’96 Cezaevleri Direnişi

’96 Cezaevleri Direnişi

’96 Cezaevleri Direnişi 2 farklı taktikle yürütüldü…

Türkiye cezaevlerindeki büyük kitlesel direnişlerden biri olan ‘96 SAG-ÖO Direnişi, o dönem işbaşında bulunan Refahyol hükümetinin, F tiplerinin öncülü Eskişehir tabutluğunu bir kez daha açmaya yeltenmesi üzerine gündeme geldi.

Direniş, içlerinde TİKB’nin de bulunduğu Türkiye soluna mensup 10 devrimci örgüt tarafından 20 Mayıs’ta süresiz açlık grevi (SAG) biçiminde başlatıldı. 69 gün sürdü. 27 Temmuz 1996günü devletle yapılan bir anlaşma üzerine bitirildi. Faşizmin yaptığı hamlenin geri püskürtülmesi, Eskişehir tabutluğunun bir kez daha kapatılması ve cezaevlerindeki devrimci tutsakların merkezi örgütlülüklerinin muhatap alınması yönlerinden direniş kazanımla sonuçlandı. Ancak direnişin temel taleplerinden biri olan Bayrampaşa ve Buca cezaevlerine yeni tutukluların alınmaya devam edilmesi talebi başta olmak üzere eyleme başlarken ileri sürülen bazı hak taleplerini kabul ettiremedi.

Eylemin 45. gününde direnişçi örgütler arasında önemli bir taktik farklılık ortaya çıktı. Direnişe birlikte başlayan 10 örgütten 7’si o günden itibaren eylemlerini belirli sayılardaki gönüllülere dayalı Ölüm Orucu (ÖO) biçimine dönüştürdüler. TİKB ise bütün güçlerin eylemi kesintisiz olarak sürdürmelerine dayalı SAG taktiğinde ısrarlı oldu.

Bu taktik farklılaşmasının temelinde yatan anlayış farklılığı aslında eylemin daha başlangıç aşamasında kendini göstermişti. Cezaevlerinde mücadeleyi sık sık “her şey” haline getiren küçük burjuva solculuğu ile bu konuda çoğu kez onun kuyruğuna takılan sağcılık, “cezaevleri hareketlenmeden dışarının hareketlendirilmesi mümkün değildir” çarpık anlayışında birleşiyorlardı. Eskişehir tabutluk saldırısı gündeme geldiğinde de bu zihniyet hortladı. İçeriyle dışarının ilişkisinin kuruluşunda cezaevlerini merkez alan bu zihniyetle benzer tartışmalar -boyutlanmış olarak- 2000 yılında faşizmin F tipi saldırısına karşı direniş sürecinde de yaşandı. Yalnız ‘96 SAG-ÖO sürecinde bu yaklaşımın kuyruğunda sürüklenerek TİKB’ye karşı hasmane tavır alan örgütlerden bazıları bu kez cezaevlerinde de direnmenin zorunluluğunu reddedecek ölçüde tam ters kutba savrulmuşlardı.

Saldırının gelmekte olduğuna dair belirtilerin arttığı Mart ortası gibi erken bir tarihte TİKB, diğer örgütlere kapsamlı bir yazılı öneri götürdü. Yaklaşan saldırının amaçlarına dikkatleri çekerek, “bunun sadece cezaevlerine yönelik bir saldırı olarak algılanmasının vahim bir dar görüşlülük olacağını” vurguladı. Buna bağlı olarak, “sürecin bu aşamasında işe cezaevleri merkezli bir SAG ile başlamanın ciddi bir perspektif kayması anlamına geleceğini ve ilerleyen günlerde direnişi zayıf düşürecek gelişmelere neden olabileceğini” hatırlattı. TİKB bu uyarılarını, dışarda kamuoyunun önceden hazırlanıp hareketlenmesini sağlamak amacıyla “100 bin afiş, 250 bin bildiri” hedefiyle sloganlaştırdığı çok yönlü bir kampanya önerisiyle birleştiriyordu.

Ancak bu yaklaşım, içeriyle-dışarının ilişkisinin kuruluşunda cezaevi odaklı düşünmeye koşullanmış anlayışlar tarafından kabul görmedi. Alışkanlıkların yanı sıra grupçu küçük hesaplar ağır bastı. Çoğunluk, önce cezaevlerinde SAG biçiminde açlık grevine başlanması kararı aldı.

Bunun üzerine TİKB, direnişin başlamasından 5 gün önce (15 Mayıs) bütün örgütlere ilettiği yazılı bir açıklamayla, o güne dek ısrarla dile getirdiği uyarı ve eleştirilerini korumakla birlikte, “cezaevlerinin yakın geleceği açısından da tayin edici bir çatışmanın yaşanacağı bir süreçte bir bölünmeye meydan vermeyerek devrimci güçler arasında mümkün olan en geniş eylem birliğini sağlama ve korumanın öneminden hareketle cezaevlerindeki bütün güçleriyle SAG’ne katılacağını’ duyurdu. TİKB’nin sergilediği bu omurgalı duruş ve sorumlu tavır, bu tür direnişleri bile küçük hesaplarına alet etmeleriyle ünlü çevreler tarafından sonradan “sürüklenme” olarak nitelenip  demagoji konusu haline getirildi.

Ne var ki, ilerleyen günlerde yaşanan gelişmeler, TİKB’nin önceden yaptığı uyarıları haklı çıkardı. Örneğin “içeri harekete geçmedikçe dışarı hareketlenmez” şeklindeki çarpık görüşün en ateşli savunucularından biri, direniş sonrasında yaptığı değerlendirmede, “içeriden harcanan çabalara karşın (konunun-nba) bırakınız toplumsal muhalefetin değişik kesimlerini, komünist  ve devrimci örgütlerin politik gündeminin özel sorunu haline bile getirilemediği” itirafında bulunuyordu.

SAG olarak başlayan eylemin 45. günde seçilmiş sınırlı sayıdaki eylemciye dayalı ÖO’na çevrilme gereği duyulmasının gerisinde de yine TİKB’nin ısrarla uyarıda bulunduğu bir sıkışma yatıyordu. TİKB, en son 15 Mayıs tarihli yazısında, “dışarıyı harekete geçirebilmek için önce cezaevlerini harekete geçirmek” şeklindeki geleneksel tepkime biçimiyle hareket edilecek olursa eğer, bu,  “… direnişin bazıları bugünden görülen iç zaaflarıyla da birleşerek özellikle SAG’nin 30’lu, 40’lı günlerinde bizi geriye çekici yönde işleyebilir” demişti.  Yaşanan da bu oldu. Kamuoyundan beklenen desteğin gelmemesi, özellikle kimi örgütlerin tabanında karamsarlık yarattı, çözülme eğilimlerinin uç vermesine yol açtı.

Taktik farklılığın ortaya çıktığı 45. gün sonrasında 7 örgütün eylemi sürdüren toplam  ÖO’cusu sayısı 159 iken TİKB’nin eylemi SAG biçiminde kesintisiz sürdüren direnişçilerinin sayısı 61’di. Yani farklılığın “ölmeyi göze alıp almamaktan kaynaklandığı” iddiası ucuz bir demagoji ve iftiraydı.

‘96 SAG-ÖO Direnişi’nde ölümsüzleşen toplam on iki devrim savaşçısı arasında Tahsin YILMAZ, Osman AKGÜN ve Hicabi KÜÇÜK yoldaşlar da vardı. Tahsin YILMAZ, ömrünün 30 yılını devrim ve sosyalizm kavgasına vermiş, TARİŞ direnişçisi komünist bir işçi önderiydi. SAG-ÖO Direnişi’nin başlamasından bir ay kadar önce tutsak düştüğünde dışardaki pratik merkez konumundaki Merkezi Örgütlenme Komitesi (MÖK) ve İstanbul İl Komitesi üyesiydi. Osman AKGÜN, TİKB ile 12 Eylül sonrası buluşmuş çok yönlü ve yetenekli bir kitle örgütçüsüydü. Genç Komünar Ulaş Hicabi KÜÇÜK ise, Eskişehir’de, militanlığıyla olduğu kadar kitlelere güven veren olgunluğuyla da öne çıkmış, önderleşme yolunda gelişen genç bir komünistti.

O direnişte yıldızlara uğurladığımız bu yoldaşlar dışında, örgütün geleceğinde farklı rol ve sorumlulukların sahibi olma potansiyelleri yüksek kimi işçi yoldaşlarımızın bedenlerinde de kalıcı ağır hasarlar oluştu.

TİKB, o günkü koşullarda direnişin yaptırım gücünün, kitleselliğin azami ölçülerde korunup sürdürülmesine bağlı olduğu görüşünden hareketle SAG biçiminde ısrarlı oldu. Bu doğru ve devrimci bir yaklaşımdı. Direnişin ve cezaevlerinin geleceği açısından girilen çatışmanın net ve kesin bir zaferle sonuçlanması kuşkusuz önemliydi. Bunun için ödenmesi gereken bedelleri göze almaktan kaçınan bir devrimcilik düşünülemezdi. Fakat aylara yayılan ısrarlı bütün çabalara rağmen  ortaya çıkan taktik farklılık temelinde bölünme önlenememişse, o noktadan sonra TİKB’nin tek başına bütün gövdesiyle SAG’yi sürdürmekte ısrar etmesinin alemi yoktu.

Eleştirilerini koruyarak o da ÖO’cusu örgütlerin yaptığını yapabilir, seçilmiş belli sayıda militanını ön hatlarda bırakarak örgütün gövdesini geri çekebilirdi. O noktadan sonra SAG taktiğinde ısrar  gereksiz bir “keskinlik” özelliğini kazandı. Bunun sonuçları da ağır oldu.

Bu “sol” hatanın temelinde  vahim bir ufuk daralması ve körleşme yatıyordu. TİKB MK, TP sürecinin paralize ettiği örgütün durumunun ve hızla irtifa kaybettiğinin hala farkında değildi.

[Tarihimizden/123-129. sayfalar’dan]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et
[lvca_spacer desktop_spacing=”50″ tablet_width=”960″ tablet_spacing=”30″ mobile_width=”480″ mobile_spacing=”10″]

İlgili yazılar