1984’ten Bugüne Ölüm Oruçları -II

1984’ten Bugüne Ölüm Oruçları -II

Siyasal kimlik ve onuru korumak için başvurulabilecek başka bir yolun kalmadığı istisnai durumlar dışında içeride de dışarıda da açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerine başvurulması günümüzde artık net bir tutumla karşı çıkılıp mahkum edilmesi gereken bir politika tarzıdır.

Açlık grevi ve ölüm oruçları miadını doldurmuş bir biçimdir

H. Selim Açan

Bir eylem biçimi olarak açlık grevi ve ölüm orucu ‘84 Direnişi’ni izleyen yıllarda, daha doğrusu 1990’ların ortalarından itibaren sık sık gündeme geldi. Hatta başlangıçta cezaevleri ile sınırlı ya da önce cezaevlerinde başlayıp oradan dışarıya taşınan bir biçimken, 2005 sonrası artık dışarıda da sık sık başvurulan bir biçim halini aldı. Bunu son derece yanlış, hatta yanlışın da ötesinde net bir tutumla karşı çıkılıp kesinlikle mahkum edilmesi gereken iflas etmiş bir politika tarzı olarak görüyorum.

Bir mücadele biçimi olarak açlık grevi / ölüm orucu çeşitli nedenlerle o kadar çok kullanıldı ve o kadar çok yıpratıldı ki, onlara yaptırım gücünü kazandıran güçlü bir kamuoyu desteği yaratmak şurada dursun aileler içinde bile “yine mi” tepkisi yaratan bir bıkkınlık ve bezginlikle karşılanır oldu. Diğer yandan devlet bu süreçleri zamana yayarak eylemcileri de toplumu da son noktaya kadar yorup yıpratmakta ustalaştı.

Bu eylemlerin ne sınıf düşmanlarımız üzerinde bir yaptırım gücü kalmıştır ne de oturduğu yerden kurduğu cafcaflı cümlelerin arkasına saklanarak ruhunu rahatlatan vıcık vıcık bir küçük burjuva duygusallık ile merhamet hislerini harekete geçirmek dışında toplum üzerinde devrimci bir etkisi olmaktadır.

Toplumu sarsmak, bir şeyleri daha derinlemesine sorgulayarak harekete geçirmek şurada dursun, “ölümler olmasın” dileğiyle genellikle son etapta harekete geçen kesimler içinde bile bir taraftan da devrimcilerin ve devrimci hareketin aklına, ferasetine, siyaset tarzına ve mücadele anlayışlarına duyulan kuşku ve güvensizlikleri büyütüp derinleştiren bir rol oynamaktadır. Buna karşın rejime ucuz ve kolay bir güç ve gövde gösterisi yapma imkânı sunmakta, devrimci hareketin sağdan soldan devşirilmiş çapulcu güruhlarına dahi bir şey yapamayacak ölçüde güçsüzlüğünün altını çizmektedir.

Cezaevlerinde açlık grevi yapmanın belirli sınırlar içinde hâlâ geçerli bir yönü olduğu kuşkusuz doğrudur. Bu sınırı da “siyasi kimliğini ve onurunu korumak için başvurulabilecek diğer bütün yolların tüketilmiş olması” oluşturur bana göre. Hak talebinde bulunmaktan farklı olarak devrimci onuru ve kimliği savunma amacıyla yapıldığı sürece bu biçime başvurulmasının haklılığı ve meşruiyeti tartışılamaz. Çünkü cezaevine kapatılmış tutsakların hareket alanı, kullanabilecekleri yol ve yöntemler sınırlıdır.

Fakat bu sınırlar içinde bile açlık grevi akla en son gelen biçim olmalıdır. Çünkü hem ‘90’ların ortalarından itibaren haddinden fazla kullanılarak fazlasıyla yıpratılıp etkisi zayıflatılmıştır hem de karşımızdaki güçler bugüne kadarki direnişlerden çıkardıkları derslerle birlikte genel politik ortam ve dengelere bağlı olarak tavizkâr bir görüntü vermektense eylemcilerin ölmesi ya da sakat kalmasını daha rahat göze almaktadır.

Bu nedenlerle bırakalım merkezi iktidarı, yerel cezaevi yönetimlerini bile açlık grevi yöntemiyle geriletebilmek, geçmiş yıllara kıyasla bugün çok daha zordur, yüz günleri aşan yıpratıcı bir süreci gerektirmektedir. Devrimcilerin bütün bunları göze alabilecek iradeye sahip olmaları ayrı bir konudur. Bunun tartışılması bile abestir. Fakat tek başına bu iradenin varlığı başka koşulların da varlığını gerektiren bir biçime geçerlilik ve etkinlik kazandırmaya yetmez. Devrimciliği şu ya da bu biçimlerin kullanımına indirgeyen biçim fetişisti kalıpçılıktan farklı olarak devrimci taktik sanatının temel kurallarına aykırı bir saplantıda ısrar anlamına gelir tersi yaklaşım ve tutumlar.

Açlık grevlerinin yaptırım gücünü zayıflatan aleyhteki bütün gelişme ve etkenlere rağmen cezaevi koşullarında yine de anlaşılır bir yanı olan bu biçimi dışarıda özellikle de hak talebiyle kullanmaya kalkmanın siyaset üretiminde tıkanmayı alışılagelmiş biçimlerden birini taklit ederek aşmaya çalışma ya da ölümlerin yaratacağı duygusal etkilenmelere dayalı politik kazanç beklentisi içinde olmak dışında hiçbir açıklaması ve meşruiyet temeli yoktur!

Burada da taleplerin haklılığı-meşruluğu ya da bu biçime başvuran devrimcilerin iradesi, cesareti, kararlılığı değildir tartıştığımız konu. Bir politika tarzı ve anlayış meselesidir.

Sınırlı bir süre için yapılacak protesto amaçlı sembolik bazı eylemler dışında dışarıda hak talebiyle açlık grevi ve/veya ölüm orucuna başvurarak sonuç almayı ummak hem politika üretmekte tıkanıldığını gösterir (bu yüzden işin kolayına kaçan bir taklitçilik anlamına gelir) hem de koşulların farklılığını göremeyen ya da umursamayan bir siyasal aymazlığı gösterir.

Özellikle de gücün yoğunlaşmış biçimde tek adam elinde toplandığı führerci diktatörlük koşullarında bu biçimle sonuç alabileceğini umarak harekete geçenlere ilk olarak herhalde “Siz hangi zamanda ve dünyada yaşadığınızın farkında mısınız?” sorusunu sormak gerekir.

Açlık grevi-ölüm orucu bir biçim olarak, esasen dünyada ve Türkiye’deki siyasal ve toplumsal ortam ve sınıfsal dengelerdeki değişim, sınıfsal-toplumsal muhalefetin dağınık ve örgütsüz olması yanında insanların düşünsel-ruhsal dünyasındaki farklılaşma nedeniyle de geçerliliğini yitirmiştir.

Açlık grevlerine sahip çıkıp aktif bir destek bulmakta karşılaştığımız kayıtsızlıkta, 1990’ların ortalarından itibaren olur olmaz gerekçelerle bu biçimlere başvurulmuş olmasının yarattığı bıkkınlığın yanında geçmiş eylem süreçlerinde yapılan akıl almaz yanlışlara duyulan tepkilerin de büyük payı var. Özellikle de ‘90 sonrasının devrimci kadro kuşağının biçilmesiyle sonuçlanan 2000’deki Ölüm Orucu sürecinde sergilenen dar grupçu sorumsuz tutumların yarattığı tepki birikimi hafızalarda hâlâ canlı. (https://gazete.alinteri1.org/oo-sureci-tasfiyeci-saldiriya-karsi-tasfiyeci-taktik, https://gazete.alinteri1.org/oo-sureci-tasfiyeci-saldiriya-karsi-tasfiyeci-taktik-ii, https://gazete.alinteri1.org/oo-sureci-tasfiyeci-saldiriya-karsi-tasfiyeci-taktik-iii)

Düşünün ki, “Cezaevleri harekete geçmeden dışarısı hareketlenmiyor” mantığıyla hareket edilen 1996’daki Süresiz Açlık Grevi-Ölüm Orucu sırasında haftalarca çırpınan bir avuç aile ve bir grup aydının çabaları dışında anlamlı tek kitlesel destek eylemi Sultanahmet’te yapılan bir miting oldu. O destek de ölümler başladıktan sonra geldi. 19 Aralık sabahı ve izleyen günlerde yaşadığımız yalnızlık ise unutulacak gibi değildir. Her cezaevinin önünde içerdeki tutsak sayısının yarısı kadar bile insan yoktu. Yitirdiğimiz yoldaşlarımızın cenazelerini dahi “biz bize” kaldırdık. Birkaç bin kişinin katıldığı tören sayısı iki elin parmağını geçmez. Çoğu yoldaşımızı 50-60 kişiyle sonsuzluğa uğurladık.

Konu özgülünde tarihe göz atacak olursak, eylem biçimi olarak açlık grevi Hint-Avrupa geleneğinden gelir ve kökleri Hindistan’da MÖ 750 yılına kadar uzanır. Bu geleneğe göre birinin kapısının önünde açlık grevi yapmak, topluma adaleti yerine getirme, adli mekanizmaları harekete geçirme çağrısı anlamına gelir. Hıristiyanlık öncesi İrlanda’da da adaletsizliği protesto için başvurulan, “Troscadh” ya da “Cealachan” olarak adlandırılan bu eylemi insanlar kendisine haksızlık yaptığını düşündüğü kişinin kapısının önünde yaparmış. İrlanda kültüründe bir kişinin evinin önünde aç birinin bulunması büyük ayıp sayıldığı için bu yolla sonuç alınmak istenirmiş.

Dikkat edilirse her iki ülkede de eylemin yaptırım gücü asıl olarak toplumsal bir baskı mekanizmasının harekete geçişinden ileri geliyor. İrlanda’da bunu mesela “toplum tarafından ayıplanma korkusu” oluşturuyor.

Tarihteki siyasal amaçlarla yapılan açlık grevlerinde de bu gücün tayin edici rolünü görürüz. 20. yüzyılın başlarında ilk olarak İngiliz ve Amerikalı süfrajetlerle İrlandalı Cumhuriyetçiler başvururlar bu direniş biçimine. 1909 yılında süfrajet Marion Dunlop’un cezaevinde ölüp kahramanlaşmasından korkan yetkililer onu hemen tahliye ederler örneğin. İngiliz burjuva devleti bir süre sonra karşı politika olarak zorla besleme yöntemine başvurmaya başladığında ise kimi kadın militanların ölümüne sebep olur. Bu zorla besleme politikasının yaratacağı tepkilerden korkarak 1913 yılında bu kez taktik değişikliğine gider ve “Kedi-Fare yasası” olarak bilinen bir yasa çıkarırlar. Bu yasaya göre açlık grevine başlayan mahkumlar zayıf düşüp kritik bir evreye girdikleri zaman tahliye edilmiş, dışarda kendilerini toplayıp iyileşince tekrar hapishaneye gönderilmişlerdir.[1]

Bu kısa tarihsel hatırlatmada bile bir nokta dikkati çekmiş olmalı:

Açlık grevlerinin yaptırım gücü tamamen kamuoyunun sahiplenmesine ve desteğine bağlıdır. Eylemcilerin irade sağlamlığı ve sonuna kadar gitme kararlılığı elbette önemli ve gerekli şarttır ama ileri sürülen taleplerin elde edilebilmesi için sadece bunun varlığı yeterli değildir.

Başka bir anlatımla, güçlü bir kamuoyu baskısını harekete geçirme olasılığının hemen hiç olmadığı ya da çok zayıf olduğu koşullarda sadece eylemcilerin kararlılığına yaslanarak sonuç alınacağı hayaline dayalı bir girişim “ya tutarsa” mantığıyla kalkışılan bir intihar eyleminden başka bir anlama gelmez.

Güçlü bir kamuoyu desteğinin varlığı, en azından bunu harekete geçirebilme olasılığı dahi her durumda başarıyı garanti etmez. Örneğin IRA tutsaklarının gasp edilen “siyasi tutukluluk” statüsünü geri almak için başlattıkları ve aralarında Bobby Sands’in de olduğu on tutsağın yaşamını yitirdiği 1980-1981’deki ünlü H Bloklar direnişi sırasında İrlanda’yla da sınırlı kalmayan, dünya çapında muazzam bir destek ortaya çıktı. Öyle ki Bobby Sands açlık grevindeyken yapılan seçimlerde Kuzey İrlanda temsilcilerinden biri olarak milletvekili seçildi. Fakat tam da o kesitte neoliberalizmi hayata geçirebilmek için İngiliz işçi sınıfına ve tüm ilerici güçlere karşı azgın bir saldırı hazırlığı içinde olan -hatta IRA tutsaklarının kazanılmış haklarını da bu amaçla gasp eden- İngiliz burjuva hükümeti bu güçlü desteğe rağmen geri adım atmadı. Bu tamamen o günlerin somut koşulları ve sınıfsal-siyasal dengelerin sadece İrlandalı yurtseverlerin değil işçi sınıfı ve emekçilerin de aleyhine dönmüş olmasının sonucuydu. Buna karşın IRA tutsakları o siyasi tutukluluk statüsünü 1972 yılında kimsenin ölmediği bir açlık greviyle kazanmışlardı. Çünkü o dönemin siyasal-sınıfsal dengeleri ve toplumsal atmosferi çok farklıydı.

Yukarıdaki özet hatırlatmalardan bu bağlamda çıkarılabilecek ikinci sonuç, antik Yunan felsefesinin devrimci isimlerinden Herakleitos’un “Aynı suda ikinci kez yıkanamazsın” sözüyle anlatmaya çalıştığı gerçeklik olur herhalde.

İstisnasız her konuda köprülerin altından çok sular aktığı halde bir zamanlar devrimci sonuçlar almayı sağlamış yöntemleri ısıtıp ısıtıp gündeme getirerek aynı sonuçları almayı çocuklar bile ummaz. Çünkü ne siyasal-toplumsal koşullar ve dengeler bir ve aynıdır ne etkileyip harekete geçirmeyi hedeflediğin güçlerin ruh hali, bilinç ve örgütlülük düzeyi, harekete geçme isteği ve cesareti bir ve aynıdır ne de o biçimin kullanılması sınırları içinde bile daha önce yaşadıklarından ders çıkaran düşmanının izleyeceği karşı politikalar bir ve aynı olur.

Dolayısıyla bu kadar basit bir gerçeği dahi gözardı ederek aynı suda defalarca yıkanmaya kalkmak, sıradan bir taklitçilik ve dogmatik tutuculuğun da ötesine geçmiş bir siyasal körleşmeyi gösterir.

Dönüm noktası

Hak alma amacıyla başlatılan açlık grevleri arasında görünürde kazanımla sonuçlanan 1996 Süresiz Açlık Grevi-Ölüm Orucu (SAG-ÖO) Direnişi, yöntemin etkisini ve yaptırım gücünü kaybetme konusunda bir dönüm noktasıdır.

Hatırlanacağı üzere o direniş, Eskişehir tabutluğunun açılmak istenmesiyle İstanbul ve İzmir’de yeni tutuklananların bundan böyle Ümraniye ve Buca cezaevlerine götürülmeyeceklerinin ilan edilmesi üzerine patlak verdi. Eskişehir tabutluğu 12 Eylül döneminin sonlarından beri çok kanlı direnişlere neden olmuş bir zulüm yuvasıydı. Solun tarihinde 12 Eylül’ü hatırlatan kanlı bir sayfaydı ve onun tekrar açılmak istenmesine tepki gösterilip engellenmeye çalışılması kuşkusuz doğru ve anlaşılır bir talepti. Yine de bu noktada bile cezaevlerine yaslanmaktan çok dışarıdaki demokratik kamuoyunun harekete geçirilmesini esas alan bir hat izlenmeliydi.

Oysa biz bunun yerine “Cezaevleri harekete geçmeden dışarısı hareketlenmiyor” şeklinde akıl almaz bir mantıktan hareketle cezaevlerine yaslanmayı esas alan bir hat tutturduk. “Bizi başka cezaevlerine değil, Ümraniye ve Buca’ya götürün” talebiyle sürdürdüğümüz bu direnişte on iki devrimciyi kaybettik, onlarcası da sakat kaldı. En azından topu topu dört yıl sonra bütün cezaevlerinin hücreleşmesiyle noktalanan F tipleri saldırısı ve ona karşı direnişin ardından yaşananların ışığında geriye dönüp “’96’da doğru mu yaptık? Bu kadar ağır bir bedel ödemek yerine başka neler yapabilirdik?” temelinde dürüst ve cesur bir devrimci muhasebe yapmamız gerekmez miydi?

Gerekirdi ve bunun için çok geç kalındı. Geç kalındığı, daha doğrusu “Her zaman her şeyin en doğrusunu yaptığımız” şeklinde hastalıklı bir ön kabulün tutsağı olanlarımızın akıllarından bile geçmediği için ‘96’da sergilediğimiz dar görüşlülüğü misliyle katlanmış olarak 2000’de de tekrarladık. Haliyle, ödediğimiz bedeller kadar Türkiye Devrimci Hareketi olarak uğradığımız yıkımın boyutları da katlandı.

Bu iki direniş TDH açısından birer büyük “kırılma noktası” özelliği taşırlar. Bunlardan 2000 Ölüm Orucu Direnişi’nin (başlangıcı ve yürütülüş tarzı konusunda sergilenen bütün vahim yanlışlara rağmen) yine de haklı bir gerekçesi, bu anlamda diğeriyle kıyaslanmayacak ölçüde güçlü bir meşruiyet temeli vardır. Buna karşın sonuç olarak “cezaevleri arasında bir tercih” talebiyle ölüme yatılan ‘96 SAG-ÖO Direnişi için aynı şey söylenemez. (2)

Cezaevlerini dünyanın merkezi haline getirmek başta olmak üzere aynı hataları birbirinin üstüne binecek şekilde katlanmış olarak tekrarladığımız ardışık bu iki açlık greviyle TDH olarak 12 Eylül sonrası zor bela biriktirebildiğimiz bir devrimci kuşağın biçilmesini kendi ellerimizle kolaylaştırdık. O boşlukları ve arkasından kabaran tasfiyecilik dalgasının yol açtığı tahribatları hâlâ kapatamadığımız için devrimci hareket olarak bu kadar zayıf, bu kadar etkisiz ve itibarsız bir haldeyiz zaten.

Bütün toplum hatta kapitalist sistem gibi dünyada da Türkiye’de de sol bir yanıyla derin bir kriz ve sıkışma yaşıyor bir yanıyla da bu durumdan bir çıkış arayışı içinde. Devrimci sosyalist güçlerin atılım yaparak toplumun, en başta da işçilerin, emekçilerin ve tüm ezilenlerin önüne düşmesine olan ihtiyaç hem yakıcı hem de tarihsel bir önem kazanmış durumda. Yoksa insanlık çok daha beter yıkımlar ve çürüme tehlikesiyle karşı karşıya.

Solun yıllardır yaşadığı tıkanıklıktan kurtulup bu çemberi yarması konusunda kim devrimci bir tarzda ileriye doğru bir adım atarsa dünde kalması gereken her türlü grupçu kompleksten arınmış olarak ona sahip çıkıp elbirliğiyle büyütmeye çalışmak samimi bir devrimcilik için tarihsel bir görev ve sorumluluk. Bana göre bunun tartışması bile olmaz! Ama aynı şey, işin kolayına kaçarak dünü neredeyse aynen tekrarlamaya kalkışan taklitçi tutumlar için söylenemez!..

“Türkiye solu olarak biz bu hale nasıl geldik? Bizi aşan nesnellikler bir yana da bizden kaynaklanan başlıca hata ve yanlışlar nelerdi?” sorusunu samimiyetle sorup buna cesaretle dürüst yanıtlar vermediğimiz sürece eskinin bu anlamda da tekrarından kurtulabilmemiz mümkün mü? Yaşadığımız tıkanıklık çemberini kırmaya, bu krizden kurtulmaya çalışırken kendimizi toplumun görüş alanına sokup o popülariteden yararlanarak güç devşirebilir miyiz hesabıyla çoktan fazlasıyla kirlenmiş sularda tekrar tekrar yıkanmaya kalkışarak mı biz ‘yeni’yi inşa edeceğiz?..

Bu soruların yanıtını oluşturan gerçek ve yaşanılan toplumsal dönüşüm çıplak gözle dahi görülebilecek kadar açık ve net olarak ortada aslında. Üstelik bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de insanların bütün dikkati korona salgını ve sonuçları üzerine toplanmış durumda. Yalnızca “evde kal” çağrıları dahi kimlerin her şeye rağmen çalışmak zorunda olduğunu bugüne kadar belki farkında olmayanlara bile gösterdi. Kapitalizm ve ücretli kölelik düzeni birçok yönden her düzlemde sorgulanıyor. Salgın karşısında büsbütün savunmasız bırakılan işçi ve emekçilerin tepki ve arayışlarına yanıt olma ihtiyacı ve sorumluluğu ise büyüdü ve yakıcılaştı.

Böylesine devasa bir altüst oluş sürerken, üstelik öne sürdüğü parça taleplerin sınırları içinde bile kapsayıcılıktan uzak dar grupçu saiklerle ölüm orucu eylemlerinin tekrar gündeme getirilmesi ‘90’ların ortalarından itibaren cezaevlerini merkeze alan, cezaevlerinde de ölüme dayalı bir siyaset tarzını “devrimci radikalizmin” temel göstergesi olarak görmeye başlayan eksen kaymasının hortlamasından başka bir şey değildir.

Üstelik bu kayma şimdilik yalnızca kısa alt çizmeler şeklinde sıralanabilecek şu nedenlerden dolayı ağırlaşmış bir biçimde karşımıza çıkıyor:

– Sınıftan ve kitlelerden kopmak, belirli bazı semtler ve yarı lümpen semt gençliği içine sıkışıp kalmak,

– Sosyal-sınıfsal temellerdeki bu daralmaya rağmen buralarda bile geçmişte yakalanan düzeyi tutturmakta zorlanan güç ve irtifa kaybı,

– Eskiyi bile koruyup sürdürememekten, sürekli içe doğru bükülmekten kaynaklanan çok yönlü krizi aşmayı da sağlayacak yeni açılım ve siyasetler üretmekte yeteneksizlik,

– Taklitçiliğin baştan çıkarıcı kolaylığı,

– Fanus devrimciliğinin beraberinde getirdiği akıl ve izan kaybı. (sürecek)

[1] Egemen sınıfın kullandığı “kedi-fare” taktiğinin farklı versiyonlarını 2000 sonrası süreçte Türkiye ve Kürdistan’da da gördük. F tiplerine karşı direniş amacıyla başlayan ölüm orucunu koşullar ve dengeler tümüyle üstelik aleyhimize değiştiği halde sırf başkalarından “daha kararlı ve daha devrimci görünmek” hesabıyla 2-3 kişiye dayalı olarak yıllarca sürdürüp “haftada 3 saat sohbet hakkı” gibi bir hak kırıntısına razı olarak bitirdikten sonra bu “kazanım”ın çok geçmeden nasıl rafa kaldırıldığını deneyimledik. Aynı kedi-fare taktiği Leyla Güven’in 2018 Kasım’ında başlattığı açlık grevi sırasında da oynandı. Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması amacıyla başlayan eylemde devlet en nihayetinde talebi kabul etmiş göründü. Öcalan ailesi ve avukatlarıyla bir-iki kez görüşebildi. Ancak o görüşmelere eylemin yaptırım gücünden çok başka hesaplarla izin verildiği tecridin yeniden eski katılıkta başlatılmasıyla anlaşıldı. Değişik cezaevlerinde yapılan tekil eylemlerde de verilen sözlerin üzerinden üç gün geçmeden buharlaştığı başka örnekler de yaşandı. Bütün bunlar bu biçimin artık herhangi bir yaptırım gücünün kalmadığını görmek için yeterliydi. Ama görmek isteyen ya da görmesini bilenler için.

(2) O direniş sırasında TİKB olarak biz, eylem içinde ortaya çıkan taktik farklılık konusunda haklı noktalardan hareketle de olsa herkesten daha “keskin” bir pratik hat izledik. Eylemin 45. gününde direnişçi örgütler arasında önemli bir taktik farklılık ortaya çıktı. Direnişe birlikte başlayan 10 örgütten 7’si o günden itibaren eylemi belirli sayılardaki gönüllülere dayalı Ölüm Orucu’na dönüştürdüler. TİKB olarak biz ise bütün güçlerin ölümü de içerecek şekilde eylemi kesintisiz sürdürmesine dayalı süresiz açlık grevi taktiğinde ısrarcı olduk. Bu ısrar, devletin “eylemin çözülebileceği beklentisine kapılmasına meydan vermemek” açısından teorik olarak doğruydu belki ama diğer örgütleri ikna edemediğimiz halde bizim bütün gövdemizle eylemi sürdürmekteki bu tavrımız gereksiz bir keskinlikti. Sonuçları da ağır oldu.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar