1984’ten Bugüne Ölüm Oruçları -IV

1984’ten Bugüne Ölüm Oruçları -IV

Türkiye’de sol neden bu halde sorusuna yanıt aranırken öznel nedenler bahsinde karşımıza ilk olarak ‘düşüncesiz devrimcilik’ çıkar herhalde.

Devrimci düşüncesizlik- Düşüncesiz devrimcilik

H. Selim Açan

Lenin başlığını şu an hatırlamadığım bir makalesinde Rus toplumundaki düşünme tembelliğinden yakınır. Serfliğin etkilerine yani köylü toplum olmaya bağlar bunu. O günlerin bir araştırmasına atıfta bulunarak “Rus toplumunun yüzde 90’ı düşünmüyor hatta düşünmesini bile bilmiyor” der. O zamanlar iki kanada bölünmüş durumdaki RSDİP’i kastederek “Bizim partimiz de bunun dışında değil. Partimizin Menşevik kanadı içinde daha güçlü bu düşüncesiz devrimcilik. Ama bizim Bolşevik saflarda da az değil. Menşeviklerde oran yüzde 80 gibiyse bizim aramızda da yüzde 60’lardadır” diyerek bağlar sözünü.

Yıllardan beri sık sık “Lenin sanki Türkiye solunu tarif etmiş” diye düşünürüm. Türkiye solunun özellikle de devrimci kanadı Lenin’in kibarlık ederek “düşüncesiz devrimcilik, düşünmesini bilmeyen devrimcilik” olarak tanımladığı devrimcilik türünden çok çekti. Hâlâ da çekiyor.

Yalnız “devrimci düşüncesizlik” ile “düşüncesiz devrimcilik” aynı şeyler değil. Bunları karıştırmamak gerek.

İlki yani devrimci düşüncesizlik hem öz hem de baskın karakter olarak belirgin bir biçimde devrimcidir. Fakat bir plan yapılır, bir politika belirlenir, bir işe girişilirken hesaba katılması gereken bütün yön ve unsurlar yeterince dikkate alınmamıştır. Sonucu belirleyecek kararlar alınırken bırakılan kimi boşluklar vardır. Beklenti ve öngörüler o kesite uyumsuzdur, vb. Bu sınırlar içinde kalan bir eksiklik ve yetersizlik söz konusudur. Ama her şey bu zayıf noktalar, bu boşluk ve lekelerden ibaret değildir. Amaç kadar yapılan iş, sergilenen pratik, ortaya çıkan sonuç ve etkiler ağırlıklı olarak devrimcidir.

“Düşüncesiz devrimcilik” olarak tanımladığım durum ise bununla taban tabana zıttır. Bazı şeylerin gözden kaçması ile sınırlı bir eksiklik ya da yetersizlikten farklı olarak onda en başta düşünceden eser yoktur. Ne yaptığının anlamı ne de sonuçları üzerinde durup düşünmemiştir bile. Refleksiftir. Bazı ezber ve kalıplara dayanarak hareket eder. Genellikle ortama, etrafa, birilerine ya da çoğunluğa bakarak bir şeylerin arkasına takılır. Yani rüzgâra ya da sele kapılıp giden bir sürükleniş hali söz konusudur. Eyleminin/tutumunun/davranışının anlamı ve sonuçları üzerine uzun boylu düşünmediği için yaptığını zannettiği ile yaptığının gerçek anlamı ve sonuçları arasındaki zıtlığın da farkında değildir.

Devrimci düşüncesizliğin de devrimci harekete zararı olur. Fakat harekete asıl büyük zararı düşüncesiz devrimcilik verir. Çünkü o çoğu kez yanlışın peşine takılır, “siyaseten doğru bulmadığını” söylediği durumlarda bile ona güç ve cesaret verecek tutumlar sergiler. “Devrimci hareket neden bu halde” sorusuna yanıt aranırken bu faktörün rolü çoğu kez gözden kaçar ama gerçekte hem tek tek örgütlerin hem de hareketin genelinin canına okuyan en sinsi etkenlerden biri hatta başta gelenidir “düşüncesiz devrimcilik”.

Solun dünyada da Türkiye’de de bugünkü etkisiz ve cılız hali kendisini solda gören herkesi müthiş rahatsız ediyor. Öyle ki bazıları asıl bu yüzden bezgin, karamsar ve umutsuz. Yoksa ne devletin baskı ve terörü gözlerini korkutuyor ne de kapitalizme dair bir umut ve beklenti içindeler. Devrime öncülük iddiasındaki öznelerin bu sıkışmayı bir an önce giderecek etkili yol ve yöntemler bulup sistem muhalifi bütün güç ve dinamiklere güven verecek bir yönelime girmelerinin güncel ve tarihsel önemi bu nedenle kat kat artmıştır. Devrimci hareketin bileşenleri olarak bu hem her birimizin hem de hepimizin tarihsel sorumluluğudur. Hepsi istenilen etki ve sonuçları yaratmasa da bu yönlü arayışlara sadece saygı duyulur. Hatta hiçbir komplekse kapılmadan omuz verip büyütmek, yeni boyutlar ekleyerek zenginleştirmek için çalışılır.

Fakat bu tümüyle meşru ve zorunlu arayış sırasında kaş yapayım derken göz çıkaran bir konuma da düşmemek gerekir. Sonuç alınamayacağı baştan belli girişimlere kalkışarak sınıf düşmanlarımıza ucuz ve kolay başarı imkânı sunmaktan kaçınılmalıdır. Bu da devrimci öncülük iddiasının yüklediği tarihsel sorumluluklarımız kapsamındadır. Çünkü sol kamuoyu yıllardan beri somut başarı ve kazanımlara açtır. Gezi gibi bir isyanın arkasını getirememek ya da 7 Haziran’da kazanılan mevzileri elimizde tutmakta gösterilen beceriksizlik gibi örnekler, buna karşın iktidardaki faşist çetenin “kafasına koyduğunu bir biçimde yapması” sözünü ettiğimiz karamsarlık ve umutsuzluğu kalıcılaştırıp derinleştirici bir rol oynamaktadır.

Bu derin, yaygın ve kitlesel umutsuzluk ortamında “umut” adına hüsranla sonuçlanması kaçınılmaz en olmayacak girişimler bile taraftar bulup bir beklenti yaratabiliyor. Geçenlerde basında yer aldı. Marx’ın kapitalizmin devrimci bir eleştirisini yaptığı ölümsüz eseri Kapital’in “21. yüzyıla uyarlanması” olarak pazarlanan ama gerçekte kapitalizmi rehabilite etmeyi amaçlayan Yirmibirinci Yüzyılda Kapital kitabının yazarı Fransız burjuva iktisatçı Thomas Piketty’nin başını çektiği bir girişim sonucu dünyanın çeşitli ülkelerinden 3 binden fazla iktisatçı ve bilim insanının imzaladığı bir “çağrı” yayınlanmış. Somut bir muhataba değil “ortaya” yapılan bu çağrıda “sürdürebilir bir ekonomi ve daha güçlü bir demokrasi için ekonomik sistemin kurallarının yeniden yazılması” isteniyor. “Koronavirüs krizinin insanlığa çalışan insanların sıradan bir ‘kaynak’ tan çok daha fazlası olduğunu gösterdiğini” vurgulayan çağrıcılar, “Bu salgın, bize çalışma eyleminin kendisinin bir metaya indirgenemeyeceğini gösterdi. Özellikle sağlık hizmetlerinin sağlanmasını ve toplumun en savunmasız kesimlerinin temel ihtiyaçlarının karşılanmasını, tümüyle pazar şartlarına, piyasa koşullarına bırakamayacağımız konusunda bizi uyardı. Bırakmamız, toplumsal eşitsizlikleri daha da artıracak” uyarısında bulunuyorlar. Sonra da çağrılarını, “Emek sahiplerinin hakları teslim edilmeli, çalışanların kendi hayatlarını ve geleceklerini etkileyen işyeri kararlarına katılımı sağlanmalı, yani işyerleri demokratikleştirilmelidir. İş bir meta olmaktan çıkarılmalı ve herkes için faydalı istihdam sağlanmalıdır” taleplerini dile getirerek bağlıyorlar.

İnsanlığa daha fazla çürüme, yıkım ve felaketlerden başka verecek şeyi kalmamış bir sistem olarak kapitalizmin şurasının ya da burasının düzeltilmesini isteyen taleplerle yetinilemeyeceğinin farkında-bilincinde olsanız bile bu taleplerin kendisine özel bir itiraz ve karşıtlığınız olmaz belki. Fakat seçilen yöntem ve körükleyeceği hayaller konusunda aynı anlayış ve hoşgörüyü gösterebilir misiniz? Çağrıda ileri sürülen taleplerin parçayla sınırlı karakteri de bir yana kimden ne beklendiği sorusunu da içerecek şekilde günümüz koşullarında böyle imza kampanyalarıyla, çağrı yayınlayarak vb. sonuç alınabileceği hayal ve yanılsamalarına kan taşıyan böylesi girişimlerle arasına net sınır çekmeyen bir devrimcilik olur mu?

Soruyu şöyle de sorabilirim: Emekçi yığınların günlük hayatıyla olan dolaysız ilişkisi bakımından sistemin isterse en fazla rahatsızlık veren, en göze batan yönünü/yönlerini hedef alsın bu salgın koşullarının çok daha bariz hale getirip gözlere soktuğu bu çürümüş sistemle kökten bir hesaplaşma içine girmek gerektiğinin farkında olan hangi devrimci “Ne var bu taleplerde? Hiç yoktan iyidir” düşüncesiyle bu girişime sahip çıkıp bir biçimde destek vermeyi düşünür?

Burada asıl dikkat çekmek istediğim nokta, sistem karşıtı devrimci sosyalist güçlerin hâlâ dolduramadıkları öncülük boşluğu, bunun yarattığı karamsarlık ve umutsuzluk ortamında en akıl dışı çözüm önerileri ve yöntemlerin bile nasıl zemin ve taraftar bulabildiğinin görülmesi. Düşünsenize 3 bin imzalı bir bildiri yayınlayarak sistemin reforme edilebileceği beklentisi yaratılıp körükleniyor?!! 3 bin değil 300 bin, 3 milyon hatta 300 milyon imzalasa ne olur o çağrıyı? Emperyalist burjuvazi ve tekeller bu tür girişimleri ne kadar kaale alır? Bunun adı kendimizi tatmin ve iç boşaltma değilse nedir?

O zaman konumuza dönelim: Sosyal medya mecralarında heştek seansları düzenleyerek bugünkü faşist iktidar bloku üzerinde bir basınç yaratılabileceğini düşünmenin, zaten yaygın ve güçlü olan bu iç boşaltma yöntemlerinin “devrimci bir eylemmiş” gibi algılanmasına çanak tutmanın, “Sen de tıkla İbrahim yaşasın” çağrıları yapıp duygusal paylaşımlarla yetinmenin ya da Change .org’ta imza kampanyası açmanın bu verdiğim örnekten ne farkı var?

Bu söylediklerimden sosyal medyanın oynayabileceği rolü reddettiğim ya da imza kampanyası gibi biçimleri kategorik olarak küçümseyip reddettiğim sonucu çıkarılmasın. Süreçlerin ve taleplerin özelliğine bağlı olarak seçilecek biçimler bütünlüğü içinde günümüzde bunların da oynayabileceği bir rol var elbette. Özellikle de zaten dağınık ve devrimcilere mesafeli duran kesimleri belli bir talep konusunda aydınlatıp duyarlı hale getirerek bir adım daha kendimize yaklaştırmanın araçları olarak bunlar da yararlı olabilir. Ama o yarar bile ancak sonuç almayı sağlayacak belirli bir yaptırım gücünün ortada olmasına, kendini hissettirmesine bağlıdır. Dolayısıyla en fazla “tamamlayıcı” işleve sahip biçim ve araçlara her kim asli bir rol biçip sosyal medyada emojilerle destekli duygusal tiratlar atarak, “sen de tıkla”, “sen de imzala” çağrıları yaparak mevcut iktidarın bu yolla geriletilebileceği yanılsamalarına kan taşıyıp vicdanını rahatlatma yolunu seçiyorsa bu işte bir “terslik” var demektir.

Bu yazı dizisini hangi duygu ve düşüncelerin yarattığı sıkışmanın etkisiyle erkene çekip yazmaya karar verdiğimi ilk yazının Giriş bölümünde anlatmaya çalıştım. Şöyle bir dönemde “Davalarımız yeniden görülsün, tutuklu olanlarımız tahliye edilsin, konserlerimiz yasaklanmasın, kültür merkezimiz basılmasın, hakkımızdaki arama kararları kaldırılsın” talepleriyle ölüme yatmanın isabetsizliği, isabetsizlikten de öte yanlışlığı bu kadar açık ve ortadayken bu politikada hâlâ ısrar edilmesini aklım almıyor.

Bu konuda yalnız olmadığımı da biliyorum. Kendisini solda gören çok sayıda devrimci, demokrat ya da hümanist insan aklı ve mantığı ile duyguları arasında sıkışmış hissediyor kendisini. Çaresizlik duygusunun pençesinde kıvranıyor. Özellikle 40 yaşın altındaki kuşaklar doğru dürüst bilgi sahibi olmadıkları 1984 Ölüm Orucu, ’96 SAG-ÖO ve 2000 Ölüm Orucu süreçleriyle kurulan kaba paralellikleri hem anlamakta hem de bugünle ilişkisini kurmakta zorlanıyorlar. Bütün o eylemleri bizzat yaşamakla kalmayıp tartışma ve karar süreçlerinin merkezinde yer almış bir komünist olarak o deneylerin her birini kendi tarihsel koşulları içinde ele almanın yanında hayatın sonradan gösterdikleri ışığında değerlendirip her biri gözüpek eylemler olsa da biçim olarak fetişleştirmemenin gereğine dikkat çekmeye çalıştım.

Yazdıklarımdan ve çıkardığım sonuçlardan rahatsızlık duyanlar olacağını baştan biliyordum. Kalıpların ve düşmanlıkların tutsağı haline gelmiş toplumun geneli gibi sol saflarda da çok basit konuların bile nasıl algılanıp nerelere çekildiğini yıllardır şaşkınlık içinde izlediğim için karşılaşabileceğim refleksif tepkilerin içeriğini kestirebilecek durumdayım. Ancak şu an bütün derdimi ve önceliğimi Helin, Mustafa ve İbrahim’den sonra bu eylem biçimini sürdürmekte ısrarlı olan iki genç avukat için iş işten geçmeden bir çıkış yolunun bulunması oluşturuyor. Bugünün koşullarında sonuç alma imkânı olmayan bu eylemi “yenilmişlik” duygusu yaşatmayacak şekilde sonlandırmalarını ya da başka biçimlere büründürmelerini sağlayacak bir “çıkış yolu” önermemiz gerekiyor onlara.

Sadece o eylem özelinde değil, HDP dahil bütün muhalefetin yaşadığı bugünkü sıkışmadan çıkış yolunun tek bir hamleden ibaret olmayan çok somut talepler etrafında örülecek sabırlı fakat enerjik bir sınıf siyaseti izlenmesinden geçtiğini düşünüyorum. Bizi solun geleneksel tabanının dışında kalan işçi ve emekçi kesimlerin de görüş alanına sokacak, bu anlamda onların bu salgın koşullarında katlanarak büyümüş olan günlük sorun ve beklentilerine hitap eden ve kendini güncel olanla de sınırlamayıp bu çürümüş kapitalist düzenle köklü bir hesaplaşma yönelimi içeren bir politik hat tutturulması gerekiyor.

Fakat şu an acil olan Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’ın yaşatılması olduğuna göre naçizane önerim şu: En başta sosyal medyada tweet atıp facebookta yaptıkları paylaşımlarla açlık grevlerini yüceltenler, Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’a çağrıda bulunsunlar: “Talepleriniz taleplerimizdir! Siz üzerinize düşeni fazlasıyla yaptınız, bayrağı artık bizlere devredin! Bizler de bulunduğumuz her yerde rejimi değişik biçimlerde zorlayacak eylemlerle bu taleplerin takipçisi olacağız!” sözü verilsin. Var mısınız?..


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar