Dünyada ve Türkiye’de Hal ve Gidiş

Dünyada ve Türkiye’de Hal ve Gidiş

Pandemi sürecinde çok daha çıplak hale gelen sistemin asalak-çürümüş karakteri bütün sınıflar içinde büyük korkular yanında büyük tepkiler ve öfke birikimi yarattı. Bu birikimin dolaysız ilk sonucu ise emek-sermaye temel çelişkisi başta olmak üzere emperyalist kapitalist sistemin mevcut bütün çelişkilerinin daha da keskinleşmesi oldu.

// Elimize posta yoluyla ulaşan TİKB 5. Konferans belgelerinden Dünya ve Türkiye’de Hal ve Gidiş başlıklı çözümlemenin bugün Dünyanın Durumu bölümünü paylaşıyoruz. Ara başlıklar tarafımızdan konulmuştur- Alınteri//

(…..)

Dünyanın Durumu

Dünya bugün toplumsal yaşamın bütün alanlarını sarmış derin ve şiddetli bir kriz içinde. Kapitalizmin yapısı ve işleyişinden kaynaklanan ve emperyalizm aşamasında giderek kısalan aralıklarla kendini gösteren devrevi krizlerden farklı olarak bu kriz:

Birincisi, sistemin kendini yenileme yeteneği ve olanaklarının geçmişte yaşanan bütün krizlere kıyasla çok daraldığı bir tarihsel kesitte yaşanıyor. Korku ya da güçsüzlük duygusundan kaynaklı bir kaderciliğe kapı aralayan abartılı yaklaşımlar ölçüsünde olmamakla birlikte sermaye kendini yeniden üretebilmenin mekansal ve zamansal sınırlarına çok yaklaşmış durumda. Marksizmin kapitalizm çözümlemelerinde altını çizdiği yaratıcılığını konuşturarak ileriye doğru kaçabilmesi hem muazzam boyutlarda birikmiş sermaye yıkımını gerektiriyor hem de bu doğrultuda atacağı her adım doğa ve insanlık açısından telafisi imkansız yeni yıkımlara yol açma riskini içeriyor.

Dolayısıyla bugün burjuvazinin kapitalist sistemi ayakta tutup sürdürebilmek için üretebileceği her çözümün insanlık açısından doğuracağı faturanın yüksekliği yanında hem emek-sermaye çelişkisi temelinde hem de bizzat burjuvazinin kendi içinde yaşanacak çatışmalar boyutuyla çok sert sınıf çatışmalarına yol açmadan gerçekleşmesi teorik olarak tabii ki mümkün ama pratikte o kadar kolay değil.

Burjuvazinin yapay zeka başta olmak üzere yeni teknolojiler yardımıyla sistemi yenileyerek kapitalizme yeni bir içerik ve görünüm kazandırabileceği yönündeki bütün tez ve iddialar, sadece canlı emeğin üretebileceği (ürünü) artı-değer sömürüsü üzerine kurulu bir sistem olarak kapitalizmin yapısı ve işleyişinden hiçbir şey anlamamış ya da bunu gizleme çabası olan teknisist-kaba determinist cehalet ve gözbağcılığından başka bir anlama gelmez.

Kaldı ki kadercilik ve teslimiyet vazeden bu teknisist determinizm, toplumsal yaşamda hiçbir sürecin kendisine karşıt dinamikleri de harekete geçirip onların az ya da çok direnişiyle karşılaşmadan otobanda giden bir araba rahatlığıyla ilerlemeyeceği temel yasasını gözden kaçıran bir idealist tek yanlılık içindedir.

Bugünkü krizi öncekilerden farklı kılan özgünlüklerin ikincisini ise insanlığın üretici güçlerinin gelişkinliği ile mevcut kapitalist üretim tarzı arasındaki çelişkinin had safhada keskinleşmiş olması oluşturuyor. Başka bir ifadeyle, üretimin dünya çapında ulaştığı toplumsallaşma düzeyi ile mülk edinmenin tekelci özel karakteri arasındaki uçurum çıplak gözle görülebilecek kadar açık, derin ve keskin bir hal almış durumda. Öyle ki, dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesimi küresel servetin yüzde 82’sine sahip. En zengin 42 kişinin serveti dünya nüfusunun yarısını oluşturan 3 milyar 600 milyonun toplam gelirinden fazla.

Uzun sözün kısası tekelci bir karakter kazandığı emperyalizm aşamasına geçmesiyle birlikte ilerici bir yön ve işlevi kalmamış (Lenin bu aşamayı “kapitalizmin asalaklaşıp çürüdüğü nihai aşaması” olarak tanımlar bu yüzden) dolayısıyla tarihsel bakımdan ömrünü zaten çoktan doldurmuş bir sistem olarak kapitalizm insanlığa artık pratik olarak da dar gelmekte, onun üretici yetenek ve potansiyellerinin gelişimi önünde boğucu bir engel oluşturmaktadır.

Bundan ötürü günümüzde insanlık ya barbarlık içinde yok oluş ya da yeni bir tarihsel sıçrama yapmanın eşiğindedir. Bireysel azami kâr amacını her şeyin üzerinde tutan kapitalist üretim tarzının yerine toplumun ihtiyaçlarının karşılanmasını esas alan, emeğe ve doğaya saygılı bir üretim tarzı ve toplumsal ilişkiler sistemine geçiş yapmak zorunludur.

Bunun zorunlu ilk adımı ise üretim araçları üzerindeki bireysel mülkiyet düzenine son verip onları -devletleştirerek değil- toplumsallaştırarak üretim ilişkilerini dünya çapında toplumsal bir karakter kazanmış olan üretim biçimiyle uyumlu hale getirmektir. Bunun gerçekleşebilmesi ise öncelikle burjuvazinin sınıf egemenliğinin yıkılmasına yani siyasi iktidar sorununa bağlıdır.

İnsanlığı ve doğayı büyük felaketlerle karşı karşıya bırakan emperyalist kapitalizmle böyle köklü bir hesaplaşmaya yönelinmediği sürece ne yaklaşan yıkım ve tehlikelerin önü alınır ne insanlığın çürüyüşü durdurulabilir ne doğanın talanı önlenebilir ne de iklim felaketinin boyutlanması engellenebilir.

Pandemi sürecinin gösterdikleri

Kapitalist emperyalizmin sistem olarak insanlık dışı karakteri pandemi sürecinde kendisini bütün çıplaklığıyla bir kez daha gösterdi. Bu süreçte insanlık doğanın kâr uğruna talan edilmesi sonucu bütün dengelerinin bozulması yanında insan sağlığının dahi metalaştırılmış olmasının sonuçlarını yaşadı. Milyarlarca işçi ve emekçinin yaşamlarının nasıl pamuk ipliğine bağlı olduğu görüldü. Öyle ki ABD, İngiltere, İsveç, Brezilya ve Hindistan örnekleri başta olmak üzere kimi burjuva devletler kapitalist ekonominin teklememesini baştan her şeyin üstünde tutarak “sürü bağışıklığı” adı altında emekçi kitleleri düpedüz ölüme terkeden Malthusçu politikalar uyguladılar. Süreç uzadıkça Türkiye dahil bütün kapitalist ülkeler fiilen aynı politikaya yöneldi. Ekonominin çarklarının dönmesini esas aldılar. Sonuçta hiçbir güvenceye sahip olmayan milyarlarca insan işsiz, evsiz hatta aç kalırken dünyanın kanını emen parmakla sayılabilecek kadar azalmış tekelin ve burjuvaların kârları patlama yaptı.

