’19 Aralık’ın ciddi ve dürüst bir devrimci muhasebesi yapılmadı’

’19 Aralık’ın ciddi ve dürüst bir devrimci muhasebesi yapılmadı’

19 Aralık’tan sonra ne Türkiye toplumu ne cezaevleri, ne de Türkiye Devrimci Hareketi açısından hiçbir şey eskisi gibi olmadı. 20 yıl geçti ancak hala gerçek bir yüzleşme gerçekleşmedi

Ayşegül KARAKÜLHANCI

Siyasi tutuklu ve hükümlülerin bir bölümü, 20 Ekim 2000’de F tipi hücre sistemine ve tecrit uygulamasına direnmek için açlık grevi ve ölüm orucu eylemleri başlatmıştı. Bülent Ecevit Başbakanlığı’nda DSP-MHP-ANAP koalisyonundan oluşan hükümet ile yapılan görüşmelerin sonuçsuz kalmasının ardından, 19 Aralık 2000 tarihinde Türkiye genelinde siyasi tutuklu ve hükümlülerin kaldığı 20 cezaevine eş zamanlı olarak operasyon düzenlendi. “Hayata Dönüş” olarak adlandırılan operasyon 22 Aralık’ta bitirildi. Yapılan operasyon sonucunda 28’i tutuklu ve 2’si asker toplam 30 kişi öldü. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, İçişleri Bakanı Saadettin Tantan’dı. Operasyonun başladığı günün akşamı Hikmet Sami Türk “Asıl amaç ölüm oruçlarını bitirmek değil, devletin otoritesini sağlamaktır” dedi.

19 Aralık’tan sonra ne Türkiye toplumu ne cezaevleri ne de Türkiye Devrimci Hareketi açısından hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Toplumsal belleğinde çok sayıda travması olan Türkiye’nin 19 Aralık 2000 cezaevleri saldırısı da en derin travmalarından biri olarak tarihteki yerini aldı.

19 Aralık 2000’de yapılan “Hayata Dönüş” operasyonu sırasında Ümraniye Cezaevi’nde bulunan dönemin tanıklarından Oya Açan ile o günlerin öncesini ve sonrasını konuştuk:

– F tipi Yüksek güvenlikli cezaevi konusu ilk ne zaman gündeme geldi? Gelir gelmez neler konuşuldu? 19 Aralık gününe gelmeden öncesine kadar olan süreci anlatır mısınız?

19 Aralık saldırısı hiç bilmediğimiz ve beklemediğimiz, bir günde gelen bir saldırı değildi. Özellikle bir yıl öncesine dayanıyor. Devlet, “cezaevlerini yönetemiyoruz. Cezaevleri üzerinde hiçbir hâkimiyetimiz yok” veya “siyasi tutsaklar kendilerine göre orayı düzenliyorlar” gibi argümanları öne sürerek bu konuyu gündemde tutuyordu. Koğuş sisteminin, komünlerin dağıtılmasını, siyasi tutsakların birbirleriyle olan ilişkisinin kesilmesini, dayanışmanın ortadan kaldırılmasını 10 yıl öncesinden hedef olarak önlerine koymuşlardı. 19 Aralık’ın işaret fişeği aslında 1999 Eylül’ünde Ulucanlar’da 10 arkadaşımızı kaybettiğimiz katliamdı. O tarihten sonra F Tipi saldırısının geleceğini biliyorduk. Düşünsel ve ruhsal hazırlık sürecimiz başladı. Ben TİKB (Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği) davalarında yargılanan bir tutsaktım. Biz siyaseten bu saldırıyı püskürtmenin tek yolunun cezaevlerine yüklenen değil de dışarıdaki kitleleri bu konuda bilgilendirerek onların destek ve dayanışmasını büyüterek kazanacağımızın bilincindeydik. Hala da öyle düşünüyorum. Cezaevlerini teslim almaya yönelik bir saldırı kuşkusuz cezaevlerindeki insanların direnişi ile karşılanacaktı. Ama daha önceki dönemlerde bu tür saldırı ve girişimlere karşı durmak, direnmek hep cezaevlerindeki insanların sırtına yüklenen bir sorumluluktu. O dönemde cezaevlerindeki siyasetlerin tartıştığı platformlarda da biz bunun öncekiler gibi sadece cezaevlerine yönelik bir saldırı olmadığını aslında tüm topluma gözdağı vermek, toplumu hizaya getirmek, ona korku salmak için girişilen bir saldırı olacağını sürekli olarak söylüyorduk. Bazı siyasi yapılar bu tehdit gündeme geldiği andan itibaren ölüm orucu direnişini önerdiler. Saldırının anlamını ve amacını dikkate alarak işin cezaevi ayağında biz de ölümü göze alan bir kararlılıkla hareket edilmesi görüşündeydik. Fakat bu çapta bir saldırının sadece cezaevlerinde ölüme yatmakla püskürtülemeyeceği açıktı. Aylarca süren tartışmalar sonunda ölüm orucunun hangi koşullarda ne zaman gündeme geleceği ve nasıl yürütüleceği konusunda belli bir ortaklaşma sağlandı. Fakat bu ittifaka rağmen iki örgüt daha sonra görüş değiştirerek 19 Aralık’tan 2 ay önce ölüm orucuna başladı. Bizler bu aceleci yaklaşımı doğru bulmadık. Dışarıdaki ilerici, demokrat kurumları ve kamuoyunu harekete geçirme yönündeki çabalarımızı sürdürdük. Yaklaşan saldırının ancak geniş güçlerin kitlesel bir karşı duruşuyla engellenip durdurulabileceğini düşünüyor ve bunu organize etmeye çalışıyorduk.

‘ECEVİT: CEZAEVLERİNİ KONTROL ALTINA ALAMAZSAK IMF PROGRAMLARINI UYGULAYAMAYIZ’

– 19 Aralık “Hayata Dönüş Operasyonu” adlı saldırı DSP-MHP-ANAP koalisyonu zamanında Bülent Ecevit’in başbakanlığı döneminde yapıldı. Ecevit, operasyonu “teröristleri kendi terörlerinden kurtarma” olarak tanımlamıştı.

Ecevit’in bununla birlikte daha özlü bir sözü var: “Eğer cezaevlerini kontrol altına alamazsak IMF programlarını uygulayamayız”. Gerçekten de meselenin özünde yatan buydu. IMF programını cezaevlerindeki insanlara uygulayacak değillerdi tabii ki; bu dışarıyı ilgilendiren bir meseleydi. ‘Toplumu öyle bir baskı altına alıp sindirmeliyiz ki biz bu programı uygulayalım’ diye düşündüler. Cezaevlerindeki devrimciler bu toplumun en aydınlık, en adanmış güçleriydi. Topluma bu mesajı ancak bu öncüleri ezme harekâtıyla verebilirlerdi. Bu süreç hem iç savaş sonrası Yunanistan’da hem İtalya’da hem İrlanda’da hem de Latin Amerika’daki süreçlere çok benziyordu. Devrimci harekete yönelik tasfiye hareketi buralarda da önce cezaevlerindeki kadrolara yönelik baskı ve saldırıların şiddetlenmesiyle başlıyor. Çok sayıda önder kadronun ölümü, diğerlerinin aşırı yıpranıp yorgun düşmesinin, bu arada bazılarının yılgınlığa kapılıp pişmanlık göstermesinin etkileri çok geçmeden dışarda da kendini gösteriyor. Nice radikal örgütün sağcılaşıp düzenle anlaşma arayışlarına girmesi hep böyle bir seyir izlemiş. Devrimci saflardaki bu çözülme toplumda da etkisini gösteriyor. 19 Aralık öncesi yapılan tartışmalar sırasında kendi adımıza hep bu tehlikeye dikkat çektik. Zaten devlet de buna oynadı, daha doğrusu bunu amaçladı. Saldırının bir amacı o dönem çoğu cezaevlerinde bulunan 12 Eylül sonrasının devrimci kuşağını biçmekti. İkincisi de topluma güçlü bir gözdağı vererek Kemal Derviş’in hazırladığı neoliberal IMF programını hayata geçirecek zemini düzlemekti. 19 Aralık’ta bunu çok vahşice yaparak, 30 kişinin ölümüne neden olarak (kendisini yakanlar da oldu) bir ölçüde başardılar. 19 Aralık öncesi 10 bin kişilik miting düzenlemek mümkünken 19 Aralık sonrası cezaevi kapılarında, hastane morglarında evlatlarını arayan aileler ve çok sınırlı bir kitle dışında kimse yoktu. 19 Aralık ve onun ardından gelen ölüm oruçları süreci tutsakların yaşadıkları travma olarak ama ondan da önemlisi dışarıda onların aileleri, arkadaşları, yoldaşlarının yaşadıkları travma olarak yıllara yayılmış bir şekilde sürdü.

– Dönemin psikolojik sürecini konuştuğumuz bu noktada bir de devrimci örgütler, kurumlar ve toplum açısından siyasi sonuçları sizce ne oldu?

Dediğim gibi, bu süreç cezaevlerindeki diri güçleri ezip geçecek onları ve devrimci hareketin ’90’lar sonrası biriktirdiği kadro kuşaklarını imha etme amacını taşıyan bir saldırıydı. Biz o günlerde, ‘Türkiye Devrimci Hareketi akıllı bir strateji izlemez, soruna çok dar bir pencereden yaklaşıp cezaevlerindeki gövdesine dayanarak göğüslemeyi esas alacak olursa belini kolay kolay doğrultamayacağı çok ağır bir darbe alır’ diyorduk. Hatta en az 2020’ye kadar sürer bu yaraların sarılması, zaman alır diyerek tarih bile veriyorduk. Nitekim sonuç ortada, 2020’ye gelmiş bulunuyoruz ve biz bunu yaşıyoruz.

‘YAŞANANLAR BUGÜNLERE IŞIK TUTUYOR’

– Bu saldırıyla aslında IMF politikalarının uygulanması için bir alt yapı oluşturulduğunu söylediniz. Bir de Avrupa tarafı var. AB de 19 Aralık saldırısına ve ölüm orucu sürecine sessiz kaldı. AB için Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerine karşı tutum alıyormuş gibi bir misyonu olduğu düşünülüyor. Bazen de duruma göre –mış gibi de yapıyor gerçekten. Fakat o dönemde AB’den neden hiç destek gelmedi?

Bir yanıyla yaşanılanlar bugünlere ışık tutuyor aslında, çünkü hiçbir ses çıkmadı. Ancak ölüm orucunun 150. veya 180. gününde bir takım heyetler gelip tutsaklarla görüşme yapmaya çalıştı. AB bugün Türkiye’deki ağır insan hakları ihlallerine özellikle Kürt halkına uygulanan katliam politikalarına nasıl ses çıkarmıyorsa o dönemde de ses çıkarmadı. Konuşulduğunda “özel güvenlikli hapishaneler aslında Avrupa’da var. Neden bunu kabul etmiyorlar” gibi gerekçeler öne sürebildiler. Zaten uygulanan cezaevi modeli ve sistem orada, mesela Almanya’da RAF’a uygulandı. İrlanda örneği var. 19 Aralık öncesi zaten Ulucanlar var. Ona da ses çıkarmadılar. Dönem değişmişti çünkü. Neoliberalizm tarih sahnesine yeni çıkmıyordu ama Türkiye cephesinde yeni bir atak yaptığı bir aşamaydı. Çünkü IMF ve emperyalist politikaların uygulanmasını en başta destekleyenler onlardı. Bu zeminin düzlenmesi gerekiyordu.

– Avrupa Birliği’ndeki demokratik örgütlerin desteğini almakta ve AB siyaseti üzerinde baskı oluşturmakta toplumsal muhalefet eksik kalmış olabilir mi? Ya da şöyle sorayım: Toplumsal muhalefet yeterli bir destek sağladı mı sağlamadı mı? Sizin içinizde insan hakları örgütlerine, aydınlara bir kırgınlık var mı?

Benim içimde bir kırgınlık yok açıkçası çünkü oralarda bir boşluk bıraktıysak, onlar gereken çıkışı gösteremediyse bunun tek bir nedeni yok. Ama önemli nedenlerden birinin devrimci siyasi politik yapıların o alanları yeterince harekete geçirememiş, besleyememiş olduğunu düşünüyorum. Düşünün ki, ölüm orucu tartışmaları saldırı ve sonrasında gelişebilecek şeyler tartışılırken hiç azımsanmayacak sayıda bir grup arkadaş “cezaevleri hareketlenmeden toplum hareketlenmiyor. Bu nedenle biz öncelikle buralardan başlamalıyız” görüşündeydiler. Bu çok sakat bir mantıktı. İlişki tam tersi kurulmalıydı. Cezaevlerinde tutsak alınmış insanların bir takım şeyleri başarmaları o kadar da kolay değil. Sonuçta yapabileceğimiz tek şey bedenimizi ortaya koymaktı. Onu da yaptık. Ancak bu saldırı Türkiye’deki toplumsal, siyasal, ekonomik sistemi farklı bir rotaya sokmak için hayata bir müdahaleydi. Birçok arkadaş bu gerçeği göremedi. Toplumsal muhalefet hadi deyince harekete geçen bir şey değil ki! Bir sürecin başında yığınakta bir hata varsa o hata savaşın seyrini de bazen sonucunu da değiştirir. Nitekim yaşadığımız şey bu oldu. İnsan hakları mücadelesi veren kurum ve kişiler çok çaba sarf ettiler ama kitleleri işin içine dâhil edemeyen o çabalar, ne saldırıyı püskürtmeye yetti ne de ölümlerin önüne geçebildi. Yurtdışında yaşayan politik tutsakların yakınları, duyarlı insanlar, yoldaşlarımız Avrupa üzerinde basınç yaratabilmek için birçok önemli merkezde işgal eylemleri, pankart asma gibi eylemler yaptılar. Medyada bilgilendirme yapmaya çalıştılar. Fakat bu Avrupa cephesinden de istenilen sesin çıkmasını sağlamadı.

– Bu biraz da zamanın ruhuyla mı alakalıydı?

Zamanın ruhuyla çok alakalı ve bu devinen bir süreç. Aynı şekilde kalmadığı gibi bir yanıyla plana programa da gelmiyor. Ama önceden bir şey biriktirdiyseniz eğer onu çok hovardaca harcamamanız da gerekiyor. Mesela ölüm orucu süresinde biriktirdiğimiz güçler, yoldaşlarımız, arkadaşlarımız, genç insanlar, kadrolar kaydı gitti ellerimizden. Zamanın ruhunu her zaman tam yakalayamazsın belki ama bazı şeyleri öngörebilmemiz gerekiyordu. Biz nitekim siyaseten bunu öngörerek arkadaşlara önerdik. Eğer ölümler olursa devlet korkar, adımlarını daha dikkatli atar, koğuş sistemine geri dönmeye yanaşır diye düşündüler. Oysa sonradan yargılama sürecinde ortaya çıktı ki, devlet planlarını çok daha önceden yapmış. Bizim tahmin ettiğimizden daha fazla ölümü zaten göze almış. Alır, çok daha fazlasını da alır çünkü adam sistem değişikliğine gidiyor. Bu arkadaşları ikna edemediğimiz için onlar 2 ay önce başladılar.

– Ölüm oruçları her yönüyle çok tartışmalı bir eylem oldu. Gerçekten de F Tiplerine geçiş engellenebilir miydi ya da ne pahasına olursa olsun devlet özel güvenlikli cezaevlerine geçişi gerçekleştirecek miydi?

Bütünüyle engelleyemesek bile yavaşlatıp geciktirmek, bu arada şiddetini hafifletecek bir kamuoyu baskısı yaratmamız mümkündü. Fakat bir önceki süreci atlamamak gerekiyor. Biz o dönem koğuş sisteminden vazgeçilerek hücre sistemi olan F Tiplerine geçmeyi hiçbir zaman kabul etmedik. İnsan olanın zaten buna karşı çıkması gerekir. Ama sonuçta karşınızda bir devlet var ve o günün koşullarında devlet o saldırıyı yine gerçekleştirir ve bizi F Tiplerine götürürdü. Fakat bu aşamadan sonraki dönemde önem kazanıyor. Mesela çeşitli arkadaşların özellikle benim yoldaşım ve eşim olan Hasan Selim Açan’ın, ki o da 19 Aralık’ta başka bir cezaevindeydi, benden önce 3 Nisan’da tahliye olmuştu, tahliye olduktan sonra çeşitli girişimleri oldu. Aynı koridora açılan hücre kapılarının sabah sayımından gece yarısına kadar açık olması başta olmak üzere, birçok temel hakkın tanınması temelinde bir ‘çözüm’ önerisi ortaya koydu. Fakat bazı siyasi yapılardaki arkadaşlar güç dengesinin aleyhimize döndüğü 19 Aralık sonrası koşullarda bile bunu kabul etmediler. Nisan’dan itibaren bu doğrultuda çabalar oldu. Türkiye ve Avrupa’dan ilerici kurumlarla, basınla görüşmeler yapıldı. Yeniden güçlü bir kamuoyu desteği çıktı ortaya. Mehmet Bekaroğlu’nun girişimi sonunda Selim dönemin Adalet Bakanıyla bile görüştü. 19 Aralık sonrası hükümet ilk kez köşeye sıkıştı. Nitekim 500 civarında eylemcinin Adli Tıp raporuyla tahliye edilmeleri bu girişimlerin arkasından geldi. Fakat eyleme erken başlayan arkadaşlar ortaya çıkan çözüm çerçevesini kabul etmeyince bu görüşmeler işe yaramadı. Tam tersine Selim’e karşı bir kampanya açıldı. Onlar hâlâ “Geldiğimiz cezaevlerine geri gidelim, bu arada DGM’ler kapatılsın onların karara bağladığı davalar yeniden görülsün, IMF anlaşmaları iptal edilsin” gibi talepler de ısrarlıydılar. Bütün girişimler boşa düşmüş oldu.

– Yani asgari de olsa bir anlaşma zemini sağlanabilir miydi?

Saldırı olurdu bunu önleyemezdik. Devlet her şeyiyle geliyor ve geldi de nitekim. Ama bu nihai bir savaş değildi ki. Bunlar çarpışmalar. Bunlar 1984’de yaşandı, 96’da da yaşandı. Fakat ’84 değil ama özellikle ‘96’dan farklı olarak bu seferki sorun sadece cezaevleri sorunu değildi. Bunu kavramış olsaydık buna uygun bir konumlanış içinde belki sonrasında olunabilirdi. Sabah 9’dan gece 12’ye kadar insanların bir arada bulunabileceği sonra yatmaya gidecekleri bir sistem klasik koğuş sistemi olmadığı için bu arkadaşları bu konuda ikna etmek mümkün olmadı. Verilen bir taviz tamam tavizdir ama o taviz sana öyle bir zemin sunar ki sen oradan başka bir yere sıçrama imkânı bulabilirsin. Ama kaç yıldır F Tipleri açık ve de hiçbir şey değişmiş değil.

– Kimi siyasi yapıların bahsettiğiniz ütopik sayılabilecek talepleri olmasaydı az da olsa farklı bir sürece evirilebilir miydi?

Cezaevlerinde yapılan, cezaevlerinde yatan güçlere dayanan bir eylemde böyle talepler olmaz zaten. Ölüm orucu tartışmaları sırasında ortaklık sağlandığında üzerinde birleşilen bir talepler bütünlüğümüz vardı. Ama sonra onların yerini bazılarını andığım bambaşka bir yaklaşım ve talep listesi aldı. Buna kimseyi ikna edemezsin. Bir kere dışarıdaki toplumsal dinamiğin özellikleri bize göre çok önemli. Cezaevlerindeki güçlere dayalı bir siyaset anlayışı baştan sakattır zaten. Cezaevlerinde onuruna ve siyasal kimliğine yönelik saldırılara direnmek ayrı ve doğru bir tutumdur ama, cezaevlerine dayalı bir siyaset anlayışı tamamen başka bir şeydir.  O dönem biz bunu anlatmaya çalıştık. Bu uzun bir yol, uzun bir mücadele. Bu saldırı önlenemezdi belki, devlet bir yıldan beri hazırlanmıştı. Zaten o binalar bir gecede inşa edilmediler ki. Ama akıllı taktiklerle dışarısı farklı bir duruşa hazırlanabilirdi. Bu tehlikeler, buradan çıkış yolları onlara da anlatılarak bir çıkış bulunabilirdi. Bizim cezaevlerinde konumlanışımızda farklı olabilirdi. Mesela 12 kişilik komün fırsatı kaçırıldı. Hem devletin gelişi, hem toplumun henüz bu saldırıyı püskürtecek bir hazırlıkta ve havada olmayışı da gözetilerek bu tür geri adımlar atılabilirdi. Yani bu bir nihai savaş değildi. Biz onu bir kaldıraç olarak kullanıp oradan daha farklı bir örgütlenme, haberleşme, bir arada olma, dayanışma içinde bulunma, politik faaliyetini sürdürmenin devamlılığı sağlayabilirdik. Öyle bir travmaya dönüştü ki hala sonuçlarını yaşıyoruz.

‘CEZAEVLERİNDEKİ DURUM DA YARGI DA 12 EYLÜL’ÜN GERİSİNDE’

– 80’lerde, 90’larda farklı zamanlarda cezaevinde bulunmuş biri olarak baktığınızda 19 Aralık ve ölüm oruçlarının günümüz cezaevi koşullarına nasıl bir etkisi oldu?

Devletin kendi hâkimiyetini sürdürmek için muhalefet eden güçlere her türlü şiddet aracıyla boyun eğdirmeye yönelik saldırganlığında hiçbir değişiklik yok. Yöntemlerin siyasi rejimin karakteri ve geldiği noktayla ilgili olarak daha da korkunçlaştığını söyleyebiliriz. Bazen arkadaşlarla konuştuğumuzda “eskiden cezaevlerinde sosyalizm vardı” diye espri yapıyoruz. Çünkü yalnız olmamak, yoldaşlarla ve dost güçlerle yan yana olmak, onlarla tartışabilmek ortak bir akla ulaşmanın imkânları bir şekilde sunuyordu. F Tipleriyle bu ortadan kalktı. Bize yansıdığı kadarıyla cezaevlerinde binlerce insan var ve tek tek ölüyorlar. Bunları kitlelerin gündemine taşıyacak bir avuç insan ve zar zor ayakta duran muhalif medya dışında doğru dürüst ses çıkaran kalmadı. İHD rakamlarına göre 493 hasta tutsak var. Gazete, dergi ve kitaplara ulaşamıyorlar. Bunlar idarelerin, devletin, hükümetin ablukası altında. Bir sene mektup yasağı alan tutsak var. Görüşme yasakları var. Eskiden yok muydu bu yasaklar, vardı tabii. Mesela bize 1984’de 1 sene çay yasağı uyguladılar. Kime söylesen güler. Ama çay bizim toplusallaşmamız için bir vesileydi. Fakat bir aradaydık, sesimizi daha fazla duyurmaya çalışma imkânı vardı. Şimdi bu imkânı da ortadan kaldılar. Cezaevlerindeki durum da, yargı da hakikaten 12 Eylül’ün çok gerisinde.

– 19 Aralık ve ölüm orucu sürecinin sağlıklı bir biçimde siyaseten analizi, konuyla ilgili tartışmaları yapıldı mı?

19 Aralık saldırısı olduğunda 3 yapıdan arkadaşlar ölüm orucuna başlamışlardı. Ben o zaman Ümraniye cezaevindeydim. Biz de bir haftalık destek grevindeydik. O kesitte başlamayı erken buluyorduk onlarla da defalarca bunu tartıştık. Sonrasında saldırı oldu ve 10 Ocak’ta bizde kitlesel olarak 130 yoldaşımızla ölüm orucuna başladığımızı açıkladık. Selim Açan yoldaş Nisan’da çıktığında henüz 5 yoldaşımızı kaybetmiştik. O süreç tartışmalarla geçti. Ancak o yedi yapınında ikna edilip yani biz bu eylemi şu taleplerle bırakmalıyız noktasına gelmesi 7 ay sürdü. O kesitte hayatını yitirenlerin sayısı 122’ye ulaştı.

– O yedi ay neden beklenildi?

Önce ölüm orucuna başlayan daha önce de bahsettiğim gibi neredeyse asgari devrim programı gibi talepler öne süren arkadaşları da ikna edip kapsama çabası nedeniyle beklenildi. Ama onlar bırakmadı hatta onlardan biri hiç bırakmadı, 2-3 kişiye dayalı olarak 2007’ye kadar sürdürdü. Tabii bu arada başka ölenler de oldu. En sonunda, 2001 Mayıs’ında anlaşma olasılığı beliren taleplerin çok çok gerisinde kalan göstermelik bir “sohbet hakkı” karşılığı o eylem de bitirildi. Üstelik o sohbet hakkı da kısa süre içinde rafa kalktı, lafta kaldı.

‘ARADAN 20 YIL GEÇTİ CİDDİ BİR ÖZELEŞTİRİ YAPILMADI’

– Peki siyasi tartışması yürütülüp geleceğe dair sonuçlar çıkarıldı mı?

TİKB olarak kendi adımıza biz 2003-2004 yılları arasında geniş bir muhasebe yaptık. Hem eylemin öncesini, hem de sonrasını, bu arada devletin amacını ve tutumunu, sizin burada sorduğunuz soruları kapsayan, hem kendimize dönük hem sürece dönük hem de geleceğe dair on dizilik bir hesaplaşma ve tartışma yürüttük bunu da yayınladık. Bence bu sürecin ciddi ve dürüst bir devrimci muhasebesi hâlâ yapılmadı. Hiçbir siyasi yapı kendisiyle hesaplaşmadı. Belki hesaplaşmışlardır ama kitleler bunu bilmiyor. Direnişe ve yitirdiğimiz yoldaşlara düzülen övgüler dışında hiçbir yerde özeleştirel bir cümle kurulmadı, söylenmedi, yazılmadı. En azından biz bunları bilmiyoruz. Okumadık, haberimiz yok. Ama o sürecin sonuçlarını yoğun bir şekilde yaşıyor insanlar. 2000 ölüm orucundan sonra kitlelerde de hem yoğun bir travma var hem de devrimcilerin aklına, sağduyusuna dair çok ciddi kırılma ve güvensizlik var. Çünkü çok sıradan insanların gördüğünü nasıl göremiyorlar diye eleştiriler var. Aradan 20 yıl geçti ve bence devrimci hareketin hâlâ toparlanamamış olmasında bu özeleştirinin yapılmamış ve samimi bir şekilde dile getirilmemiş olmasının çok önemli bir payı var.


*Oya Açan 1955 yılında Manisa’da doğdu. Buca Eğitim Enstitüsü İngilizce ve Edebiyat bölümünü bitirdi. 1976 yılından beri örgütlü devrimci mücadele yürütmektedir. 12 Eylül dönemi, 1994 ve1998 yıllarından sonra toplam 11 yıl cezaevinde kaldı. F tiplerine karşı yapılan ölüm orucu direnişine katıldı. 205 gün sonunda 24 kiloya düşmüşken Adli Tıp raporuyla tahliye edildi. 2002 sonundan beri Fransa’da politik sürgündür.

Artı Gerçek


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar