Adnan Yücel’i andık

Adnan Yücel’i andık

“Aşkın ve Kavganın Şairi” Adnan Yücel, dostları ve yoldaşları tarafından Ankara Tüm Bel-Sen Genel Merkezi’nin toplantı salonunda anıldı

Hayata bundan tam 17 yıl önce gözlerini yuman, “Aşkın ve Kavganın Şairi” Adnan Yücel’i dün (24 Temmuz) saat 18.00’da Tüm Bel-Sen Genel Merkezi Toplantı salonunda andık.

Anma etkinliği saygı duruşu ve açılış konuşması ile başladı. Açılış konuşmasında Adnan Yücel anma etkinliklerinin nasıl başladığı ve bugünlere nasıl gelindiği anlatıldı. Uzunca bir süre ara verilerek yapılamayan Adnan Yücel anmalarımız artık her yıl düzenli olarak yapılacağı bildirildi.

Açılış konuşmasından sonra kürsüye Adnan Yücel’in eşi Ayşe Yücel çıktı ve Adnan Yücel’in hayatına dair bizlere bilgiler verdi. Onun devrimcilere ve sosyalistlere olan bağlılığını vurguladıktan sonra Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek şiirinden bir parça okudu.Sonrasında  konuşmacılar kürsüye çağırıldı. İlk olarak Alınteri adına Mürüvet Küçük konuştu. Adnan Yücel’i üniversite yıllarından şahsen tanıdığını belirten Küçük, onun şiirinin sınıfsız sömürüsüz dünya özleminden beslenen bir şiir olduğunu vurguladı. Adnan Yücel şiirini okuyan herkesin onun titiz bir tarih çalışması yaptığını hissettiğini ifade eden Küçük, “ama o tarihle post modernistlerin kurduğu tarzda gerici bir ilişki kurmamıştır” dedi. Burjuva ideologlarının tarihle ilişkilenmelerinin egemen sınıfların gerici birikimiyle ilişkilenmek ve kitleleri de o gerici karanlığa hapsetmek, gelecek duygusunu yok etmek üzerinden olduğunu belirten Küçük, Yücel’in tarihle-mitolojiyle işçi ve emekçilerin güç alacakları birikimi imgelerin diline dökmek temelinde bir ilişkilenme olduğunu belirtti. Yücel’in şiirlerinin tarihten, doğanın hareketlerinden devşirdiği imge ve metaforların güncel mücadeleyle ve en önemlisi de gelecek duygusuyla birleştirecek bir yaklaşımın somut ifadesi olduğunu belirtti.

Yücel’in partili bir sanatçı olduğunu, yaşamının son anına kadar da bunu bir şekilde sürdürdüğünü belirten Küçük, onun şiirinin burjuvazinin partili-sosyalist gerçekçi şiire-sanata dönük saldırılarına da verilmiş estetik bir yanıt olduğunu ifade etti. Burjuva ideologlarının partili sanatı-sanatçıyı ve üretimlerini kaba-estetik yoksunu olmakla itham ettiğini, Yücel’in şiirinin dokusunun bunu da yerle bir ettiğini ifade etti.

Yücel’in şiirinin estetiğinin de insanlığın birikiminin özümsenmesi üzerinden şekillendiğini dile getiren Küçük, bu şiirde destanın, maninin, dünya edebiyatının sentezlenmiş bir estetiğinin olduğunu ifade etti. Doğa ve tarihin diyalektiğiyle beslenen Yücel şiirinin kendisine has bir matematiği, ritmi ve hassas bir dengesi olduğunu belirtti.

Yücel’in partili bir sanatçı olarak yüreğini ihtilalci komünistlerle birleştirdiğini kaydeden Küçük, hiçbir şiirini birilerinin istem ve yönlendirmesiyle yazmadığını vurguladı. Partili sanatçının emir ve direktiflerle üreten bir ilişki içinde gösterilmesine de yanıt olan Yücel şiirinin, en karanlık dönemlerde direnenlerin hikayelerini dinlemesi ve o hikayelerinin kendi ruhsal dünyasında yarattığı  etkilenmeyle ortaya çıktığını belirtti. Yücel’in ‘80’lerde ihtilalci komünistlerin içerde ve dışardaki direnişlerine tanık olanların anlatımlarıyla bu dünyaya bağlandığını ve bu dünyanın işçi ve emekçilere moral ve güç katacak her özelliğini duyumsadığı oranda şiirine işlediğini belirtti.

Küçük, Yücel’in sınıfsız sömürüsüz dünya özlemiyle dövüşenleri şiirinin kahramanı kıldığını, “Ölümün anlamının yaşamda saklı olduğu” yaklaşımıyla asıl olarak onların yaşamlarının izini sürdüğünü; o yaşamların, o kahramanlıkların beslendiği inanç ve ideallerle bütünleştiği oranda da bunları zengin bir imge ve metafor diline doğal bir içtenlikle döktüğünü vurguladı.

Alınteri temsilcisinde sonra Yazar Temel Demirer söz aldı ve şunlara değindi; ““Şiir nedir” mi?Cemal Süreya’nın, “Şiir, bir karşı çıkma sanatıdır”; Şeyh Galip’in, “Şiir mumdan kayıklarla alev denizini geçmeye benzer”; Andrei Tarkovsky’nin, “Şiir benim açımdan bir dünya görüşü, gerçekle olan ilişkimin özel bir biçimidir. Bu açıdan bakıldığında, şiir, insanlara hayatı boyunca eşlik eden bir felsefedir,” diye tarif ettikleridir.

Veya -bizcileyin!- Cemal Süreya’nın, “bir mezarın doğurduğu/ iştahlı bir çocuktur Anadolu şiiri,” dediğidir.

Sakın ola, “şiir” deyip geçmeyin! O; “Paul Eluard’a göre ‘ozan esinlenenden çok esinleyendir.’ Ve ‘şiirin temel niteliği… yakarıp yardımcı aramak değil, esinlemektir’. ‘Bir süs eşyası değil, yararlı bir nesne’ olan şiir, ciddi işlevlere sahiptir, dolayısıyla bir sorumlulukla toplumundaki ‘her yurttaştan daha yararlı olmalı ozan’ kişi de…

Gerek Eluard’ın, gerek şiiri politika alanında da işlevli kılmada bir çığır açabilmiş olan Mayakovski’nin, gerekse ‘şiir boşuna yazılmış olmayacak’ diyen Neruda’nın ve daha pek çok ozan ve bilginin söylemlerinin uzlaşma kavşağında, ‘şiirin kitleler üzerindeki küçümsenemez etkisi’ düşüncesi vardır.

“Biz ki bildikten sonra sevmeyi,/ bütün sabahlar acı renginde olsa ne çıkar,” diye haykıran; “Bitmedi daha sürüyor o kavga/ ve sürecek/ yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!” kararlılığının şairi Adnan Yücel’in şiiri; “saraylar saltanatlar çöker/ kan susar bir gün/ zulüm biter./ menekşeler de açılır üstümüzde/ leylaklar da güler./ bugünlerden geriye,/ bir yarına gidenler kalır/ bir de yarınlar için direnenler…” müjdesini verendi…

Çünkü Onun temel niteliği, komünist bir şair oluşuydu; tıpkı Nâzım Hikmet gibi…

Kolay mı? Devrimin şairiydi Adnan Yücel ya da şiirin devrimi…

Şafakları tutuşturanlardandı O. Örgütlü sanatın en önemli temsilcilerdendi. Toplumcu şairlerin safındaydı…

18 yaşında inanılmaz işkencelere maruz kalmış Aysel Zehir için ‘Direnç Çiçeği’ başlıklı şiirini; işkencede takma adını bile kabul etmeyen Mehmet Fatih Öktülmüş nezdinde tüm ihtilalci komünistler için ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ başlıklı dizelerini; 80’lerin Diyarbakır zindanındaki zulme karşı bedenini ateşe veren Kürt gençlerine ithafen ‘Dörtlerin Gecesi’ni mısralara dökmüştü…

Hasılı yaşamı boyunca daima kavganın içindeydi; gövdesi ve dizeleriyle…

“Feda olsun, özgürlük uğruna aşkım!” diye haykıran özgürlükçü Macar isyancısı Sándor Petőfi ile Adnan Yücel arasında bir paralellik söz konusudur…

Tam da bu özellikleriyle Adnan Yücel; kavganın, umudun ve geleceğin şairiydi; şiirleri de hakça bir düzenin mücadele manifestosuydu…

12 Eylül’ün yılgınlık akıntılarına kapılmaksızın, “Direnenler de var bu havalarda” derdi. Onun için aslolan direnmekti; umut ve direngenliği göndere çeken devrimci duruşu sergilemekti..

“Düşlerin sonsuza koştuğu yerde/ Sabrın çiçeklerini açtığı yerde/ Asla kapanmaz yaşanan defter/ Çünkü tarihin en güzel yerinde/ Son sözü hep direnenler söyler,” dizelerindeki üzere; 12 Eylül karanlığına inat -asla vazgeçmeyen- direnci şiar edinip; devrimci sanatçı olmanın tarihsel ve toplumsal sorumluluğunu yerine getirmişti…

Partili/ örgütlü sanatın yetkin örneklerinden ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ ile ‘Çukurova Çeşitlemesi’ başlıklı yapıtlarında umuttan direngenliğe; haykırıştan başkaldırıya yönelen O; “Elveda” hezeyanlarına karşı sosyalizmin kaçınılmazlığını muştular.

Örneğin ‘Acıya Kurşun İşlemez’ başlıklı şiirinde, “Sen yürürsün rüzgâr yürür/ Sabahlar sığmaz olur gözlerine/ Her adımda çözülür bir karanlık/ Şafaklar çiçek sunar ellerine/ Gün tutuşur,” derken; devrimin kaçınılmazlığına bağlanmışlığı muştulayıp; umutsuzlara umut aşılar ısrarla…

Bir gün bile halkına sırtını çevirmeyen O; post-modern çürüme örneklerine inat; toplumsal mücadelenin öznesiz olmayacağını anlatırdı döne döne…

Çünkü emeğin, isyanın safındaydı; şiirleri kimilerine “slogan” olarak görünse de(?!); “Yüzyıllardır acı çeken bir halkın çığlığı ancak böyle çıkıyor,” haykırışıyla yola devam edendi; “Kimine göre devrimci, kimine göre Kürdçü bir şairimdir!” diyen Adnan Yücel…

Dizelerinde Filistin’in taş atan çocuklar da; özgürlükleri için direnen Amed’li ateşin ve güneşin çocukları da vardı ‘Dörtlerin Gecesi’ndeki üzere: “bir havar yükseldi zindandan kırlara/ dört ateşten dört kıvılcım düştü dağlara/ dağlar tutuşup indi bağlara/ dört ayrı ses yükseldi her ateşten/ söndürmeyin ateşi/ üfleyin korlara – üfleyin korlara …”

Hatırlayın: “Birlikte anılar biriktirin. Biriniz ölünce anlatılacak anılardan olsun!” demişti O…

Adnan Yücel’in bu uyarısını asla unutmayın; unutturmayın ve bu uyarıya olan müthiş ihtiyacın altını döne döne çizin!

Sözlerini, 2013 yılında Ankara ve İzmir’de yapılan Adnan Yücel’i anma etkinliklerinde yaptığı konuşmalardan bazı bölümleri hatırlatarak bağlayan Temel Demirer’den sonra sözü Mehmet Özer aldı.

Mehmet Özer de özetle şunları dedi: Benden istenen şey dünyanın en zor şeyi; bir insanın dostunu anlatması, ne söylerseniz az kalır. Şiir tarihi bunu böyle söyler, hayatındaki yerinden fazladır, sözcükten öteye anlatamayacağımız yaşanmışların ve hatıraların bize bıraktığı bu büyük yük her gün, her gün baktığımızda gördüğümüz hayatımızda ki büyük boşluk sanki az önce hayatımızdan ayrılmışta biz ona el sallıyormuşçasına canımız yanıyor.

Şimdi 17 yıl oldu deyince bazen sayıların çok da anlamı olmuyor, çünkü sayıların vicdanı yok! Çünkü büyük ölümleri bile sayılarla anlattığımızda hayatımızda o kadar derin izleri olmuyor ama 17 uzun bir yılın her yılını, her şiir yılını onsuz geçirmiş olmanın bende ki vermiş olduğu acı bunu nasıl söylerim yani söyleyemem. İnsan söyleyemiyor.

Belki de Nazım Hikmetin şu dizeleriyle “yedi yıllık yoldan kuş kanadıyla gelirsin, ben haber etmeden haberimi alırsın namuslu kitap gibi gülen, anlımın terini silensin, o gider bu gider şu gider dostum bir tek sen kalırsın. Bir tek sen kalırsın.

Mehmet Özer sonrasında Adnan Yüceli “Ateş”in şairi olarak betilemleyerek şu sözlerle devam etti. “Neden ateşin şairi? Bunu özet olarak size anlatmaya çalışayım: Likya kent şehridir Xanthos ve bizim Eşen Çayının kenarında bulunan bir halktır. Bu halkın bir özelliği var; üç kez büyük savaşa girişirler, bir kez Perslerle, bir kez Romalılarla, bir kez de İskender Ordularıyla savaşa girişirler ve sonuçta bu bir kent devletidir ve büyük ordulara karşı direnme güçleri yoktur. Ama son savaşçılarına kadar savaşarak ölürler.

Bu direnme geleneğinin başka bir tezahürü var ki savaşı kaybedeceklerini anladıklarında, bütün insanlarıyla birlikte, çocukları-eşleri malları-mülkleriyle birlikte kenti ateşe verirler ve yakarlar kenti. Bu bir anlamda düşmanın eline geçmektense, toplu intiharlar toplu ölümler yeğlerler. Yani esir düşmektense ölmeyi yeğlerler.

Buradan bakıldığında Adnan Yücel’in esir düşmektense başkaldırının şairi olduğunu ve bu toprakların evladı olduğunu, toprakların geleneklerine sahip çıktığını ve şiirlerinde bunları yazdığını sizlere söylemek istiyorum.

Konuşmasını bitirmeden önce Adnan Yücel’in aramızdan ayrılış yıl dönümüne ilişkin yazdığı bir yazıyı bizimle paylaştı. Yazı  şöyleydi;

Birinci Fotoğraf;

Eylül Karanlıkları
Ay aydınlık değildi
gece Uzun ve soğuktu
Yıldızlar da yoktu…
Gün ortasında gece, tutmuş köşe başlarını
kavşaklara asılmış suretimiz
ajans haberlerinde adımızı okuyorlar
Vur emriyle aranıyoruz
Tank paletleriyle eziliyor alanlar,
siren ve posta Sesleriyle, hayat İşgal altında.
Yüzümüze kapanıyor dost bildiğimiz kapılar
Şarkılar susmuş, yoldaşlar adressiz
Soğuk mermerler, mezarlıklar sığınağımız.
Ardımızdaki ayak seslerinin, göğsümüze yaptığı basınç
yavaşlayan arabanın çoğalttığı acaba soruları
Sokak lambalarının büyüttüğü gölgeler
arka bahçeye gömülen öykümüz
Eylül sıcaklarında harlanan sobalar!
tekmelerle açılan kapılar,
uykuyu bölen namluların
ardında bıraktığı kanlı gömlekler
havada kadavra kokusu, çoğalan musalla taşlar.

Pusu dağıtacak bir ses.

Hangi dağdan gelir? Hangi kayalıktan?
Dövüşenleri kim anlatacak?

İkinci Fotoğraf:

Ayna
Birinci Yüzü:
Kir ve pas
Teslimiyet
Yüz çevirmişti eski “Kahramanlar.”
Ellerimiz sallanıyordu boşlukta.
Telgrafın tellerine kuşlar konmuyordu,
kuşlarda göçmüştü,
tellere insanları bağlıyorlardı
çeliğin ete zulmüne, İnanç silahlarıyla karşı koyamayanlar
diz çöküyordu acının önünde,
büyüyordu korkunun tanrıları
teslim ol çağrısına boyun eğenler kışla kapılarında kuyrukta bekliyordu.
İhanet bayrakları dalgalandırılıyordu gazete sütunlarında
zulmü alkışlayan kalemler vardı, aşkımıza zehirli sular akıtan.
Alkole bulanmış kaldırımlar,
kahvelerde, kadehlerde tüketiliyor yaşam.
Bardakta boğuluyor şiir.
yenilginin ideolojisini yazıyordu şairler.

İkinci Yüzü:

Gecede kutup yıldızları var.
Direniş
Yeraltında yürüyenler yerüstünde savaşıyor
İrade ve inançtan barikatlar kuruluyor
Ölülerimiz uyarıyor, direnenlerimiz yol gösteriyordu
Aç çocuklar büyüyordu varoşlarda, İntikam yeminiyle.
Sehpalara yürüyenler vardı, genç bedenleriyle yıldızlara uzanan
Dudaklarda Kerbela susuzluğu, tenlerde yangın
Yıldırımlar yağdırıyordu elektrik
Çözemiyordu zafere kenetlenmiş yürekleri
Ölüm açlıklarıyla besleniyor hayat
Ağır demir kapıların, kalın beton duvarların ardında
Ve gürül gürül akıyordu yaşam, yoğurt kaplarında
çoğalan fesleğen kokularında

Üçüncü Fotoğraf:

Kutup Yıldızlan öksüz değildi
Toroslar’a çarparak çoğalıyordu şarkılar.
kekeme olmuştu sözcükler,
içine paslanmış kilit, tutsak edilmişti şiir.

Kilidi kim kıracak?

Aşk ile sevilmeliydi kavga.
Tenden Geçerek değil
Yaşamdan geçerek sevilmeliydi.
Şiir sözcüklerinden kalbe süzülen direnç,
öfkemizin yumruklaştığı bilinç olmalıydı
Meydanlardaki tufan için kuytuluklarda rüzgârı örgütlemeliydi.
Başımızı yere değil, yüzümüzü gökyüzüne çevirmeliydi
Dağın sakladığı su
Sabır ve inançtan süzülmüştü
Çıktığı serüven uçurumunda olsa, biliyordu
“ötesi nar bahçesidir.
hayat yanıtladı, doğruladı
acılar sarsa da yüreğini, ayaklarına dolanmadı anılar,
Çoğaldıkça vadesiz ölümler, yassız sabahlar İçin
yazılmalıydı şiir,
yaşamı ve ölümü destan destan yürüyenler için yazılmalıydı
Ölmeyen bir köz vardı yüreğinde, gelenek damarından
Kutup yıldızlarına çevirerek yüzünü dövüşenleri anlattı
Sevdaya söylenen söz
Pusu, sisi dağıtan şarkı
Tutsağa uzanan el
Hayatın atar damarlarında bir bildiriydi.

Adnan YÜCEL

Mehmet ÖZER

En son konuşmacı olarak Abdullah Nefes’e söz verildi. “ Şairin ömrü şiiri kadardır” diye anlamlı bir sözle konuşmasına başlayan Abdullah Nefes,Adnan Yücel’in şiirlerinin bugün hala okunuyor olması onun yaşadığının bir göstergesidir diyerek ve Adnan Yücel’in bir kaç şiirini okuyarak konuşmasını sonlandırdı.

Tüm konuşmalar bittikten sonra kısa bir ara verildi ve müzik dinletisine geçildi. Öncelikle sahne alan Grup Devinim, Adnan Yücelin bestelenmiş şiirlerini dinlendirdi. Daha sonrasında Grup Günyüzü sahne aldı. Grup Günyüzü’nden sonra etkinlik sonlandırıldı.

 


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar