Xrabe -I

Xrabe -I

3. Havalimanı direnişinde tutuklanan işçilerden Baran Kırgın’ın Urfa’daki ağalık-şeyhlik düzenini, toplumsal ilişkileri, vahşi sömürüyü, köylülerin devlet-şeyh-ağa kıskacındaki çaresizliklerini, tarım işçilerinin iç burkan yaşamlarını anlattığı öyküsünün ilk bölümünü yayınlıyoruz

Baran Kırgın

Candarmaların hedefindeki ikinci köy Xrabe Köyü’ydü. Ali çavuş önden, diğer süvariler arkadan atları dört nala koşturuyorlardı. Kenan Evren’in talimatıyla kaçak silahların hepsi toplanacaktı. Xrab köyünü de ihbar etmişlerdi ve Ali çavuşun gözü kararmıştı. “Bu sefer nereye koymuşlarsa bulacağım! Her nereye!” diyerek atını daha sert kırbaçlıyordu. Aynı köy daha önce de 4 kez ihbar edilmiş, Ali çavuş gitmiş, köyün bütün erkeklerini falakaya yatırmış, işkence etmiş, gözlerinin önlerinde eşlerine, kızlarına sulanmış, yanaklarına makas atmış, namusuyla tehdit etmiş; fakat hiçbir silah bulunmamıştı. Çünkü silahları yoktu. Erkekler günlerce ayaklarına basamadılar, bütün işleri köyün kadınları yapmak zorunda kaldı.

Aradan birkaç gün geçti zar zor toparlanıp tarlaya gitmişlerdi. Tarlalar da onların değildi zaten. Onlar çevredeki yaklaşık 20 köyün sahibi olan bir şeyhin marabalarıydı. Hepsini eker, biçer, tüm eziyetini çekerlerdi; ama hasat zamanı sadece yüzde 30’unu alırlardı. Yani kıt kanaat geçinip gidiyorlardı. Köyde okul yoktu, yol yoktu. Bu köydeki her şey Xrab (harap) ismindeki anlama uygundu.

Köy, Karacadağ’ın eteğindeydi. Evlerin hepsi derme çatma siyah taşlarla örülmüş, tek gözlü, toprak damlıydı. Sık, büyük siyah taşlarla kaplı bu alanda köy kurmanın tek sebebi şeyhin tarlalarını çoğaltmaktı. Şeyh “istediğiniz kadar ayıklayın taşlardan” diyordu. “Ne kadar çok ayıklarsanız o kadar çok ekersiniz, ne kadar çok ekerseniz o kadar çok kazanırsınız” diyordu. Bunun gazına gelen köylüler dur durak demeden siyah taşlarla dokunmuş bu toprağı gün yüzüne çıkarmaya çalışıyorlardı. Dişleriyle, tırnaklarıyla siyah taşlarla mücadele ediyorlardı.

Yılan ve akrep yuvası olarak bilinen bu arazide yaşam kurmak gerçekten çok zordu. Ama marabaların yapacak başka hiçbir şeyi yoktu. Zor olsa da yaşamak için mücadele gerekiyordu. Biçme zamanıydı, tüm köy, çoluk çocuk tarlalarda buğday ve arpa biçiyordu. Uzaktan dört nala koşan atların ayak sesleri duyulmaya başladı. Erkeklerin yürekleri ağızına geldi. Köy daha önce de kaçakçılık suçlamasıyla defalarca sıra dayağından geçirilmişti. Şimdi de silah için basılıyordu.

Ali çavuş bölge sorumlusuydu. Orada onu tanımayan yoktu. Esmer, küçük bir burun ve ufacık gözleriyle kocaman dudakları olan Harranlı bir aileden geliyordu. Her gün kendi ismini duyurmak için biraz daha insanlıktan çıkan bu çavuş, bugün yine Xrabe Köyü’ne doğru yola çıkmış, geliyordu. Atların ayak sesleriyle o çığlık atıldı: “Ker ket pîvaza” (eşekler soğana girdi). Yıllardan beri bu böyleydi, bu gelenek hiçbir zaman bozulmadı. Ker ket pîvaza demek , “candarma köye giriyor” demekti .

Bu çığlıktan sonra bütün kadın ve çocuklar köye, erkekler de çöllere doğru koşmaya başladılar. Daha önce silah bahanesiyle dört kez basılan ve feci bir dayaktan geçirilen köyün koca koca adamları, onurlarını, gururlarını bir kenara bırakıp, kendilerini çöle vurdular. Çeltik tarlalarına, ufak tepelere, Karacadağ eteklerine çil yavrusu gibi dağıldılar. Kimi toplanmış siyah taşların arasına sığınıyordu, kimi de korkudan hala koşuyordu.

Düşman yurduna girer gibi gelen kara Ali attan atlarken köyde çıt yoktu. Kimi kadınlar çocuklarını alıp kat kat dizilmiş döşeklerin arkasına, kimi tezeklerin içine kimi de bulduğu, güvende hissettiği bir köşeye sinmişti. Bu durumdan rahatsız olan kara Ali biraz daha kudurdu ve “Arayın!” talimatı verdi.

Bunun üzerine candarmalar bütün evlere girdi, buldukları köşelere sinmiş kadınları beyaz tülbentlerinin altındaki saçlarından tutarak Musa Amca’nın evinin önüne getiriyorlardı. Tezeklerin arasına sığınan Tahle ter içinde kalmıştı. Boynuna ve yüzüne yapışan tezek tozu kaşıntı yapıyordu. Ama o nefesini tutmuş kımıldayamıyordu. Gözlerini kapatmış Asım’ı düşünüyor ve ağlıyordu. “Acaba Asım ne haldeydi; nereye gitmiş, nereye saklanmıştı?”.

Asım ve Tahle geçen seneden beri aşk yaşıyorlardı. Tahle Asımsız, Asım Tahlesiz yapamıyordu. Asım geçen sene sarı sırma işlemeli beyaz bir mendilin içine, yuvarlak, “koç” markalı, kapaklı aynasını ve babasının Suriyeli aktardan aldığı susamlı bir cam şeker koyarak bağlamıştı. Kardeşi Zine’ye vererek Tahle’ye götürmesini istemişti. O çevrede bu, ilan-ı aşk biçimiydi. Aşk ilan etmenin, kur yapmanın tek biçimiydi. Eğer karşıdaki mendili alıp, açarak şekeri yiyip, tekrar bağlayıp bağrına koyarsa, aşka karşılık vermiş demekti. Ama yok mendili alıp açmadan bağrına koyarsa “düşüneceğim” anlamına gelirdi. Alıp içindeki aynayı kırıp geri gönderirse “imkansız”, almamak ise nezaketli bir ret anlamına geliyordu.

Tahle mendili Zine’den alır almaz açmış, şekerini yemiş ve mendili içindeki aynayla bağrına koyup kaçmıştı. Bunun üzerine ertesi gün Asım, Siverek usulü şalvarını ve oduncu gömleğini giymiş, gömleğinin cebine de babasının Güney Kurdîstan peşmergelerinden aldığı sarı, kırmızı, yeşil ince dişli tarağını koymuştu. Bir pet şişe kapağı biçiminde, ondan biraz daha derin bir şişenin içindeki keskin lavanta ile ıslatılmış pamuğa, badem parmağını basıp, kaşlarına sürmüş, Tahle’nin evinin etrafında fır dönüyordu.

Bir senedir ancak uzaktan bakışmışlar ya da buğday biçerken karşılaşmışlardı. Asım’ı düşünürken, “kahpe!” diye bir ses duydu ve kolundan tutan kara Ali onu da yerde sürüye sürüye Musa Amca’nın evinin önüne götürdü. Tüm kadınları ve çocukları sıraya dizdi kara Ali. Köpürüyor, deliriyordu. Kırbacını sallayarak “söyleyin bakayım oruspular, kocalarınız nerede?!”. Kadınlardan çıt çıkmıyordu. Hepsi ağlayıp çocuklarına sımsıkı sarılıyordu. Genç kızlar da yırtılan kıyafetlerini çekiştire, çekiştire üstlerini başlarını sımsıkı örtmeye çalışıp koruyorlardı kendilerini.

Yarım saatlik küfür ve hakaretten bir şey öğrenemeyen Kara Ali, Xere ninenin ağzına keleşin namlusunu dayayıp “söylee silahlar nerede!” diyordu. Bunun üzerine bütün kadınlar çığlığı bastı, ağladılar.

Ali Çavuş, Xere ninenin ağzına keleş namlusunu koyup doldur/boşat yapıyordu. Keleşi ağzına koyup yanağını yumrukladı ve Xere nine “aahhh” diye inledi, ağzındaki kanlar namluyu kıpkırmızı etti. Ama kimse erkeklerin yerini söylemedi. Diğer askerler de kadınları tekmelemeye başladı.

Ardından da evlere girip silah aradılar. Bütün pirinçleri, buğdayları, nohutları evin ortasına dökerek içlerinde silah aradılar. Bulamadılar. Sonra, kara Ali “Yine geleceğiz kahpeler” diyerek askerleriyle birlikte atlara atlayarak koşturmaya başladılar.

Atların ayak seslerini duyan köyün erkekleri yine koşmaya başladılar. Kara Ali, Siverek yoluna doğru kestirmeden gitmek isterken; onları gördüklerini sanan Asım ve Celil hızla koşmaya başladı. Ama atların ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Küçük bir tepenin arkasında kalmıştı atlılar. Onlar da koşmaktan kan ter içindeydiler, korkudan bacakları titriyordu. Tam halden düşmüşken bir kuyu gördüler ve hiç düşünmeden atladılar. Yaklaşık 3 metre derinlikte, ortasında taşlar birikmiş kuyunun kenarında az su ve mavi güvercinlerin yuvası vardı. Asım ve Celil atlar atlamaz bütün güvercinler uçtu ve atların ayak sesleri gittikçe yaklaştı. Sesi tam tepelerinde duyduklarında Celil’in içi “cız” etti. “Ben öldüm Asım” diye fısıldadı. Atlılar daha gür gelen ayak sesleriyle onları geçti, ikisinin de çıtı çıkmıyordu. Az sonra kuyudaki taşları ortaya yığıp dışarı çıktılar ve köylerine zar zor vardılar. 3 gün yatakta kalan Celil bir sabah uyanamadı ve ebediyen uyudu.

Biçim bitmek üzereydi. Siyah kayaların arasına serpilen buğdayın boyu bir metreyi geçmiş, sapı billur gibi kalındı; bire elli vermişti. Asım Tahle’nin hasretiyle yanıp tutuşuyordu; ama bir türlü buluşamıyordu.

10 gün sonra hasat bitti. Onca ter, dayak, eziyetten sonra mahsulün yüzde 30’unu alıp köşelerine çekildiler. Şeyhin adamları gelip mahsulün yüzde 70’ini alıp gittiler. Kışı kıt kanaat geçiren aileler ilkbahar yağmurlarını bekliyorlardı ki ekinler bol gelsin…

Köyde su ihtiyacını karşılayan tek bir kuyu vardı, dipsiz kuyu. Bu kuyunun derinliğini kimse bilmiyordu. Bir tek Xere Nine ve Musa Amca biliyordu kuyunun hikayesini. Yıllar önce burası daha köy olmadan, Musa ve Xere, şeyhin evinde hizmetçiyken at gribi söylentileri çıkmış ülkede. Bir gün Kara Ali beraberinde bir veterinerle köye gelmiş ve köyün bütün atlarını bu kuyunun başına toplamış. Veteriner atlara bir iğne yapmış; eğer iğne yapılan yer şişerse bu at hasta demekmiş. Atlarını vermek istemeyen köylüler sıra dayağından geçirilerek atları alınmış. Kuyunun başında iğne yeri şişmeyen at yokmuş. Kara Ali atları tek tek kuyunun tam başına çekerek kafasına sıkıyormuş. Sıkmasıyla at kişnemesi göğü deliyormuş. Atlar kuyuya düşüyormuş. Uzun bir vızıltıdan sonra bir top sesiyle suya çarpıyorlarmış.

Aradan yıllar geçtiğinde burası marabalarla dolup köy olmuş ve köylüler bu kuyudan başka su olmadığı için sularını oradan karşılamış, bu böyle devam etmiş. Hiçbirinin leş suyu içtiklerinden haberleri olmadan…

Şeyh ve adamları her gün Xere Nine’yi onlarla birlikte olmaya zorlarlar. Bunun üzerine hizmetçiliği bırakıp o köye yerleşmeye karar veren Xere ve Muso o kuyunun hikayesini kimseye anlatmadan, onlarla birlikte o suyu içmeye devam ettiler. Her sene kanserden ölen köylüler bunu bilmiyordu tabii. Bütün köylü sapsarıydı ve nedeni bu dipsiz kuyunun dibindeki yüzlerce atın leşleriydi.

Namusu pahasına canlarından vazgeçen Muso ve Xere sessiz kaldılar ve her gün ölmeyi beklediler; ama en azından şimdilik hayattaydılar. Her su içişlerinde o gökleri delen at kişnemeleri, Kara Ali, at leşleri gözlerinin önüne geliyordu; ama çaresiz çaresiz buna katlanıyorlardı.

Günler günleri, aylar ayları kovaladı, ilkbahar gelip çattı. Orada ilkbahar aylarında yağmura ihtiyaç duyuluyorsa çocuklar geleneksel bir oyun oynarlardı. Köyün bütün çocukları toplanıp bölgeye has olan “heşkpeşk” yaparlardı. Heşkpeşkte bütün çocuklar akşam vakti toplanıp ellerinde tencerelerle ev ev gezerler, “heşkpeşk xwedê bide me baranek xweş!” (Allah bize güzel bir yağmur yağdırsın) sloganı atarlardı. Evlerden topladıkları un, şeker ve yağdan un helvası yapıp yerlerdi. O esnada çocukları ıslatmak da bir kuraldı. Bütün anne ve babalar ellerinde su kovalarıyla bir köşede saklanıp, ordan geçen çocukların üstüne boşaltırlardı. Bu vesileyle yağmurun yağacağına inanıyorlardı.

Bu oyunun oynandığı akşam köy şenlik yeri olurdu. O günü fırsat bilen Asım Tahle’nin evinin yanına gidip pencereden Tahle’yi çağırdı ve ahırda buluştular. Saatlerce el ele tutuşup birbirlerine baktılar. İkisinin elleri sırılsıklam oldu. Uzun bir aradan sonra Asım “seninle evleneceğim Tahle” dedi. Bunu duyan Tahle 20 seneden beri ilk defa bir kadın olduğunu hissetti. Öyle bir heyecanlandı ki, iliklerine kadar gıdıklandı ve müthiş bir haz duydu. Titredi, sesini etmedi. Biraz sonra Asım’ın elini bırakıp sarhoş bir biçimde eve koştu ve aradan çok geçmeden Asım ve Tahle evlendi. Yıllarca köyde bu düzen bozulmadan şeyhin sömürüsü altında hayat devam edip gitti. Her sene ölümler, candarma baskınları, fakirlik, hiçbir şey değişmedi…

Asım ve Tahle’nin oğulları oldu, ismini Hadi koydular. Hadi, 6 yaşına gelmişti. Sarışın yeşil gözlü pek yakışıklı bir çocuktu. O sene ekinler müthiş bereketliymiş. Köylüler artık biçim hazırlıkları yapıyorlardı ki yumurta büyüklüğünde bir dolu yağdı ve bütün ekinleri yerle bir etti. Köylüler perperişan şeyhin yanına gittiler. Şeyh konağının balkonunda bir sedirde oturmuş, elini uzatmış, öptürüyordu. Bunun adına da ziyaret diyorlardı. Şeyhin yanında duran bir adamı, her el öpenden para alıp bir çuvala atıyordu. X partide milletvekili olan bu şeyh, sadece hasat zamanı ve senede 4 kez ziyaret töreni için gelirdi. Bütün emekleri toplayıp Ankara’ya dönerdi. Müritleri, aldıkları bu paraları hatta milletvekili maaşını bile fakirlere dağıtıyor derdi. Ama bütün marabaları açlıktan kırılıyordu. O, hiç kimsenin görmediği fakirlere dağıtıyordu demek ki…

Ziyaret biter bitmez Musa Amca ve köylüler huzura çıktılar, ekinlerin halini anlattılar. Aç olduklarını ve yardım etmesini istediler. Şeyh “Allah büyüktür” deyip köylüleri geri gönderdi. Bunun üzerine köylüler perperişan eve döndüler. Çare aramaya başladılar. (Devam edecek)


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

1 Yorum

  • Xrabe -II – Alınteri 2018
    27/06/2019, 15:06

    […] Herkes geleceği hakkında karara kara düşünüyordu. Aş için aldıkları o yüzde 30’luk mahsülat da yoktu artık. Asım birden destara (taştan yapılmış el değirmeni) gözünü dikti. Destar da onlar gibi açtı, öğüteceği bir şey yoktu bu sene. Tahle’ye baktı, Tahle Hadi’yi kucağına almış saçını okşuyordu. Xere nine, o koca çınar… Kapkara yüzü pembeleşmiş, alnındaki, dudağındaki, çenesindeki ve ellerindeki Ezidi kültürüne has deqler (dövme) masmavi olmuştu. Sigarasını derin derin çekiyordu, tam gözü Musa amcaya kaydığı anda Musa Amca, “Emin adında bir elçi var, onunla bi konuşayım” dedi. […]

    YANIT

İlgili yazılar