Bilim ve teknolojideki onca gelişmişliğe rağmen salgın nedeniyle dünya çapında yaşamını yitirenlerin sayısı şimdiden 1,5 milyona yaklaştı. Dünya savaşları sırasında bile bu kadar kısa süre içinde bu kadar insan ölmedi. Ortada henüz ne bir aşı ne de etkili bir tedavi yöntemi olmadığı için bu sayı kimbilir nerelere tırmanacak. Toplumsal ihtiyaçlardan bu denli uzaklaşmış, aklımıza gelecek her şeyi metalaştırmış bu sistem, mikrobiyoloji, nano teknoloji ya da yapay zeka alanlarında yaptığı bilimsel atılımlarla övünür Mars’ta bile koloni kurmaya hazırlanırken bir virüse karşı aşı geliştiremeyerek gerçekte nasıl insanlık dışı çürümüş bir karaktere sahip olduğunu bir kez daha gösterdi.

Öncesinden başlayarak pandemi sürecinde çok daha çıplak hale gelen sistemin asalak-çürümüş karakteri bütün sınıflar içinde büyük korkular yanında büyük tepkiler ve öfke birikimi yarattı. Bu birikimin dolaysız ilk sonucu ise emek-sermaye temel çelişkisi başta olmak üzere emperyalist kapitalist sistemin mevcut bütün çelişkilerinin daha da keskinleşmesi oldu. Uzlaşmaz sınıflar ve siyasal güçler arasındaki bu korku ve tepki birikiminin kendisini ne ölçüde, hangi biçimler altında dışa vuracağı önümüzdeki yılların seyrini belirleyecek.

Bu noktada sürecin nasıl kavrandığı tayin edici bir önem taşıyor.

Pandemi sürecinde ortaya çıkan tablonun okunuşu ve çıkarılan sonuçlar kendisini “sistem karşıtı” olarak tanımlayan politik ve entelektüel güçler içinde bile aynı olmadı.

Sosyalist solun yaşadığı derin ideolojik-siyasi-örgütsel kriz pandemiyle birlikte çıplak hale gelen sistemin karakterini gelecek perspektifiyle çözümleyerek kitlelere bir mücadele çağrısına dönüştürememesine de yansıdı. Üretilenler genel doğruların ötesine geçmediği gibi asıl olarak nasıl bir gelecek önerildiği noktasında sığ kaldı. Gücünün sınırlarıyla da birleşik olarak arayış halindeki kitleler nezdinde “geleceğin şarkısına” dönüşemedi.

Bu alanda akademi ya da aydınlar dünyasından çeşitli isimlerin sınıf karakterlerine de uygun düşen tezleri çekim merkezi haline gelebildi. Bunlardan bazıları konuya üstelik sadece sermayenin/burjuvazinin olası hareket tarzı odağından bakan korku ve yılgınlık teorileri üretirken, bunun karşı kutbunda ise benzer bir tek yanlılıkla “kapitalizmin işinin bittiğini” iddia eden kendiliğindenci iyimserlik teorileri piyasaya sürüldü. Aralarındaki bütün zıtlıklara karşın tarihin oluşumunda karşıt güç ve dinamiklerin rolünü ve hareketini dikkate almayan bu mekanik indirgemeci yaklaşımlar (ve türevleri) doğrusal bir tarih anlayışının güncel örnekleridir.

Teslimiyetçi korku teorilerinin en öne çıkanı biyopolitikçi Agamben’in teorisiydi. Sırf tezine bir temel kazandırabilmek için “Abartacak ne var bu virüste? Bildiğimiz nezle” diyerek Covid-19 gerçeğini bile eğip bükerek işe başlayan Agamben, burjuvazinin eskisinden çok daha katı bir denetim-gözetim toplumu kurmak amacında olduğunu ve Covid-19’u kullanarak can korkusu gibi sefil bir korkuya sürüklediği toplumların bunu gönüllü benimsedikleri iddiasındaydı.

Bunun karşı kutbunda ise bu kez “COVID-19 kapitalizme bir darbe vururken, bizleri de topluma ve bilime güven temelli bir komünizmi yeniden icat etmeye mecbur bırakacaktır” diye özetlenebilecek ayakları havada bir iyimserlikle boy gösteren Zizek gibileri yer aldı. Bu kategorideki yorum ve çözümlemeler de burjuvazinin sahip olduğu güç ve avantajlar dışında toplumsal muhalefet güçlerinin hem dünya hem de tek tek ülkeler bazında yaşadığı zayıflık ve dağınıklığı hesaba katmayan ayakları havada bir iyimserlik pompalayarak esasında rehaveti ve kendiliğindenliği körüklemiş oldular.

İster korkulara hitap ederek isterse aptalca bir iyimserlik yaymayı seçerek ezilen insanlığa somut hiçbir strateji ve çıkış yolu önermeyen entelektüel gevezeliklerin herbirinin içerdiği haklı uyarı ve alt çizmelere elbette gözlerimizi kapatamayız. Fakat süreci çözümlemeye çalışırken onlardan farklı olarak her şeyden önce ilk anda gözümüze çarpan bazı yön ve olasılıklardan hareketle tek yanlı mutlaklaştırmalardan kaçınmalıyız. Ayrıca sadece görünenlerin tespitiyle de yetinemeyiz. Sürecin bundan sonraki seyri üzerinde etkili olacağını düşündüğümüz noktalar üzerinde yoğunlaşırken de;

– Hiçbir şeyin sabit kalmayacağı ve değişimin hiçbir zaman düz bir çizgi halinde doğrusal bir hat izlemeyeceği diyalektik yasasını,

– Marks’ın “Günümüzde her şey kendi karşıtına gebedir” sözünü,

– Dolayısıyla birbirini besleyip güçlendiren etkenler bütünlüğü kadar onlarla zıt yönde hareket eden karşıt etkenler bütünlüğünü

hiçbir zaman gözden kaçırmamalıyız.

2010’lardan sonra kendini gösteren inatçı isyan dinamiği

Pandemi koşulları henüz bütünüyle ortadan kalkmamışken hayatın seyri de hatırlattı zaten bu zorunluluğu. Egemen burjuvazinin toplumların Covid-19 nedeniyle yaşadığı büyük şok ve korkuları kullanarak geçmişe rahmet okutacak sıkılıkta bir denetim ve gözetim rejimi inşa edeceği iddia edilirken ABD’de patlayıp hızla yayılan Floyd isyanları -en azından şimdilik- bu işin o kadar da kolay ve engelsiz gerçekleşemeyeceğinin somut kanıtı oldu. Lübnan ve Belarus’taki toplumsal kaynamaları da bu göstergeler arasında sayabiliriz. Fakat özellikle Floyd isyanları Agamben gibi entelektüellerin hayattan kopuk tek yanlılığına pratikte verilen en çarpıcı yanıttı.

Bu isyan dalgasının gelişimi sırasında Trump’ın adeta iç savaş kışkırtıcılığına soyunması, ABD Anayasası’nı ve ABD burjuvazisinin yerleşik yönetim geleneklerini pervasızca çiğnemesi, orduyu, ulusal muhafızları ve federal ajanları göstericilerin üzerine sürmesi gibi Agamben gibilerinin korkularını doğrulayan gelişmelere de tanık olduk. Fakat hem eylemlere katılanların bileşim yönünden genişliği ve kapsayıcılığı hem de hareketin salt bir öfke boşalmasıyla sınırlı kalmaktan hızla çıkıp net bazı sosyal ve siyasal reform talepleri öne sürmesi ona ırkçılık karşıtı geçmiş isyan dalgalarından farklı bir sınıfsal özellik kazandırdı.

Bu seferki patlamanın ırkçılık karşıtı geçmiş isyanlardan belirgin farklılığı Seattle’da özerk bölge ilanı ya da kimi eyaletleri ve kent yönetimlerini “polis reformu”na zorlaması gibi çap olarak belki küçük ama ABD özgülünde siyasal bakımdan dudak bükülemeyecek yönelim ve sonuçlarda da kendini gösterdi.

İşsiz kalmış yoksul bir siyah olarak Floyd’un vahşice katledilmesi üzerine patlayan isyan dalgasını karakterize eden de asıl olarak bu özellikler oldu zaten. Keza bu dalganın ABD içinde olduğu kadar dünyanın başka yörelerinde de hızla yayılışı ve militanlığı dünya çapında başka bir damarın varlığını bir kez daha gösterdi.

Zaten dünyada pandemi öncesinde de belli aralıklarla kabarıp bir süreliğine geri çekildikten sonra yeniden alevlenen inatçı bir isyan dinamiği vardı. İçlerinde Gezi’nin de yer aldığı 2010-2013 dalgası yarattığı büyük heyecana ve sergilediği inatçılığa karşın kendi kendine sönümlenmekten kurtulamadı. Çünkü -kökleri 1990 sonlarının Porto Alegre’sine ve Seattle gösterilerine uzanan- o ilk dalga, neoliberal vandallığın yarattığı tepki birikiminin büyüklüğüne karşın sadece komünist bir öncülükten değil üzerinde ortaklaşılmış net bir ilerici talepler bütünlüğü ve örgütlülükten de yoksundu. O nedenle zaten siyasal hedef açıklığı ve örgütlülük bakımından sürece daha hazırlıklı giren Müslüman Kardeşler gibi gerici güçler ya da ilk anların şaşkınlığını daha çabuk atan farklı burjuva klikler tarafından yedeklenip yoldan çıkarıldılar.

Bu örnekler yanında o dalganın üzerinde sörf yaparak güç kazanan Syriza gibi “düzeltilmiş kapitalizm” yanlısı küçük burjuva liberalizmin pratikteki iflasından da edinilen deneyim sonraki dalgalarda hedef açıklığı ve örgütlülük yönünden göreli bazı ileri adımlar şeklinde kendini gösterdi. Fakat komünistler ve devrimciler tarafından1980 sonrası bırakılan muazzam boşluklar ve ideolojik savrulmaların yol açtığı zayıflıkların giderilmesi ha deyince mümkün değildi ve olamadı da zaten. Bu çelişki 2019’un ilk aylarından itibaren Şili’den Lübnan’a, Hong Kong’dan Meksika’ya, Güney Kore’den Fransa’ya, Sudan’dan İngiltere’ye kadar yine dünyanın dört bir yanında tam 44 ülkeye yayılan ikinci dalga sırasında kendini gösterdi.

Çoğunluğu ekmek, ulaşım ya da elektrik gibi temel ihtiyaç maddelerine yapılan yeni zamlara ve siyasal sistemdeki çürümeye tepki temelinde patlak veren bu isyanlar öncüllerine kıyasla daha belirgin sınıfsal talepler yanında görece daha örgütlü çıktılar sahneye. Fakat siyasal bir devrimle noktalanan Sudan ile Fransa’da heterojen bir halk hareketi olarak başlayıp hâlâ inatla süren Sarı Yelekliler dışında kalanlar bu zayıflıklarını bütünüyle aşabilmiş değiller.

Lübnan bu açıdan çok tipik bir örnek. Emekçilere yoksulluk ve umutsuzluktan başka bir şey veremez hale düşen çürümüş bir siyasal rejime karşı 2019 Ekim’inde başlayan kitle gösterileri, dinsel ve siyasal grup farklılıklarının üzerine çıkan kapsayıcılığı yanında inatçılığıyla dikkati çekiyor. Nitekim pandemi nedeniyle hız kesmiş gibi görünen gösteriler Temmuz’da yeniden başladı. Fakat hâlâ parçalı ve dağınık. Halkın kimi kesimlerini saran umutsuzluk ülkeyi eski sömürgeci Fransa yönetsin talebiyle imza kampanyası açılması gibi akıl tutulmalarına neden oluyor ya da Hariri ailesi gibi onlarca yıldır ülkenin kanını emerek Lübnan’ın bu hale gelmesinin sorumlusu klanlardan birinin “kurtarıcı” pozlarında yeniden sahneye çıkmasına yol açabiliyor.

Kitle hareketlerine yaklaşım: Sol keskinlik-Liberal popülizm

Marksist geçinenler dahil -hatta en başta onlar- örgütlü sol güçler tabandan yükselen bu kitlesel tepki patlamalarına çoğu kez kuşku ve güvensizlikle yaklaşıyorlar. Hem talepler hem de örgütlenme ve eylem biçimleri bakımından klasik devrimci formların dışında gelişen hareketler bir de bileşimlerinin heterojenliğinden kaynaklanan bulanıklıklar içeriyorsa bu kuşku ve güvensizlik seyirci kalmanın da ötesine geçerek düpedüz karşıtlığa dönüşüyor. Arap isyanları ya da Sarı Yelekliler hareketi sırasında örneklerini gördük bu tarz keskin solculuğun.

Bunun temelinde sınıftan ve kitlelerden kopukluğun yanında hayatiyetini yitirmiş bir doktrinerlik ve ondan türeyen taşlaşmış bir politika tarzı yatıyor. Sol’un dünya çapında bu denli cılız ve etkisiz halde olmasının da belirleyici nedenleri arasında yer alan bu donma halini kitlelerin dinamizmi de çözemiyor. Halbuki dönemin bu açıdan da istikrar kazanan bu özelliği sola kendisini yenileme, bu hareketlerin doğasını da kavrayarak yeni mücadele araç ve yöntemleri geliştirme, kadrosal yapısından tutalım politika ve taktik geliştirmeye kadar hemen her konuda toptan bir dönüşümü dayatıyor.

Bu gerçeklik ve ihtiyacın hakkını veremediği sürece solun bıraktığı boşluğa ırkçı faşist parti ve örgütlerle farklı burjuva klikler hücum ediyorlar. Ardından bu tablo “o boşluğu neden ve nasıl bıraktık” sorgulamasına dönüşeceği yerde, meydanı baştan başkalarına bırakan doktriner ruhsuzluğun “haklılığına” kanıt olarak karşımıza çıkarılıyor. Kısacası kuyruğunu yakalamaya çalışırken çevresinde dönüp duran kedi olmaktan bir türlü kurtulamıyor bu tarz solculuk.

Her şeyi metalaştırarak emekçilerin yaşamını dayanılmaz hale getiren neoliberal azgınlığın neden olduğu öfke patlamalarının, deneyimsizlik, programsızlık, yorgunluk, korku ya da sonuç alınacağından umudu kesmek gibi nedenlerle -daha doğrusu, bunların değişik ölçülerde bileşimi sonucu- hız kesip sönümlenme eğilimi göstermesinden, burjuvazi ve burjuva siyasetin hoşnutluk duyması doğal bir durum. Fakat kendisini “solda” gören kimi çevre ve bireylerin “demedik mi” havalarına girip bu keyfe ortak olmaları anlaşılır gibi değil.

Bunun karşıt kutbunda ise sokağa çıkan her hareketi gözü kapalı olumlayıp peşine takılan liberal popülizm yer alıyor. Doktriner yaklaşım nasıl klasik biçimlerin varlığı ya da yokluğunu baz alıp sadece buna göre tutum belirliyorsa, liberal yaklaşım da sadece kitlelerin hareketlenmiş olmasına odaklanıp onun varlığını yeterli görüyor. O hareketlenmenin arkasında yatan yönlendirici güç ve örgütlenmelere, harekete yön veren amaç ve taleplerin içeriğine gözlerini kapatıyor. Neredeyse herbiri ABD ve Batı yancısı kleptokrasiler hatta düpedüz faşist rejimler kurulmasıyla sonuçlanan “Turuncu Devrimler” ve Ukrayna örnekleri sonuçlarıyla ortada olduğu halde bunlardan ders alınmıyor. Temelinde sosyalizm ve devrimci örgüt düşmanlığı yatan bu liberal aymazlık güncel bir örnek olarak ikinci bir Ukrayna olma riski yüksek Belarus örneğinde karşımıza çıkıyor.

Kuşkusuz tarihte hiçbir “saf” devrim örneği yoktur. Saf bir işçi devrimi ya da her adımı önceden planlanmış örgütlü bir devrim arayışı ve beklentisi içinde olmak toplumsal bir devrim hakkında hiçbir bilgi ve fikir sahibi olunmadığını gösterir. Çünkü kitlelerin eylemine dayanan toplumsal bir devrim birbirinden farklı -hatta yer yer zıt- öncelik ve hedefleri olan çok farklı güç ve dinamiklerin bileşkesi biçiminde gelişir. Nesnel koşulların yeterli olgunluğa ulaşması temel koşulunun var olduğu durumlarda devrime katılan sınıflar ve siyasal güçlerden hangisi sürece kafası daha açık ve hazırlıklı girerse çoğu durumda hareketi o sürükler peşinden.

Bu rolü devrimci proletaryanın oynayabilmesinin ön koşullarının başında onun bilinç ve örgütlülük düzeyi bakımından kendi iç hazırlığının yüksekliği yanında kendi dışındaki toplumsal muhalefet dinamikleri üzerindeki etkisi, onlarla kurduğu ilişkilerin genişliği ve derinliği gelir. Bunların her ikisi de hareket başladıktan sonra değil öncesinden başlayarak onun mayalanma süreçlerinde kurulup geliştirilmesi gereken ilişkilerdir. Dolayısıyla bugüne kadar -ve halen- ne sınıf içinde ciddi bir örgütlü güç biriktirmiş ne de özgürlük arayışı içindeki ezilen halklarla, kadın dinamiği, çevre ve iklim hareketleri gibi proletarya dışındaki sistem karşıtı dinamiklerle doğru dürüst ilişkilenmiş, onların dostluk ve güvenini kazanmış bir proleter öncülük arayışı ve beklentisi tarihin oluşumunu kollarını kavuşturarak seyrettiği yetmezmiş gibi bir de suçu kendi dışında arayan kendiliğindenci pişkinliğin daniskasıdır.

Kitlelerin çoğu kez kendiliğinden patlak veren isyanlarına hazırlıksız yakalanmak istemeyen devrimci sosyalist bir proletarya hareketi, dönemin komünist parti ve örgütlerinin ’68 öğrenci hareketi ve sonrasında patlak veren kitlesel başkaldırılar hatta Nikaragua Devrimi gibi devrimler sırasında ya da kadın ve çevre hareketi gibi muhalefet dinamiklerine “sosyalizm hedefinin ya da işçi sınıfının yokluğu” gibi gerekçelerle uzak durması hatta düşmanca bir tutum alması tarihsel yanlışını tekrarlamamalıdır.

Diğer yandan kapitalizmle cepheden köklü bir hesaplaşma içine girilecekse sınıf olarak proletaryanın kazanılması ve öncülüğünün önemini küçümseyen sınıf dışı tutumlar, halkçılık ve kimlik esaslı yaklaşımlarla sınırlar da aynı ölçüde net ve kalın olmak zorundadır.

Proletaryanın devrimcileşmesi-Devrimde öncüleşmesi

Bu ikinci sınır net olarak çizildikten sonra işçi sınıfı hareketinin dışında kalan dinamikler ve muhalif öznelerle ilişki konusunda -geçmişin de eleştirisini içerecek tarzda- çok daha cesur ve özgüvenli olmak şarttır. Bu elbette onlarla uzlaşmayı her şeyin üstünde tutan bir teslimiyet ilişkisi anlamına gelmez. Ne kendimizi onlara beğendirmeye hatta benzetmeye çalışırız ama ne de onlardan mutlaka bizim çizgimize gelip peşimize takılmalarını bekleriz. Dayatmacı bir tutum takınmak yerine onların duyarlı oldukları konulardaki talep ve beklentilerini dikkate alarak bunları hem emperyalist kapitalizme karşı birleşik bir hareketin kaldıraçları haline getirmeye hem de bu talep ve yönelimlere proleter sosyalist bir içerik kazandırmaya çalışırız. Bu konularda sergileyeceğimiz samimiyet, tutarlılık, ön açıcı öneriler ve pratiğimizle muhataplarımız ve etkileri altındaki kesimlerin güven ve saygısını kazanmaya dayalı bir öncüleşme çabası içinde oluruz.

İnsanlığın yüz yüze olduğu tehlikelerin büyüklüğü bunu zaten bir zorunluluk olarak getiriyor sınıfa ve insanlığa karşı sorumluluk duyan samimi devrimci güçlerin karşısına. Bu noktada Lenin’in Ne Yapmalı’da ekonomistlerle tartışmasında proletaryanın bilincinin devrimci bir sınıf bilinci özelliği kazanabilmesi yanında devrimde öncüleşebilmesinin de nasıl mümkün olacağına dair alt çizmeleri hatırlanmalıdır.

O tartışmada Lenin önce proletarya içinde belirli mevziler kazanmış bir güç haline gelmeksizin diğer toplumsal hareketler üzerinde saygınlık yaratmanın zor olduğuna dikkat çeker. Sadece proleter hareketin değil proletaryanın kendisinin de diğer toplumsal kesimlerin sorunlarıyla ilişkilenmesinin önemi ve anlamını döne döne vurgular.

Onun bu alt çizmelerini ekonomistler “sınıftan kaçış” olarak damgalamaya kalkışırlar ve önceki yıllarda işçi çalışmasını merkeze koyan bir yaklaşımının olduğunu hatırlatırlar. Bu demagojik itiraza yanıt olarak Lenin o zaman bunun zorunlu olduğunu, çünkü sınıf içinde bir güç olmadıklarını, fakat gelinen noktada artık önemli mevziler oluşturduklarını, işçi sınıfının politikleşmesi ve öncüleşmesinin diğer sınıf ve katmanlarla, onların sorunlarıyla ilişkilenmesinde düğümlendiğini anlatır.

Proletaryanın devrimcileşmesi ve devrimde öncüleşmesinin yoluna dair Lenin’in çizdiği bu hat sanki bugün için çizilmiş devrimci bir yol haritasıdır. Öncelikle sınıf içinde bir güç haline gelmeyi esas almayan ve bunun için çalışırken sınıfı da kendi dışındaki ezilen ve sömürülen toplumsal kesimlerin sorun ve taleplerine duyarsız kalmama bilinciyle donatmaya çalışmayan bir toplumsal devrimcilik iddiasının geçerliliği ve hayatta bir karşılığı yoktur.

Tarihin bugün içinde bulunduğumuz evresi gibi belirsizliklerle dolu geçiş dönemlerinin temel karakteristiklerinin başında ‘dengesizleşme’ gelir. Günümüzdeki denge kaybı, krizin ağırlığı ve şiddetindeki farklılıktan dolayı hayatın her alanında daha önce görülmedik biçimler kazanmış olarak çıkıyor karşımıza. Geçmişte ihtimal dahi verilmeyen olasılıklar bugünün gerçekliğini ve normalini oluşturuyor. Bu açıdan dünyanın çivisi çıktı dense yeridir.

Gitmekte ve Gelmekte Olan

Bu anomalinin en ürkütücü örnekleriyle en başta burjuva siyaset sahnesinde karşılaşıyoruz. Düşünün ki, hegemon konumu zayıflama sürecine girmiş olmakla birlikte özellikle askeri güç ve teknolojik kapasite bakımından hâlâ dünyanın en büyüğü olan ABD gibi emperyalist bir gücün başına Trump gibi çapsız bir cahil olmakla kalmayıp ne zaman ne yapacağı belli olmayan dengesiz bir megaloman gelebildi. Kaldı ki Trump bir istisna değil. Brezilya’dan Hindistan’a, Polonya ve Macaristan’dan Türkiye ve Filipinler’e, Orta Asya cumhuriyetlerinden Afrika’nın birçok ülkesine kadar dünya Trump’lar dünyası haline gelmiş durumda.

Tarihin içinde bulunduğumuz evresini şekillendiren temel dinamiklerin hâlâ farkında olmayanlara bu durum “kötü bir şaka”, en fazla bir “yol kazası” gibi görünüyor. Halbuki ekonomide olduğu gibi siyasette de gücün merkezileşmesi ve yoğunlaşmasının devamı olarak karşımıza çıkan bu gerçek emperyalist kapitalizmin doğasından kaynaklanan bir sonuçtur.

Trump’ın son seçimi kaybetmesine bakarak bu sürecin tersine döndüğünü düşünenler, bu sonucu “demokrasinin yeniden güç kazanması” olarak yorumlayanlar korkunç bir aymazlık içindedirler. Komünistlerin Almanya’da 1932 seçimlerinde komünist partinin oylarındaki sıçramaya odaklanarak öte tarafta Nazilerin nasıl çok daha büyük güç topladıklarını gözden kaçırmalarına benzer bir tarihsel yanılgıya düşülmemelidir. Trump seçimi kaybetmiştir ama Trumpizm bu seçimden oylarını 8 milyondan fazla artırarak çıkmıştır. Üstelik kapanmış fabrikalar kuşağında (rust belt/pas kuşağı) yoğunlaşan işsiz işçi yığınları dışında Hispanikler, Latinolar ve siyahlar gibi sistematik ırkçılığın hedefindeki yoksul kesimler arasında da desteğini büyütmüş olması ürkütücüdür. Sadece ABD ile sınırlı düşünülmemesi gereken bu sonuç, neoliberalizmin keskinleştirdiği toplumsal yarılmalar ve kutuplaşma eğiliminin gelip geçici bir sapma olmayıp nasıl kökleştiğinin görülmesi açısından çok ciddi bir uyarıdır.

Kapitalizmin tekelci aşamasında burjuvazi artık nasıl ortalama bir kârla yetinemez, sürekli azâmi kâr peşinde koşarsa siyasette de azâmi egemenlik-mutlak iktidar peşinde koşar. Bu bir tercih meselesi değildir, sistemin doğası ve işleyişi bunu gerektirir. Para sermayenin ihtiyaç ve önceliklerini esas alan doğası nedeniyle neoliberal birikim modeli burjuvazi açısından bu ihtiyacı hem büyüttü hem de yakıcılaştırdı. 1980 sonrasında önce gelişmiş emperyalist kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı hareketini gerilemeye mecbur bırakıp büyük ölçüde örgütsüzleştirmeyi başaran burjuvazi, buna bir de revizyonist sistemin 1989’daki çöküşünün kazandırdığı avantaj eklenince neofaşist karakterde mutlak egemenlik inşasına hız verdi. Türkiye’de bugün Tayyip Erdoğan şahsında cisimleşmiş olarak karşımıza çıkan führerci tek adam diktatörlüğü bu dünya-tarihsel yönelimin Türkiye özgülündeki versiyonudur. Dünyayı Türkiye kuyusunun ağzından ibaret gören “Tayyip düşmanlığı” bu bağlantının hâlâ farkında değildir ve bu yüzden hâlâ sık sık Avrupa Birliği hatta ABD’den “demokratik tavır” ve tepki beklentisi içindedir.

Proletaryanın ölümsüz önderlerinden Lenin emperyalizm tahlilinde her alanda tekelleşme eğilimiyle karakterize olan kapitalizmin bu nihai aşamasında burjuvazinin her alanda nasıl gericileştiğinin altını çizer. Bunun siyasi alandaki yansımasını ise “emperyalizm demokrasi değil gericilik peşinde koşar” sözüyle vurgular. Dolayısıyla burjuvazinin feodalizme karşı savaşımının sürdüğü koşullarda desteğine muhtaç olduğu işçi sınıfı ve halk kitlelerini peşinden sürükleyebilmek için kapitalizmin serbest rekabet aşamasında ihtiyaç duyduğu liberal demokrasinin tarihsel bakımdan miadı aslında tekelci kapitalizm aşamasına geçişle birlikte dolmuştur.

Onun buna rağmen siyaseten varlığını 20. yüzyıl sonuna kadar sürdürmesi alternatif olarak çekim gücü yüksek bir sosyalist sistemle Batılı kapitalist ülkelerin hemen hepsinde güçlü işçi sınıfı ve halk hareketlerinin varlığının burjuvazi üzerinde yarattığı basınç ve korkunun sonucuydu. Ne zaman ki bu iki basınç etkeni neoliberal yeniden yapılanma döneminde ortadan kalktı, burjuva demokrasisinin siyaseten de bordadan atılması süreci o zaman hızlandı.

Bu sürecin düşünsel altyapısı özellikle 1990’larda döşendi. Finans kapitalin, özellikle de onun en açgözlü ve asalak biçimini oluşturan para sermayenin çıkar ve beklentilerinin sözcüsü ABD’li neoconların başını çektiği neoliberal ideologlar “yönetebilir demokrasi”, “illiberal demokrasi”, “devletin küçülmesi”, “devletin ekonomiden elini çekmesi” gibi slogan ve demagojiler eşliğinde önce demosun (halk) demokrasi dışına itilmesinin, zaten fiilen lafta kalan genel ve eşit oy hakkına dayalı serbest seçim gibi demokrasinin temel mekanizmalarını işlevsizleştirmenin “teorisini” yaptılar.

Emperyalizm çağında kapitalizmin temel toplumsal dayanağı haline gelen kentli orta sınıfı bu tasfiye sürecini benimseyip desteklemeye açık ve hazır hale getirmek amacıyla yürütülen bu ideolojik hazırlık 2001’deki İkiz Kuleler saldırısı sonrasında hızla pratikleşti. “Artık küreselleşmiş barış içindeki bir dünyada parlak bir geleceğin ve fırsatların kendilerini beklediği” yanılsaması içindeki üst ve alt orta sınıf içinde dünyanın rakipsiz hegemonu konumundaki emperyalist bir gücün dahi evinde vurulabileceği şokunu yaratan ve hâlâ çok karanlık noktalar bulunan bu saldırının yarattığı siyasal-psikolojik ortamda “kuvvetler ayrılığı”nın yerine gücün merkezileşmesi, yasama, yargı ve yürütmenin tek elde toplanması, güvenlik aygıtları ve denetim yöntemlerinin olağanüstü güç kazanarak öne çıkması süreci frenlerinden boşaldı.

O günlerden bugüne adım adım örülen bu yeniden yapılanma sürecinin sonunda ortaya egemen burjuvazinin yeni bir yönetim tarzı, buna uygun bir burjuva devlet modeli çıktı ortaya. Ana hatlarıyla bu model, zaten büyük eşitsizlikler üzerine kurulu ikiyüzlü liberal burjuva demokrasisinin biçimsel bazı yönlerinin dahi törpülendiği, buna karşın faşizme özgü yöntem ve çizgilerin daha fazla öne çıkıp baskın hale geldiği, asıl olarak burjuvazinin farklı kesim ve kliklerinin hak ve çıkarlarının gözetilmesini sağlayacak bir denge ve kontrol mekanizması işlevine sahip burjuva “kuvvetler ayrılığı”nın yerini iktidar gücü ve yetkilerinin alabildiğine merkezileştirilip tek elde toplandığı, parlamentoların yanı sıra hükümetlerin bile iyice işlevsizleşip göstermelik bir konuma itildiği, yargının politik bir silah ve düzenleme aracı olarak kullanıldığı, görünüşte “sivil” ve “parlamenter” ama gerçekte ne sivil ne de parlamenter sayılabilecek neofaşist bir yönetim tarzı ve rejim modelidir.

Faşizmi hâlâ 1930’ların Almanya ve İtalya’sındaki biçimleriyle algılayan, onların örgütlenme ve iktidara yürüyüş süreçlerinin karakteristik özelliklerini değişmez sabit biçimler olarak kabul eden yaklaşımlar, burjuvazinin egemenlik tarzı ve yöntemlerindeki neofaşist değişimi hâlâ “sağ popülizm” gibi belirsiz kavramlarla tanımlama ısrarı içindeler. Burjuvazinin her zorbalığını hemen faşizmle özdeşleştiren indirgemeci basmakalıp yaklaşımların “faşizm” tanımını ayağa düşürmüş olmalarına ortak olmamak gibi anlamsız bir gerekçeyi bahane eden bu “popülizm” edebiyatı, gözlerimizin önünde gelişen süreçleri ve olguları adlı adınca anmamak için neredeyse her ay bir başka tanım icat ediyor. Burjuva demokrasisi gibi faşizmin de sabit tek bir biçiminin olmadığı, tarihsel koşullar ve sınıfsal dengelerdeki değişime bağlı olarak her ikisinin de farklı boyutlar kazanıp farklı biçimlere bürünebileceği gözden kaçırılıyor. Fantezi peşinde koşan bu aydın oportünizmi, en başta tehlikenin büyüklüğünü ve ciddiyetini perdelemeye hizmet ediyor.

Burjuvazinin liberal demokrasiyi tasfiyeye yönelmesi ilerici-sol saflarda öz olarak iki farklı tepkimeye kaynaklık ediyor:

Bunlardan birincisini gitmekte olanın arkasından koşarak güçlendirici kimi önlemlerle ona yeniden hayatiyet kazandırmayı amaçlayan restorasyon önerileri oluşturuyor. Yerel otonomiyi esas alan gevşek bir merkeziyetçilik, radikal demokrasi, güçlendirilmiş parlamenter sistem önerileri aralarındaki nüanslara karşın son tahlilde burjuva liberal demokrasinin savunulup canlandırılması çerçevesi içinde kalan yaklaşımlardır.

İkinci yönelimin özünü ise zaten can çekişmekte olanı yeniden nasıl canlandırırız yerine “hemen, şimdi devrim” hayalciliğine kapılmadan onu daha hızlı nasıl aşar, temsili demokrasinin yerini doğrudan demokrasinin, bunun sınıfsal karşılığı olarak burjuva demokrasisinin yerini proleter demokrasinin alması sürecini nasıl hızlandırabiliriz, bugünün güç dengeleri içinde bunun geçiş biçimleri neler olabilir arayışları oluşturuyor. Doğası gereği bu eğilim kapitalizmi yıkmayı hedefleyen sosyalistler ve devrimci çevreler arasında kendini gösteriyor. Bu arayış içinde olanların hareket noktasını kapitalizmi restore etmek değil yıkma amacı oluşturuyor.

Birinci kategoride yer alan yaklaşım sahiplerinden bazıları da sosyalizmi hedefledikleri iddiasındalar. Gerçi sosyalizmden ne anlaşıldığı, daha doğrusu nasıl bir sosyalizm sorusuna verilen yanıtlardaki farklılıklar devreye giriyor bu kez burada. Fakat ondan da önce “bütün eleştirilerimize rağmen yine de burjuva demokrasisini savunmanın gerekliliğine” dair ileri sürülen gerekçelerin temelinde yatan devrimci iktidar iddiasındaki zayıflık çıkıyor karşımıza.

Bu reformist yaklaşım sosyalizmin tarihinden Halk Cephesi politikası örneğinin arkasına saklanarak kendini savunuyor çoğu kez ama hem somut tarihsel koşullar ve güç dengelerindeki farklılıkları gözden kaçırıyor hem de faşizmin tarih sahnesine henüz yeni çıktığı 1930’ların koşullarında geçerli gerekçelere sahip o politikanın ilerleyen yıllarda özellikle Fransa, İtalya ve Yunanistan’da burjuvazinin liberal kanatlarıyla uzlaşma peşinde koşmak uğruna proleter devrim ve iktidar fırsatlarının harcanmasına yol açan olumsuz sonuçlarını hiç dikkate almıyor.

Savaş ve iç savaş koşullarının olgunlaşması

Öne çıkan figürler ve biçimlerindeki kısmi farklılıklara karşın bütün burjuva kapitalist ülkelerde istisna olmaktan çıkıp genelleşme eğilimindeki neofaşist iktidarların faşizme özgü özelliklerinden birini de “kendinden olmayana” karşı düşmanlık siyasetine dayanmaları oluşturuyor. İçte ve dışta keskin bir “ötekileştirme” ve düşmanlık siyaseti bunların temel gıdası. Krizin nereden kaynaklandığının üzerini örtmekten tutalım faturanın işçi sınıfı ve emekçi kitlelere ödetilmesine, yoğunlaşmış gücün temsilcisi olarak öne çıkan çapsız diktatörlerin en akıldışı tutum ve politikalarının rasyonalize edilmesinden tutalım pespaye demagojilerin dahi “gerçek” olarak yutturabilmesine kadar hemen her konuda en büyük kozları bu kutuplaştırma. Bu sayede sınıfsal çelişkileri perdelemekle de kalmayıp bütün sınıfları yatay olarak kesen bir hareket ve etki alanı kazanıyorlar. Sadece hızlı bir konum kaybı içindeki orta sınıf ve toplumun tortusunu oluşturan lümpen proletarya ile sınıf dışılaşmış kesimler içinde değil -sol’un etkisizliğinden de yararlanarak- proletarya içinde dahi ciddi bir destek bulabiliyorlar.

Neofaşist rejimler, parti ve hareketlerin temel politik enstrüman olarak izledikleri ‘kutuplaştırma’ siyaseti onlara sadece taban ve oy kazandırmakla kalmıyor. İç ve dış düşmanlara karşı şiddet kullanımını meşrulaştırıp olağanlaştırıyor. ABD dahil hemen her ülkede muhalif her hareket ve gösterinin ölçü tanımayan bir devlet terörü ve polis şiddetiyle karşılaşması yanında bizzat iktidarlar tarafından örgütlenen ya da açıkça korunup kollanan Nazilerin SA’sını çağrıştıran silahlı paramiliter örgütlenmelerin sayısındaki artış gidişin yönü ve içerdiği tehlikelerin büyüklüğü konusunda uyarıcı olmalıdır.

Bu gidiş ülkeler bazında potansiyel bir iç savaş riskinin büyümesi anlamına geliyor. İç savaş denildiği zaman onu da tarihte örneklerini gördüğümüz belirli bazı biçimlerle sınırlı düşünmemek gerekiyor. Zaten burada görülmesi gereken asıl unsur, sistemin krizinin derinleşmesine paralel olarak devlet terörünün ölçü-sınır tanımaktan çıkışıyla bizzat iktidarlar tarafından örgütlenen SA tipi çete örgütlenmelerinin şiddetinin ‘olağanlaşması’ yönündeki eğilimdir. Bu tümüyle toplumsal fay hatlarının derinleşmesinin, sınıf çelişkilerindeki keskinleşmenin ve egemen burjuvazinin yaşadığı sıkışma ve korkularındaki büyümenin toplam sonucudur.

Dolayısıyla her türlü muhalif örgütlenme ve eylem bu gerçeklik ve gidişi dikkate alarak örgütlenmek zorundadır. İşçi sınıfı ve halk kitleleriyle devrimci sosyalist örgütlenmelerin tehlikeyi zamanında görerek hazırlıklı olmak yerine gafil avlandıkları değişik tipteki iç savaş süreçlerinin nasıl ağır bedellere mal olduğu hatırlanarak hareket edilmesi tarihsel bir sorumluluktur.

Dünyadaki bütün dengelerin altüst olmasının hem nedenlerinden hem de sonuçlarından biri de 1990’larda “tek kutuplu dünya” masallarının üretilmesine neden olacak ölçüde güçlü ve rakipsiz görünen ABD’nin hegemonyasının sarsılması, teknoloji ve askeri güç alanlarında üstünlüğünü korumaya devam etmekle birlikte ekonomik, mali, siyasi ve diplomatik bakımlardan gözle görülür bir gerileme sürecine girmesidir.

Bu aslında emperyalist gelişmenin eşitsizliği yasasının doğal ve mantıki sonucudur. Lenin’in emperyalizm tahlilinde dile getirdiği gibi bu yasa yeni bir emperyalist savaş tehlikesinin de kaynağını oluşturur.

Kapitalizmin bugün yaşadığı yapısal krizin büyüklüğü ve derinliğinden dolayı sistemin kendisini ancak geçmiş krizlerden çok daha büyük ölçekte birikmiş sermayeyi ve üretici gücü tahrip ederek yaşatıp sürdürebilecek durumda olması bu tehlikeyi büyüten ek bir etkendir. Tarihsel olduğu kadar dönemsel olarak da hareket alanı daralmış güç kaybı içindeki burjuvazinin tek tek ülkeler bazında olduğu gibi dünya çapında da hükmünü ağırlıklı olarak şiddet araçları ve yöntemleriyle sürdürebilir durumda olması bu asli etkenlerin üzerine binen tamamlayıcı/hızlandırıcı bir etkendir.

Bugünün teknolojisiyle yürütülen her savaş hem insanlık hem de doğa açısından geçmiştekilere kıyasla çok daha büyük yıkım anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bugün savaş tehlikesine karşı mücadele, insanlığın ve doğanın ayakta kalabilmesi uğruna bir savaştır ve o artık sistemden soyutlanmış soyut bir barış talebiyle yürütülemez. Sonuç almayı hedefleyen etkili bir barış mücadelesi dolaysızca emperyalist kapitalizmi ve burjuvazinin egemenliğini hedef almak zorundadır. Aksi taktirde emperyalist burjuvazi ve devletler üzerinde hiçbir yaptırım gücü olmayan iyi niyetli dilek ve sızlanmalar olmaktan öteye geçemez.

ABD-Çin rekabeti

Emperyalist güçler arasındaki rekabet ve çatışmanın önümüzdeki süreçte öne çıkan yönünü “gerileyen emperyalist” ABD (ve peşinden sürüklediği Avrupalı emperyalistler) ile “yükselen emperyalist” Çin arasındaki sürtüşmeler oluşturacak. Her iki emperyalistin kısa süre önce yayınladıkları temel strateji belgeleri bu olasılığı artık açıkça dile getiriyor zaten.

2019 yılında yayınlanan Savunma Siyaseti Beyaz Kitabı’nda Çin’in “kendi değerleri ve işbirliği modeline dayalı global güvenlik mimarisi kurmakta kararlı” olduğu ifade edilirken, ABD’nin 2017 yılında açıklanan Güvenlik Strateji Belgesi’nde ise Çin “ana tehdit” olarak tanımlanıyor. 2020 Mayıs’ında kamuoyuna açıklanan Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin Halk Cumhuriyeti’ne Yönelik Stratejik Yaklaşımı başlıklı raporda da bunun gerekçesi çok açık bir dille, “Çin’in kendisine biçilen rolün ve sınırların dışına çıkarak uluslararası düzende kendi lehine değişiklikler peşinde koşması” şeklinde dile getiriliyor.

Bu savaş pandemi öncesinde ticaret savaşları biçiminde başlamış bir savaş aslında. Çin’in iletişim tekeli Huawei’nin faaliyetlerinin ABD ve Batılı emperyalist ülkelerde sınırlanmasına yol açan G-5 teknolojisi savaşı dijital dünyanın bölünmesine doğru giden başka bir savaş cephesi.

Sürekli yeni sürtüşmeler doğuran emperyalist rekabetteki keskinleşme sadece ticaret ve teknoloji gibi alanlarla sınırlı olmadığı gibi sadece bazı coğrafyalarla da sınırlı değil. Çin, gerileyen emperyalist olarak ABD hegemonyasının etkisini dünyanın her yöresinde sistematik olarak kemiriyor. ABD ise Çin düşmanlığı temelinde cepheleşmeyi kışkırtarak Çin’i psikolojik baskı altına alma, hareket alanlarını daraltarak çevreleme-kuşatma stratejisi izliyor. Kapitalist krizi ivmelendiren pandemi sürecinin yönetimi sırasında bariz bir ahmaklık sergileyen Trump hem bu beceriksizliğinin üzerini örtmek hem de yığınların tepkisini dış bir düşmana yönlendirmek amacıyla Çin düşmanlığına hız verdi.

Çin düşmanı ırkçı eğilimlerin önümüzdeki süreçte diğer Batılı emperyalist-kapitalist ülkelerde de gelişme olasılığı çok yüksek. Çünkü pandemi sürecinde ağırlıklı olarak Çin’e dayalı tedarik zincirlerindeki kopukluğun gelişmiş kapitalist ekonomileri dahi nasıl bloke ettiğini yaşayarak görmenin şokunu yaşayan burjuvazi şimdi bir taraftan bu zincirleri çeşitlendirmenin arayışı içinde olacak; bir taraftan da ha deyince gerçekleşmeyecek bu süreci örgütlerken bu arada Çin’e de şantaj yapıp onunla olan kontratlarında eskisine oranla yeni avantajlar elde etme peşinde koşacak. Batı kamuoylarında kışkırtılıp yükseltilecek Çin düşmanlığını şantaja dayalı bu pazarlıklar sırasında koz olarak kullanacak.

Bu arada daha geriden gelmekle birlikte Rusya’nın da bu emperyalist rekabet yarışı içinde olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Bugün için daha çok Ortadoğu ve Orta Avrupa gibi sınırlı coğrafyalarda yaptığı bölgesel ataklarla öne çıkıp potaya giren Rusya, ekonomik ve teknolojik bakımlardan ABD ve Çin ile dünya çapında rekabet yürütebilecek güçte değildir. Fakat Avrupa cephesinde Almanya önderliğindeki AB ile Güneydoğu Asya’da ise Çin’le kuracağı ilişkilere dayalı olarak dünya çapındaki dengeleri etkileyip değiştirebilecek bir konumdadır.

Bu arada bu rekabet savaşının alttan alta uzaya da taşındığını not edelim. ABD tıpkı 1980’lerin başında içten içe çürümüş SSCB’yi boyunu aşan bir yarışa çekerek çöküşe sürüklemek amacıyla ortaya attığı Yıldız Savaşları projesinin yeni bir versiyonunu gündeme getirmiş görünüyor. Elon Musk gibi karanlık ilişkilerin temsilcisi özel sektörü de devreye sokarak Ay’ın yerleşime açılması ve Mars’a yolculuk gibi uzay projeleri biçiminde ideolojik propaganda boyutunu da içeren yeni askeri-teknolojik hamleler geliştiriyor. İnsanlık bu açıdan da Nazım’ın Stronsiyum 90 şiirinde dediği gibi “Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, Ya dünyamıza inecek ölüm” kavşağında.

İnsanlığın ve doğanın karşı karşıya bulunduğu tehlikelerin büyüklüğü karşısında korku ya da güçsüzlük duygusundan kaynaklanan sızlanmaların, bütünsellik taşıyan sistemik bir gelecek vizyonuna sahip olmamaktan kaynaklanan ahlâki itirazların ötesine geçmemiz gerekiyor.

Aynı şey kapitalizmin şurasını ya da burasını şöyle ya da böyle revizyondan geçirerek yola devam edilebileceği yanılsamasını körükleyen “düzeltilmiş kapitalizm” vaazları açısından da geçerli.

Kapitalizm çözümlemeleri sırasında Marx’ın altını defalarca çizdiği gibi onun egemenliğine son verilmediği sürece sermayenin el koyamayacağı, iç edip emeğin ve insanlığın aleyhine kullandığı bir bumeranga dönüştüremeyeceği hiçbir ahlâki itiraz ve reformist proje yoktur.

Dolayısıyla bugün ister emeğin kurtuluşunu, ister halkların özgürlüğünü, ister kadın sorununun çözümünü, isterse çevre ve iklim duyarlılığını vd. esas alsın sistemin şu ya da bu yönüyle sorunu olan her itiraz ve hareket artık bir bütün olarak bu çürümüş sistemin kendisiyle cepheden bir savaşa tutuşmak zorundadır. (Yarın: Türkiye’de Durum)


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar