Meral düştü toprağa (14 Haziran 1984). Ondan üç gün sonra (17 Haziran) önce yiğit Dev-Sol savaşçısı Haydar Başbağ, hemen arkasından da TİKB kurucularından önder komünist Mehmet Fatih Öktülmüş ölümsüzleştiler. Genç Dev-Sol militanı Hasan Telci ise eylem bitirildiği halde 72. günde (24 Haziran) son nefesini verdi. TİKB’nin genç işçi kadrolarından Aysel Zehir, sonraki yıllarda yapılan açlık grevi eylemlerinde yüzlerce devrimcinin yaşadığı Wernicke-Korsakoff sendromunun ilk örneği olarak yıllarca süren ağır fiziksel ve zihinsel sorunlar yaşadı.

O tarihi direniş, başlarken öne sürdüğü temel talebi -TTE dayatmasından vazgeçilmesi- elde edemeden noktalandı belki ama aynı kararlılıkla direnmeyi sürdüren devrimcilerin değil, faşizmin iradesi kırıldı sonuçta. Eylemin arkasından hafiflemeye yüz tutan faşist baskı ve yaptırımlar sürmeye devam etse de -bu arada sayıca kalabalık örgütlerin çoğu TTE’yi giymeyi kabullenseler de- TTE dayatması 1986 Şubat’ında geri çekildi. Çünkü 12 Eylülcüler, Metris’in Esat Oktay’ı ya da Raci Tetik’i olan işkenceci cellat Binbaşı Muzaffer’in aylar sonra devrimci bir tutsağa itiraf ettiği gibi, “Son nefesini vermeden önce bile ‘Bana 14’lümü getirin, faşistler Moskova’ya saldırıyorlar’ diye sayıklayan bir iradeyi hesaba katmamışlardı.” Faşist celladın sözlerine atıfta bulunduğu iradenin sahibi Fatih yoldaştı.

Devrimcilikle de gerçeklerle de ilişkisiz iftiralar

‘84 Ölüm Orucu Direnişi, Türkiye Devrimci Hareketi tarihi bakımından hâlâ tartışılan bir nirengi noktasıdır. Elbette saygı duyan ve bugün dahi savunanlar olduğu kadar karşı çıkıp eleştirenler de vardır.

Bu eleştirilerin çıkış ya da toplanma noktasını tarihteki hemen her öncü devrimci duruş ve pratiğin hedef olduğu “maceracılık” suçlaması oluşturuyor. Bu temelde yükselen eleştirilerin sahipleri, daha doğrusu onu bu yaftayla damgalayıp değersizleştirme çabası içine girenler konuyu bilinçli olarak bir şekil/giysi çatışmasına indirgeyen bir sığlık ve yüzeysellikten yola çıkıyorlar. Arkasından da “Değer miydi?” diye soruyorlar.

TİKB olarak bize yöneltilen saldırıların odak noktasını ise “DS’nin kuyruğuna takıldınız” iddiası oluşturuyor. Bunun devamı olarak “Fatih gibi yetişmesi kolay olmayan deneyimli komünist bir önderi DS’nin ‘öncü savaş’ anlayışına kurban ettiniz…” suçlaması yöneltiliyor.

Bu saldırı ve iftiraların sahipleri kimler, o günlerde nasıl bir yaklaşım ve duruş sergilemişler, günümüzde nasıl bir duruş içindeler bunu sonraya bırakarak önce bu iddiaların gerçeklerle ilişkisi olup olmadığına bakalım.

Birincisi, ‘84 ÖO sırasında kanları birbirlerine karışan TİKB ile Dev-Sol arasındaki devrimci ittifak, TTE’de cisimleşen tehlikenin büyüklüğünü görerek devrime öncülük iddiasıyla ortaya çıkmış olmanın yüklediği tarihsel bir sorumluluğun hakkını verme cesaret ve kararlılığına sahip olma temeli üzerinde yükselen, aralarında bu noktada bir ortaklık doğması üzerine kurulmuş devrimci bir güç ve eylem birliğidir.

Hangi koşullarda, hangi temelde, nasıl ortaya çıktığına nesnel ama aynı zamanda devrimci bir gözle bakıldığında o ittifakın anlamı ve karakterine dair şunlar eklenebilir:

Görece elverişli koşullarda ya da belirli sınırlar içinde kendini gösteren “konjonktür/dönem devrimciliği”nden farklı olarak tıpkı 12 Eylül faşizmi ya da işkencede direniş gibi en elverişsiz koşullarda, tek başına dahi kalsa faşizme boyun eğmeyen “tarihsel bir devrimcilik” anlayışıyla, bunun kazandırdığı bilinç ve kararlılıkla hareket etmeyi simgeler.

O ittifakta cisimleşen ikinci karakteristik özellik ise esasında ilkinin devamı, bir anlamda ondan kaynaklanan bir “sonuç” özelliği taşır: Belirli koşulların varlığına bağımlı konjonktür devrimciliği kadar belirli bir süre direndikten sonra yorulup düşen “yorgun devrimcilik”ten de farklı olarak her durum ve koşulda ayakta kalmasını bilen bir devrimcilik türü ve anlayışını simgeler.

Dikkat edin, o günlerde olduğu gibi yıllar sonra hâlâ ‘84 ÖO’na saldıranların ezici çoğunluğunu bu iki kategoridekiler oluşturur. Yani o koşullarda direnişi o zaman da göze alamayanlarla bir zamanlar o eylemi yere göğe sığdıramazken daha sonra tökezleyip kavganın dışına düşmelerini rasyonalize edebilmek adına gerekçe ihtiyacı içinde olanlar oluşturur bu topluluğu. O günlerde de bugün de asıl dertleri kendi duruş ve pratiklerini meşrulaştırmak olduğu için “eleştirilerine” bir dayanak bulmaları gerekmektedir. Bunun için seçtikleri yöntem de tarihi çarpıtmaktır.

O günleri yaşayan canlı tanıkların varlığı da bir yana o sürece dair çok sayıda yazılı belge var ortada. Ama bu “eleştirmenler topluluğu” insan hafızasının unutkanlık gibi bir zaafla malul olması yanında tıpkı toplum gibi bu toprakların solcularının da kendilerini düşünme ve araştırma zahmetinden kurtaracak fastfood formüllerin üzerine atlamaya dünden hazır olmasına güvenip buna oynamaktadırlar.

Bunların özellikle de TİKB’ye dönük saldırılarının çıkış noktasını o eylemde “Dev-Sol’un kuyruğuna takılındığı” iftirası oluşturuyor değil mi? O devrimci ittifak ilişkisinde kimse kimsenin ne kuyruğudur ne de öncüsüdür halbuki. Herkesi kendileri gibi rüzgara göre yelken açan iradesizler konumuna düşürenlerin iddia ettiklerinin tam tersi bir süreç sonunda şekillendi o ittifak ilişkisi. Gerçi hemen akabinde dönemin Dev-Sol önderliği de böyle bir izlenim yaratmaya kalkıştıysa da, o günlerde sıcağı sıcağına yönelttiğimiz yazılı ve sözlü eleştiriler sonucu (ki bunların yazılı belgeleri de hâlâ ulaşılabilir durumdadır. Örneğin şu linke bakılabilir: https://gazete.alinteri1.org/devrimci-kamuoyuna-zorunlu-bir-aciklama) bunu çok ileri götürmediler.

1983 Temmuz-Ağustos açlık grevinin yenilgiyle sonuçlanması üzerine tekrar gündeme gelen TTE saldırısına karşı nasıl bir duruş sergilenmesi gerektiğine dair aylarca süren tartışmaların gösterdiklerinden hareketle Mehmet Fatih Öktülmüş’ün de aralarında olduğu TİKB yöneticileri 17 Mart 1984 günü İstanbul cezaevlerindeki bütün örgütlerin yönetimlerine TİKB adına gönderdikleri mektupla “Bu kez ölümü de göze almayı gerektiren bir direnişin kaçınılmazlığı ortada olduğu halde sergilenen yalpalama hatta çözülme eğilimlerine daha fazla ortak olmamak için TEK BAŞIMIZA KALSAK DAHİ TİKB olarak biz bu ayın sonunda açlık grevine başlayacağız” deklarasyonunda bulunuyorlar. Ben o günlerde Selimiye’den Metris’in ünlü tecrit koğuşuna yeni getirilmiştim. Sultanahmet kapanmadan önce orada başlayan bu tartışma ve yazışmalar ise Sağmalcılar Özel Tip’te sürüyordu.

Dönemin Dev-Sol önderliği bu mektuba verdiği yanıtta, “Biz de sizinle aynı görüşteyiz. Ama acele etmeyin, diğerlerini biraz daha zorlayalım. Biz özellikle başka bir devrimci örgütle (kastedilen MLSPB- nba) temas halindeyiz, onları da ikna edebiliriz. Makul bir süre daha bekledikten sonra gelen olmazsa o zaman birlikte başlarız bu eyleme” demekteydi.

Bunlar yazılı belgeleriyle de ortada olan gerçekler. Hal böyleyken hâlâ “kuyruk” edebiyatı yapmak, sahtekârlıktan medet uman -ve kendine ancak böyle alan açabilen- siyasi bir karaktersizlik örneği değilse nedir?

Üstelik o günlere gelene kadar İstanbul cezaevlerinde TİKB ile Dev-Sol arasındaki ilişkiler soğuk ve mesafeliydi. İki örgüt arasında doğrudan ilişki yoktu. TİKB’nin 1985 Mart’ına kadar yayınını kesintisiz sürdüren illegal merkezi yayın organı Orak-Çekiç’in 14 Haziran 1982 tarihli 36. sayısında yayınlanan “Tasfiyeciliğin Takvimi” yazısında TKP, Dev-Yol, Kurtuluş ve Halkın Kurtuluşu gibi dönemin en kitlesel örgütlerinin 12 Eylül faşizmi karşısında sergilediği utanç verici pratiğin eleştirisini üzerine alınan Dev-Sol, “Kurtuluş ve Dev-Yol’u karşı devrimci olarak niteliyorlar” gerekçesiyle TİKB ile siyasi ve sosyal ikili ilişkilerini kesmekle kalmamış, TİKB’nin cezaevlerindeki karar organı Konseyler’den de çıkarılarak tek başına bırakılması için düpedüz kampanya yürütmüştü. 1982 yılında başlayan bu kopukluk ‘83 Temmuz-Ağustos açlık grevi sonrasında önceki girişimlere rahmet okutacak şiddet ve yoğunlukta yeniden gündeme getirilen TTE’ye karşı şu an mevzubahis olan Ölüm Orucu ittifakı kurulana kadar da sürdü.

Uzun sözün kısası, 1984’ün Mart sonlarında kurulan ittifak ilişkisine gelene kadar TİKB ile Dev-Sol arasında “birbirlerinin kuyruğuna takılacak” kadar yakın, yoğun ve sıcak ilişki şurada dursun dolaysız ikili bir iletişim dahi yoktu.

Dursun’un ve Dev-Sol’un göze aldığını siz niye alamadınız?

Madem konuyu “Dev-Sol’un öncü savaş anlayışının peşinden sürüklenmek, onun kuyruğuna takılmak” iddiası yönünde ısıtıyorsunuz, gerçeklerin çarpıtılmasına dayalı bu sözde eleştirinin sahiplerine de ben sorayım:

Dönemin Dev-Sol önderliğinin o koşullarda böyle bir “öncü savaş” anlayışıyla hareket ederek TTE saldırısı karşısında TİKB ile beden bedene vererek barikat oluşturmaya soyunmasının neresi yanlıştı? Ya da soruyu şöyle sorayım: O son saldırıya gelene kadar kimi küçük yalpalamalar dışında herkesin omuz omuza direndiği İstanbul cezaevlerini de Mamaklaştırma amacıyla girişilen o TTE saldırısı karşısında özellikle de “Büyütülecek ne var? Altı üstü bir elbise…” aymazlığıyla havlu atmayı savunan yaklaşımlar mı daha doğru ve devrimciydi yoksa TİKB ve Dev-Sol’un omuz omuza vererek yaptıkları gibi “Non Pasaran” kararlılığıyla direnişte ısrar mı doğru, devrimci ve tarihsel bir tutumdu?..

Bu sorunun yanıtını hayat verdi aslında. Sonuçlar da ortada!.. İşte İstanbul cezaevleri, işte Mamak!.. Tarihe nasıl geçtiler?.. Peki aradaki taban tabana zıtlık nereden kaynaklandı?.. Bu farkın sonucu belirleyen halkasını ‘84 ÖO direnişi oluşturmadı mı?..

Uzun yıllar dar mahfillerde dile getirilip son zamanlarda üstelik yüksek sesle tekrar piyasaya sürülen bu değersizleştirme girişimiyle daha dolaysız bir hesaplaşma içine girilmesi gerektiği görüşündeyim. ‘84 ÖO’na bu demagoji temelinde saldıran siyasi ahlak ve karakter yoksunları hâlâ konuşuyorlar çünkü. O eylemi ve Fatih’in prestijini sömürme yarışına çıkan başka bazıları da bu hayasızlığa çanak tutup alan açıyorlar.

12 Eylül faşizmi döneminde mücadelenin belli bir cephesinde (örneğin poliste ya da Davutpaşa, Kabakoz veya Metris’in ilk aylarında) ya da belli kesitlerinde (örneğin Diyarbakır zindanında Mazlum’un ve Dörtler’in öncü çıkışlarıyla ‘82 açlık grevi öncesindeki kesit gibi) başarılı bir sınav verilememiş, yeterince net ve kararlı bir duruş sergilenememiş olabilir. İstanbul’a ilişkin alt çizmeleri bilinçli seçtim. Çünkü kendi yan duruşlarının üzerini örtme ihtiyacı içindeki tarih çarpıtıcılarının TİKB’ye yönelik “Dev-Sol’un kuyruğuna takıldınız” saldırılarının arka planında dönemin Dev-Sol önderliğinin bu konulardaki pratiklerinin bagajından kurtulma hesabının yattığı tezi var. Dönemin TİKB yöneticileri olarak bizleri de “Bu hesabı göremeyip tersine alet olarak Fatih gibi bir değeri o eylemde harcamakla” suçluyorlar. (Bu konunun ayrıntılarına güncel olarak şu yazılarda yer verdik: http://mavis.alinteri1.org/fatih-i-somurtmeyecegiz.html, https://gazete.alinteri1.org/cevap-hakki-aykan-severin-adeta-bir-roman-kahramaniydi-yazisina-dair, http://mavis.alinteri1.org/fatih-denince.html)

Diyelim ki bu iddianın haklı ve geçerli bir yönü var. Özellikle de Dursun (Karataş) 12 Eylül’de tutsak düştüğünde poliste ifade vermiş olmasının baskılanmasından kurtulmak istiyordu.[1] Neyi değiştirir bu? ‘83 Temmuz-Ağustos açlık grevinin yenilgiyle sonuçlanmasının ardından bu kez çok daha planlı ve yoğun bir şiddet eşliğinde yeniden gündeme getirilen TTE saldırısının anlamını ve amacını ortadan kaldırır mı? Eğer o dalgaya da göğüs gerilmeyecek olsaydı o güne kadar elbirliğiyle direnilen İstanbul cezaevlerinin de düşüp Mamaklaşması olasılığının olmadığını mı gösterir? TTE’yi yıllarca “mavi kefen” olarak tanımlayan örgütlerin dahi ‘84 ÖO sonrasında da durdukları mevzileri terketmeyen TİKB ve Dev-Sol ile “Son tahlilde çoğunluğa uyarız” diyerek ara bir duruş sergileyen örgütlerin varlığına rağmen elbiseyi giyer giymez dayatılan yaka kartı, üst aramaları sırasında pantolon düğmesini çözme, Metris’te dışa dönük siyasi anma yapmama, slogan atmama vb. yeni yaptırımlara hemen uydukları hatırlanacak olursa ‘84 ÖO ve sonrasında da korunan barikat olmasaydı İstanbul cezaevlerinde işler nereye varırdı sorusu sormaktan kaçmayı haklı çıkarır mı?

Yine “velev ki…” diyerek devam edelim, Dursun ve Dev-Sol’un o zamanki kadroları “kuyruk” demagojisi yapan kavga kaçaklarının iddia ettikleri gibi “bazı şeylerin üzerini örtmek için böyle bir eyleme ihtiyaç duydular” diyelim. Bu hesapla hareket etmiş olsalar dahi bu onların faşizmin TTE saldırısına karşı bedenleriyle barikat kurmalarını doğru ve devrimci bir tutum olmaktan çıkarır mı? Dev-Sol’un kararında bu hesabın da etkisi olsa bile bu faktörün varlığı ‘84 Ölüm Orucu Direnişi’nin tarihsel anlam ve önemini ortadan kaldırır mı? Özellikle “Allah’ın lütfu” olarak gördükleri 15 Temmuz sonrası istedikleri her faşizan uygulamayı çok geçmeden yürürlüğe sokan ve hafızası toplumdan çok daha kuvvetli olan devletin 15 Temmuz sonrası bir iki geveleme haricinde TTE’yi yürürlüğe sokamamasında bu direnişin payı yok mudur?

Hadi Dursun ve diğer DS’li arkadaşlar yeni bir başlangıç yapıp kendilerini “kusursuz direnişçiler” olarak gösterecek yeni bir tarih yazımına soyundular. Bu niye sizlerin aklına gelmedi? Hem örgüt hem de özellikle de onun o dönemki yönetici kadroları olarak sizlerin 12 Eylül faşizmi karşısında polis tavrı başta olmak üzere mücadelenin değişik cephelerinde sergilediğiniz pratikler de ortada. Üzerinin örtülmesi ya da unutturulması gereken leke ve zaaflardan söz ediyorsak, daha doğrusu tarihsel bir direnişin devrimci anlam ve önemini bu tür dedikodular ve spekülasyonlar üreterek gözden düşürüp hiç utanıp-sıkılmadan “eleştiri” konusu yapmakta ısrar ediyorsak o zaman soruyorum: Hanginizin sicili daha parlak ve kusursuz? Bu konudaki gerçekler de ortada ve halen unutulmamışken sizler niye gösteremediniz Dursun’un ve Dev-Sol’un gösterdiği cesareti?

Bu tür ucuz spekülasyonların yanıtını da hayat pratikte çoktan verdi aslında. 12 Eylül döneminde hangi cezaevleri direnmiş, hangi cezaevlerinde hangi örgütler koşullara meydan okuyan bir devrimci direniş çizgisi tutturup onu sürdürmüşlerse 12 Eylül sonrasında da siyaseten onlar ayakta kalıp kendi çizgilerinde yeni ufuklara yelken açacak gücü bulmuşlardır. Dev-Sol ve PKK bunun en somut örnekleridir.

Buna karşın kim koşulların ağırlığının arkasına saklanarak baştan ya da belli bir süre direndikten sonra yorulup yan çizmeye yönelmişse 12 Eylül sonrasında da silkinip ayağa kalkabilecek güç ve derman bulamamıştır kendisinde. Hem örgütler bazında hem de bireyler bazında sayısız somut örnekle ortadadır tarihin verdiği bu ders. (sürecek)

[1] Metris yönetimi ‘84 ÖO’na giden süreçte özellikle de Dev-Sol kadroları ve taraftarlarının direnme iradesini kırmak amacıyla Dursun Karataş’ın polis ifadesi olduğunu iddia ettiği bir metni koğuşların kapı altlarından atarak, “Sizleri direnişe ve açlık grevine zorlayan önderlerinizin gerçek yüzünü görün” içeriğinde iğrenç bir psikolojik savaş yöntemi kullanmayı denedi. Fakat bütün koğuşlar bu kâğıtları anında parçalayıp pencere ve mazgallardan dışarı atarak bu yöntemi boşa çıkaran net ve kararlı bir duruş sergiledi. İşkenceci faşist Metris yönetimi de çok geçmeden vazgeçti bu ucuz numaradan ama ne acıdır ki kendilerini “solcu” zanneden bazı tükenmişler hâlâ bu yönteme sarılıp bunun üzerine “tez” inşa ediyorlar!


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar