1984’ten Bugüne Ölüm Oruçları -III

1984’ten Bugüne Ölüm Oruçları -III

Kendi ideolojik çizgisinde siyaset üretmekte tıkanan, daha doğrusu alamet-i farika olarak savundukları eylem anlayışlarını pratikleştirmekte zorlanmaya başlayan kimi devrimci örgütler için cezaevlerinden başlatılan eylemler temelinde kamuoyunun dikkatini çekip dışarıdaki güçlerini bu sayede hareketlendirmek 1995 sonrasında siyaset tarzı haline geldi.

Siyasette tıkanmadan kaynaklanan taklitçilik ve biçim fetişizmi

H. Selim Açan

12 Eylül döneminin arkasından açlık grevleri 1993’ün sonlarına doğru yeniden gündeme gelmeye başladı. Ancak bu tarihten 1995 Ağustos’una kadar geçen sürede tekil cezaevleri ile sınırlı yerel direnişler olarak kaldı.

Tek tip elbiseyi yeniden gündeme getirmeye yeltenen 1 Ağustos Genelgesi’ne karşı bütün cezaevlerinin ayağa kalktığı 1988 eylemleri ile 1989 Ağustos’unda Eskişehir’den Aydın’a yapılan kanlı sürgünü protesto için yapılan açlık grevinden sonra ilk açlık grevi 1993 yılında Bayrampaşa Cezaevi’ndeki tutsakların il dışındaki cezaevlerine sevkini öngören hükümet kararnamesine karşı yapıldı. 17 Eylül’de başlayan eylem kararnamenin geri çekilmesi üzerine bitirildi.

Ardından Malatya, Buca gibi değişik cezaevlerinde farklı nedenlerle tekil açlık grevleri yapıldı. Örneğin Buca’da Kürt tutsaklara itirafçılık dayatmasına karşı 1994 sonunda başlayan açlık grevi o dönemin koşullarında epey uzun sürerek 48. günden sonra kazanımla sonuçlandı. Ama bu uzun süreli eylem bile Buca’yla sınırlı kaldı.

1988’deki Ağustos Genelgesi’ne karşı direnişten sonra ilk kez 1995 Temmuz’unda 20’yi aşkın cezaevinde 5 bini aşkın tutsağın katıldığı genel bir açlık grevi başlatıldı. O direnişte iki tutsak (Fesih Beyazçiçek ve Remzi Altun) yaşamını yitirdi. Sonrasında zaten sık sık katliam biçimini alan saldırılar, bunları protesto amacıyla yapılan işgal ve protestolar, bu arada tedavi edilmeyen tutsak ölümleri neredeyse aralıksız birbirini izler oldu. Mehmet Ağar katilinin Adalet Bakanı yapılır yapılmaz çıkardığı 1996 Mayıs genelgesi yeni bir dalganın fitilini ateşledi. 19 Aralık Katliamı ve F tipi saldırısının işaret fişeğini oluşturan 26 Eylül 1999’daki Ulucanlar Katliamına kadar geçen sürede çoğu protesto ya da destek amaçlı kaç açlık grevi yaptık, idarelerle kaç sürtüşme ve direniş yaşadık kendi adıma sayısını unuttum.

Bu özet dökümde dikkatinizi bir şey çekmiş olmalı: İtirafçılık dayatması gibi genel bir sorun dahi söz konusu olsa 1995’e gelene kadar bütün cezaevlerini kapsayan genelleşmiş bir açlık grevi örgütlenmezken, ‘95’ten itibaren özellikle de 1996’dan sonra durum değişti. Devrimci siyasetin merkezi esas o tarihten sonra cezaevlerine kaydı. Bu kaymaya paralel olarak açlık grevi / ölüm orucu biçimi fetişleştirildi. Cezaevlerinde devrimci duruşun temel ölçütü haline getirildi.

Bu eksen kayması öyle bir hal aldı ki, yaptırım gücü tümüyle etrafında oluşacak kamuoyu baskısına bağlı bir biçim olduğu halde açlık grevleri konusunda “Cezaevleri harekete geçmeden dışarısı harekete geçmiyor” şeklinde bir tez ortaya atıldı ve sadece bu biçim özgülünde değil genel mücadele hattı açısından da cezaevleri ile dışarısı arasındaki ilişki baş aşağı çevrildi.

Cezaevlerini siyasi faaliyetlerinin merkezi haline getirmenin, buna bağlı olarak açlık grevi ve ölüm oruçlarını fetişleştirmenin başını şüphesiz DHKP-C çekti. Fakat o kesitte P-C bu konuda yalnız değildi. Dönemin MLKP ve TKP(ML) yöneticileri de bu anlayıştaydılar. ‘96 Süresiz Açlık Grevi-Ölüm Orucu tartışmaları sırasında bizim uyarı ve önerilerimize sürekli bu tez temelinde karşı çıktılar. Bu zihniyetin gerisinde ise siyaseten tıkanma vardı.

Kendi ideolojik çizgisinde siyaset üretmekte tıkanan, daha doğrusu alamet-i farika olarak savundukları eylem anlayışlarını pratikleştirmekte zorlanmaya başlayan kimi devrimci örgütler için cezaevlerinden başlatılan eylemler temelinde kamuoyunun dikkatini çekip dışarıdaki güçlerini bu sayede hareketlendirmek bir siyaset tarzı haline geldi. O kesitte aynı sıkışmayı yaşadıkları için cezaevlerini merkeze alan siyaset anlayışı konusunda P-C ile ortaklaşmaya dünden hazır kimi örgütler tarafından “cezaevleri direnişleri” cankurtaran simidi olarak görülür oldu. Gündemimizi de neredeyse 5-6 ayda bir açlık grevi / ölüm orucu eylemleri ya da tartışmaları oluşturmaya başladı.

Geriye dönük bir inceleme-arşiv taraması yapılacak olursa eğer, bu örgütlerin aynı kesitte dışarıda hangi sorunlarla boğuştukları, özellikle pratikte nasıl bir tıkanma yaşadıkları, temel aldıkları mücadele biçimlerini hayata geçirmekte hem nitelik hem de nicelik olarak geçmişte yapabildiklerinin bile nasıl gerisine düştükleri gerçeği daha net görülür.

Hareketin dokusundaki bozulma ise meselenin bir başka boyutuydu. İşçi sınıfı ve memurların başını çektiği emekçi kitle hareketi 1990’ların ilk yıllarından başlayarak inişe geçip gerilemişti. Sınıfın yapısı ve bileşiminde de derin –ama henüz yeterince farkında olunmayan– değişimler yaşanıyordu. Gel gör ki hâlâ eski kafada, eski tarz ve yöntemlerde ısrarlı devrimci hareket, sınıfı ve kitleleri örgütlemekte haliyle zorlanıyordu. Bu kesimlerden kopulup uzaklaşıldıkça yüzler ufku anti-faşist devrimcilikle sınırlı semt gençliğine döndü, biz de dahil bütün örgütler öncelik ve ağırlığı bu gençliği örgütlemeye verir olduk. Ama çok geçmeden kimin kimi örgütlediği belirsiz hale geldi. O semt devrimciliğinin ruh hali ve devrimcilik anlayışı, onların kültür ve değer yargıları giderek Türkiye Devrimci Hareketi’ni teslim aldı. Dönemin radikal devrimci örgütleri olarak hepimiz -değişik derecelerde- bu anafora kapıldık.

Semt gençliğinin “devrimcilik” anlayışının karakteristik özelliklerinden biri de “eylemsiz” duramamasıdır. Yapısı gereği sabırsızdır, yerinde duramaz, sürekli hareket ve “eylem” arayışı içindedir. Eylem anlayışı ise özden çok biçime dayalıdır. Ona göre “devrimci biçim”, ölüme dayalı, en azından ölümü göze alan, o riski içeren biçimlerdir ki bunda da onları örgütleme faaliyetinin tam da buna dayalı propaganda üzerinden yapılmasının payı gözardı edilemez. Cezaevlerinde açlık grevleri / ölüm oruçlarının fetişleştirilmesi ile bu tarz devrimciliğin ruh hali ve beklentileri arasında bu açıdan dolaysız bir bağ vardır.

Öte yandan devlet sudan bahanelerle gözaltına alıp cezaevlerine doldurduğu bu gençliği cezaevlerinde de rahat bırakmıyor, sindirerek kadrolaşmalarının önünü almak amacıyla giriştiği saldırıların ardı arkası kesilmiyordu. Buca, Ümraniye, Diyarbakır ve Ulucanlar katliamları bu zorba baskı ve saldırıların zirve noktalarıdır. Devletin bu baskı ve saldırılarına tepki göstermemek düşünülemezdi elbette. Fakat içerdekiler olarak biz hangi cezaevinde bir sorun ve sürtüşme olsa tepki biçimi olarak genellikle “Bu sefer hangi talepler temelinde nasıl bir açlık grevi yapalım”ı tartışır hale geldik. Başka bir anlatımla çoğu kez aklımıza ilk gelen biçim açlık grevi oluyordu.

İki sandalyeye birden oturmaya kalkmak

Bugünkü eylemleri hem biçim hem de zamanlama bakımından “doğru bulmadığını” söylemekle birlikte kimileri sorunu “devrimci öncü savaş” mantığı çerçevesinde ele alıp saygı duymak gerektiğini ileri sürüyorlar. Her bakımdan dökülen, tutarsız oportünist bir yaklaşım ve tutum olarak görüyorum kendi adıma bunu.

“Devrimin kitlelerin eseri olduğu” temel ilkesini benimsemiş bir Marksist-Leninist olarak “ölümü göze alarak ileri atılacak bir avuç öncünün gözü pek çıkışının kitleleri de sarsıp harekete geçireceği” inancına dayalı “öncü savaş” anlayışını benimsemem ilkesel olarak zaten mümkün değil. Fakat bu anlayışın hakkını veren öncü çıkışlara, devrimci örneklere, örneğin 1989-91 arasında o zamanki Dev-Sol’un 12 Eylül’ün değişik düzeylerdeki sorumlularına ve işkencecilerine karşı gerçekleştirdiği suikast eylemlerine o gün olduğu gibi bugün de şapka çıkarıyorum. (O sürecin sonra evrildiği yönü ise aynı netlikte reddedip eleştiriyorum.)

Zamanlama, kullanılan biçim, seçilen hedef ya da önceden görülebileceği halde hesaba katılmayan olumsuz sonuçların verdiği zararların büyüklüğü nedeniyle doğru bulmadığım, hatta bugün olduğu gibi karşı çıkıp eleştirdiğim eylemleri gerçekleştiren devrimci militanların gösterdikleri cesaret ve iradeyi ise asla sorgulamam. Helin, Mustafa ve İbrahim gibi onlar benim yoldaşlarımdır.

Ancak bugünkü eylemler devrimci öncü savaş anlayışı açısından da bir tutarlılık içermiyor, aksine, doğurduğu sonuçlar amaçla taban tabana zıtlık yaratıyor. Türkiye solunda bu anlayışın teorisini de pratiğini yapmış olan Mahir Çayan’ın formüle ettiği devrimci öncü savaş anlayışının amacı ve hareket noktası bu yaşananların tam tersidir oysa. O, rejime karşı çıkıp harekete geçmeye aslında hazır fakat devlet otoritesi ve güç karşısındaki geleneksel korkuları nedeniyle sinik davranan kitlelere cesaret kazandırıp öncüyü izlemelerini sağlayacak, iyi düşünülüp iyi planlanmış hamleler olarak tanımlar devrimci öncü savaşı.

Ölümü göze alan bir devrimci cesaret ve irade sahibi olmak, devrimci bir öncü savaş anlayışının gerekli koşullarından biridir fakat o sadece bu irade ve kararlılık üzerine kurulmaz. Tarihin her döneminde en bilinçsiz kesimler içinde bile örnekleri çıkabilecek, önü arkası fazla düşünülmemiş öfke patlamaları ya da umutsuzluktan kaynaklanan intihar eylemlerinden farklı devrimci bir siyaset yöntemi olarak bilinçli ve planlı bir öncü savaş eylemi, her şeyden önce somut koşulların ve dengelerin devrimci bir perspektifle isabetli ve doğru bir tahliline dayanmak zorundadır. Devrim ve karşı devrim dengesi ne durumda, etkilemeyi amaçladığımız kitlelerin ruh hali, bilinç ve örgütlülük düzeyi ne, bunların tezahürü olarak ne ölçüde hareketli ya da harekete geçmeye ne ölçüde hazır ya da en azından yakınlar, kaldırmaya kalkıştığımız taşın ayağımıza düşmemesi yani sınıf düşmanlarımıza kolay ve ucuz bir başarı imkânını kendi ellerimizle sunmaktan ne kadar uzağız, “gerisi nasıl olsa gelir” hesabıyla paldır küldür girişilmiş maceracı bir eylemden farklı olarak düşmanın inadını kırmamızı kolaylaştıracak destek güçlere ve yedeklere ne ölçüde sahibiz?..

Sadece ölümü göze almış kararlı devrimcilerin varlığını yeterli gören hatta buna dayanarak popülarite kazanıp güç toplayacağını düşünen bir politika tarzından farklı olarak bir eylemin toplumun emekçi sınıfları içinde düzeni daha derinlemesine sorgulayıp harekete geçme isteği uyandıracak devrimci bir öncü savaş eylemi özelliği kazanabilmesi, bu sorulara olumlu yanıt verebildiğimiz ölçüde mümkündür.

Helin, Mustafa ve İbrahim’in kararlılıklarına rağmen gerek onların direnişlerinde gerekse hâlâ ölüm orucunda ısrar edilmesinde bu koşullardan hangisi var? O halde bu biçimde bu ısrar neden?

Yukarıda andığım “iki sandalyeye birden oturmaya kalkan” orta yolcu oportünist tutumlara geri dönecek olursam; en başta talepleri bakımından bugün dikkatleri en önemli önceliği de oluşturmayan parça sorunlara çekmekle kalmayıp onları dahi sadece kendileriyle sınırlı ele alan dar grupçu karakteri yanında, hem seçilen eylem biçiminin isabetsizliği hem de zamanlama bakımından yapılan eleştirileri “siyaseten doğru bulup aynen paylaştıkları” halde yine de bu eylemleri “öncü savaş mantığı içinde anlamak gerektiği” şeklindeki tutarsızlığı bir yere oturtamıyorum. Daha doğrusu doğan bütün sonuçlara siyaseten ortak olmak diye değerlendiriyorum.

2000 sonrası

Açlık grevi fetişizmi 2000’lere gelene kadar her şeye rağmen cezaevleri ile sınırlıydı. 19 Aralık Katliamı’ndan iki ay sonra patlayan Şubat krizi, ondan da önce Ecevit’in “Cezaevlerine hakim olamazsak IMF programını uygulayamayız,” sözüyle netlik kazanan bağımlı kapitalizmin ağırlaşan ekonomik, siyasal ve toplumsal kriziyle bağlantısı kurulacağı yerde “öncekilerden biraz farklı bir cezaevleri sorunu” sığlığıyla ele alınan F tipi saldırısının bu kez belki biraz daha fazla ölümle engellenebileceği anlayışı nedeniyle 2000 Ölüm Orucu Direnişleri sırasında dışarıya da taşındı. ‘90’ların ikinci yarısında cezaevlerinde yaşadığımız manzara o dönüm noktasından sonra bu kez dışarıda karşımıza çıkmaya başladı.

Mesele artık öyle bir hal aldı ki, kitlelerin önüne düşüp onlara yol gösterme iddiasını taşıyan politik bir güç ve onun taraftarları ister protesto isterse hak alma amaçlı dışarıda kullanılabilecekleri başka araçlara rağmen açlık grevine başvurur oldu. Kürt Özgürlük Hareketi’nin kadro ve taraftarları da katıldılar bu kervana.

Öyle ki, hâlâ karanlık noktalar taşıyan bir darbe girişimini “Allah’ın lütfu” olarak karşılayıp mevcut faşist diktatörlük rejimini dipten doruğa yeniden yapılandırarak führer tarzı tek adam diktatörlüğüne dönüştürme sürecinde bürokrasideki potansiyel muhaliflerini dahi içerecek şekilde 120 bin insanı tasfiye eden bir iktidarın 2-3 kişinin ölüme yatmasıyla geriletileceği düşünülebildi. Darbe gecesi yüzlerce insanın ölmesini göze alıp seçim kazanabilmek için katliamlar örgütlemekten çekinmemiş, Kürt illerinde kentleri dahi topa tutup yerle yeksan edecek kadar gözünü karartmış bir iktidarın neyin peşinde olduğunu göremeyecek kadar körleşmiş –onun bu yolla geriletilebileceğini düşünmenin başka bir anlamı yoktur çünkü–bir biçim fetişizmi sonunda kendi dar görüşlülüğünün sınırlarına tosladı zaten.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin tarihinde de açlık grevlerinin özel bir yeri vardır. 12 Eylül koşullarında Amed zindanında silkinerek ayağa kalkmanın fitilini ateşleyen öncü adımlardan biri de 1982 Temmuz açlık grevidir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin zindanlardaki kadro ve taraftarları sonrasında da Türkiye cezaevlerinde yapılan sayısız direnişin parçası oldular, çoğunda da ağır bedeller ödediler.

Fakat 1990’ların ortalarından sonra bir çatallanma ortaya çıktı. Türkiye solu cezaevleri merkezli mücadeleyi öne çıkarıp açlık grevlerini fetişleştirirken Kürt tutsaklar tam tersi bir tutumla bunların neredeyse hepsine kayıtsız kaldılar. Öyle ki, sadece cezaevlerini değil toplumsal yaşamı da hücreleştirmeyi amaçlayan katı bir tecrit sistemine dayalı F tipi saldırısını bile “Biz yokuz” diyerek karşıladılar.

Gel gör ki bu kayıtsızlık, 2012 yılında Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle bütün cezaevlerini kapsayan, oradan da dışarıya taşan kitlesel bir açlık grevi / ölüm orucu direnişi olarak çıktı bu kez karşımıza.

Kürdistan ve Türkiye’nin değişik cezaevlerindeki yaklaşık 600 Kürt tutsak, Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması ve anadilde eğitim hakkı talebiyle 12 Eylül 2012 günü açlık grevine başladı. 68 gün sonra Öcalan’ın çağrısı üzerine bitirilen eylemin başlamasının ardından özellikle Ekim başından itibaren Kürtlerin yaşadığı bütün kentler eylem alanlarına döndü. Sokaklar kelimenin tam anlamıyla tutuştu. Bu arada gerilla da ataktaydı zaten: Şemdinli ile Çukurca arasındaki yaklaşık 400 kilometrelik bir alan fiilen onların denetimine girmişti. Öte yandan Türkiye cephesinde de kadınlardan öğrencilere, LGBT’lerden Kemalist orta sınıflara kadar çok değişik kesimler aktiftiler. Velhasıl özellikle de cezaevlerinde yapılacak bir açlık grevine yaptırım gücü kazandıran temel koşul fazlasıyla olgunlaşmış olarak devredeydi. Sonuçta devlet geri adım attı. Fakat hayat daha sonra hepimize o gerilemenin arka planında başka hesapların da rol oynadığını gösterdi.

Türkiye solunun düştüğü –ve bugün inatla tekrarlanan- bir hataya 2018 yılında bu kez Leyla Güven düştü. 2012’de sonuç almayı sağlamış aynı suda ikinci kez yıkanmaya kalktı. Aslında onun eylemi de hem tecrit konusunda hem de daha genel çerçevede değişen koşullara uygun etkili yeni politikalar üretme noktasında Kürt hareketinin o kesitte yaşadığı tıkanıklığa, bir anlamda da o sıkışmışlığa duyulan bilinçaltı bir tepkinin dışavurumuydu bana göre.

Leyla Güven de (on binlerce başka siyasetçiye, aydına, hukukçuya, devrimciye, yurtsevere, gazeteciye, tweet atana, hatta CHP milletvekillerine vb. yapıldığı gibi) ona da yapılan hukuksuzluğa isyan boyutuna da taşıyan bir kararla “Yargı hukuksuz kararlarına son verene ve Kürt halk önderi Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit kaldırılana kadar” talebiyle 7 Kasım 2018’de o sıra tutuklu olduğu cezaevinde açlık grevine başladı. Tahliyesinden sonra da evinde sürdürdü eylemini. Bunun üzerine Hewler’den Strasbourg’a kadar dört bir yanda dışarıda açlık grevi ve ölüm oruçlarına yatıldı. 2012’deki kadar olmasa da başka destek eylemleri de yapıldı. (Bugün bu kadarı bile yok ortada.) Leyla Güven de yine Öcalan’dan gelen mesaj üzerine 200 gün sonra 26 Mayıs 2019’da son verdi eylemine.

Peki sonuç ne oldu? Kedi-Fare taktiğini uygulayan devlet tecridi gevşetir gibi yaptıktan kısa bir süre sonra eski duruma geri dönüldü. Tabii ki bu rejimi yıkmadığımız sürece hiçbir kazanımın garantisi ve dokunulmazlığı yok. Sınıf düşmanımızı biz bugün geriletiriz, yarın bir gün koşullar ve dengeler değişir o verdiklerini geri almakla da kalmaz bizi daha geri noktalara sürebilir. Sınıf mücadelesinin doğasında vardır bu. Ve hiçbir devrimci bu yüzden hiçbir eylemi “Ne geçti elimize?” şeklinde salt maddi sonuçlara bakan ekonomist bir mantıkla değerlendirmez. Fakat bu devrimci yaklaşım “Ödediğimiz bedellere değdi mi?” sorusunu da içerecek tarzda yaşadıklarımızdan hiçbir ders almamak gerektiği anlamına da gelmez. Son örneğini Leyla Güven’in açlık grevinin oluşturduğu “amacına ulaşmış gibi” görünen eylemlerde elde edilen sonuçların dahi çok geçmeden hükmünü yitirdiği birden fazla örnekle ortada olduğu halde yaptırım gücünü bu denli yitirmiş bir biçimde ısrarı hiç mi hiç haklı çıkarmaz. (sürecek)


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar