Alternatif sorunu

Alternatif sorunu

Kapitalizme artık sadece ‘karşı çıkmakla’ yetinmeyip yerine ‘ne koymak istediğimizi’ netleştirme kapsamında tartışılması gereken daha çok şey var. Bunların hepsinin bir makaleye sığması mümkün değil. Öte yandan bu ‘sorun’ zaten sadece konuşup, yazıp, tartışılarak çözülecek bir sorun değil.

H. Selim Açan

David Harvey, Mark Fischer’le 2010 yılında yaptığı “Devrimi Yeniden Düşünmek” başlığını taşıyan söyleşide, “Ortada yaygın tepki ve (bu) kitle tepkisini neyin üzerine inşa edebileceğimiz sorunu var” şeklinde bir görüş dile getirir.

2011-2013 aralığında patlak veren kitle isyanları dalgası yoktur henüz ortada. Fakat 1999 Aralık’ında Seattle’de patlak veren ilk öfke patlamasından itibaren “Başka bir dünya mümkün” sloganı altında süren bir arayış vardır.

İlginçtir, neoliberal kapitalizme karşı alttan alta biriken yaygın kitle tepkisini “neyin üzerine inşa edebileceğimiz sorunu” bu söyleşinin hemen arkasından peş peşe patlak veren isyanlar sırasında hız kazanıp derinleşeceği yerde kesintiye uğrayıp adeta askıya alındı. Üzerinde birleşilmiş iyi-kötü bir programatik perspektif inşasına hız verileceği yerde belirli bir program (ve örgütlülükten) yoksunluk rağbet görüp yüceltildi. Fakat bu kendiliğindenlik (ve şekilsizlik) merakının ömrü de fazla uzun sürmedi. Çünkü hayat bu kez onun doğurduğu boşluk ve handikapları sergiledi pratikte.

Bugünlerde Şili’den Hong Kong’a, Lübnan, Irak, İran’dan Fransa ve Arjantin’e uzanan geniş bir coğrafyada yeni bir isyan dalgasına tanıklık ediyoruz. Bu zincire her an yeni halkalar eklenebilir. Yeni bir kriz sarmalında debelenen kapitalist sisteme duyulan öfke o kadar büyük ve adeta gözle görülür yoğunlukta. Lakin Harvey’in neredeyse on yıl önce dile getirdiği “sorun” hâlâ çözülmemiş olarak duruyor.

Gerçi haksızlık etmiş olmayalım. Bu geçen yıllar zarfında çok sayıda “alternatif/program” önerisi atıldı ortaya. Sade suya tirit vaazlar kadar en azından düşünceyi kışkırtan anlamlı tartışmalar yaşandı. Bu süreç hâlâ bitmiş değil.

Zaten bu ‘sorun’un çözümünü, birilerinin tek bir kılıç darbesiyle nihayete erdirecekleri bir Gordion düğümü ya da çeyiz sandıklarında hazır tuttukları bir programı “Gelin bunu kabul edin” diye başkalarına dayattıkları bir hegemonya savaşı olarak görmemek lazım. Bu ilişki tarihte devrimler sırasında bile böyle kurulmamış ki bugün böyle kurulsun (*) Farklı toplumsal- siyasal güç ve dinamiklerin yan yana gelerek birleşik bir mücadele yürütmelerini mümkün kılacak şekilde belirli hedef ve taleplerde ortaklaşmaları yine mücadele içinde gelişip gerçekleşecek bir sonuç yani bir süreç sorunu.

Burada bir nev’i ‘bilinçli bir kendiliğindenlik’ söz konusudur. Etkileşime giren güçlerin her birinin kendi hedef ve amaçlarına sahip olması yönüyle bilinçli ama başkalarını o yönde etkilemeye çalışırken kendisinin de o başkalarından etkilenerek ortak paydalarda buluşabilmenin belirli koşulların oluşup olgunlaşmasına bağlı olması yönüyle de kendiliğinden.

Bu sonucun gerçekleşmesi ayrıca bazı ön koşullara bağlı. Bunların başında da dünya görüşü, amaç ve öncelikler bakımından ‘farklı’ güçlerin birbirlerine ‘ihtiyaç duyması’ geliyor. Bu ihtiyacın duyulmadığı ya da yeterince güçlü hissedilmediği yerde ne kadar ‘parlak’ programlara sahip olursanız olun dışınızdaki güçler üzerinde bir cazibeniz olmaz.

Bu tabii tek taraflı, daha doğrusu sadece ‘birilerine’ düşen bir sorumluluk değildir. Farklı hassasiyet ve önceliklere sahip olmakla birlikte ‘sistem karşıtlığında’ birleşen bütün güçler aynı ihtiyaç ve sorumluluğu duymalı. Harvey’in sözleriyle “Doğayla ilişkilere dair kaygı duyan insanlar, toplumsal ilişkilere dair kaygıları olan insanlarla ittifak içinde olma” gereğini hissetmeli. Bu ‘ihtiyaç’ –tabii yine karşılıklı olarak- feministler, etnik ya da kültürel kimlik taleplerini ön planda tutan güçler, LGBTİ’ler, barış savunucuları… velhasıl bütün ‘sistem karşıtları’ tarafından hissedilmeli. İnsanlığın ve doğanın bugün karşı karşıya olduğu tehlikelerin büyüklüğü göz önüne getirilecek olursa kimsenin kimseye dudak büküp birilerini (özellikle de kapitalizmin alternatifi olarak sosyalizmi savunan Marksistleri) baştan dışlama hakkına sahip olmadığı herhalde daha kolay görülür.

Neoliberal kapitalizme karşı dünya genelinde artmış olan öfkeye ve alternatif arayışlarına esin kaynağı olabilecek genel bir proje çerçevesi hâlâ şekillenmiş değil belki ama Brezilya’daki Topraksız Köylü Hareketi (MST), Meksika Chiapas’taki Zapatista deneyimi ya da Rojava örnekleri gibi pratikleşmiş kimi lokal denemeler dışında değişik mecralarda dile getirilen çok sayıda düşünsel plan ve proje var ortada.
İlk andıklarımız yani MST, Chiapas ve Rojava gibi pratikleşmiş örnekler kuşkusuz anlamlı ve önemli. Her birinden çıkarılacak sonuçlar, alınacak dersler var. Fakat doğaları ve sınırları itibariyle bunlar dünya çapında genelleşme şansı ve potansiyeli olmayan yerel denemeler sonuçta. Yoksul köylülüğün toprak talebinin devrimci çözümüne dayalı tarım ekonomisi örnekleri olarak bunların hangisi Avrupa, Uzak Doğu Asya ya da Amerika’nın gelişmiş kapitalist-emperyalist toplumlarında uygulanabilir ki?

Düşünsel plan, proje ve öneri çerçevesini henüz aşmamış olan diğerlerine gelince bunlar da çeşit çeşit. Dolayısıyla bir-iki genel ölçütten hareketle hepsini baştan tek bir torbaya doldurmak (aynı kategoride değerlendirmek) kuşkusuz hem yanlış hem de haksızlık olur. İçlerinden bazıları yanıltıcı bir ‘muhalif’ görüntü (ve iddia) taşıdıkları durumlarda bile açıkça düzeltilmiş bir kapitalizm savunusu özelliğini taşırken; kapitalist özel mülkiyet düzeninin temellerine dokunmama noktasında diğerleriyle ortaklaştıkları halde -bu anlamda köklü bir kopuş/radikal bir alternatif özelliği taşımadıkları temel gerçeği gözden kaçırılmamak kaydıyla- başka bazıları en azından taktiksel olarak ‘ilerici’ yön ve özelliklere sahip.

Spekülatif sermayeden yüzde 1 oranında fazla vergi almakla birçok sorunun çözülebileceği hayalini pompalayan “Tobin vergisi” önerisiyle nükleer savaş veya ekolojik yıkım dışında kapitalizmi bekleyen “en kötü senaryo”yu “toplumun üçte birinin dışlanacağı, işçi sınıfının nihai olarak yok olacağı, daha fazla sömüren ama pürüzsüzleşen bir kapitalizm” olarak gören ama “iyimser senaryo” olarak “sisteme istikrar ve dayanıklılık kazandıracak şekilde düşük büyüme düzeyiyle yetinen bir kapitalizm” öngörüsünde bulunan Michael Mann gibilerinin görüşlerini birinci kategoriye örnek verebiliriz. Özelleştirme ve kent rantları da içinde olmak üzere “mülksüzleştirme yoluyla birikim” yollarının tıkanması gibi radikal boyutlar içeren David Harvey’in önerileriyle Nick Srnicek ve Alex Williams’ın birlikte kaleme aldıkları “Geleceği İcat Etmek”te dile getirilen 4x4x4 stratejisini ise (**) ikinci türden örnekler olarak anabiliriz.

Bu kaba sınıflandırmaya üçüncü bir kategori daha ekleyebiliriz belki. Görünüşte çok keskin ve iddialı fakat içeriği itibariyle o keskinliğe denk düşmeyen, dahası altının boşluğunu ele veren önermeleri ayrı bir kategoride toplayabiliriz. Samir Amin’in “gerçek alternatif” olarak tanımladığı ‘Bölgesel federasyonlara dayalı çok kutuplu demokratik bir dünya düzeni’ önerisi buna örnek olabilir. 2004 yılında kaleme aldığı Liberal Virüs başlığını taşıyan kitabında “hoş ama pek gerçekçi olmayan bazı alternatif önerilerini” (ilginç bir biçimde “dayandıkları bir dizi temel düşünceyi paylaştığı” halde) “bir aşamalar stratejisi içermedikleri” gerekçesiyle “geçersiz” ilan ettikten sonra “‘yaratıcı ütopya’ mantığına dayandığını” iddia ettiği kendi “gerçekçi” stratejisini önerir S. Amin: Karşılıklı pazarlığa ve örgütlülüğe dayalı karşılıklı bağımlılık temelinde, ortak bir kalkınma formülüne sahip, “demokratikleştirilmiş” bir Birleşmiş Milletler’in gözetimi altında pazar paylarının saptandığı ve pazarlara girişin kurallara bağlandığı, spekülatif işlemlere son verip yatırımların verimli alanlara yönlendirildiği, (uluslararası) para sistemini döviz kurlarına istikrar kazandıracak şekilde yeniden düzenleyip bölgesel para sistemlerinin oluşturulduğu, dünya ölçeğinde bir vergilendirme başlatarak özellikle rant gelirlerinden alınacak vergilerin ‘uygun kriterlere göre’ dünya ölçeğinde etkin bir tarzda dağıtıldığı, kitle imha silahlarından başlayarak gezegenin demilitarize edildiği, bölgesel birliklere dayalı çok kutuplu bir dünya!!!
“Ört ki ölem!..” misali insanın neresinden tutup eleştireceğini bilemediği bir fikir karışıklığı örneği.

Kapitalizme artık sadece ‘karşı çıkmakla’ yetinmeyip yerine ‘ne koymak istediğimizi’ netleştirme kapsamında tartışılması gereken daha çok şey var. Bunların hepsinin bir makaleye sığması mümkün değil. Öte yandan bu ‘sorun’ zaten sadece konuşup, yazıp, tartışılarak çözülecek bir sorun değil. Bu noktada Perry Anderson geliyor akla.

“Batı’da Sol Düşünce” başlığını taşıyan incelemesinin bir yerinde Anderson, Lenin’in ünlü “Devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz” sözünü hatırlatır. Devamla “Ama o, aynı derecede önem taşıyan şu satırları da yazıyordu” der: “Doğru devrimci teori, ancak gerçek bir kitle hareketinin ve gerçek bir devrimci hareketin pratik eylemiyle kurduğu yakın ilişkiyle son şeklini alır”.

Anderson burada teori ile pratiğin, düşünce, program ve projelerle gerçek hareketin başlangıçta hatta bir süre daha ayrı yataklarda akıp birbirlerine uzak düşebileceğini söyler. Fakat özellikle plan ve projelerin ancak hareketle ve hareketin özneleriyle -yani temsil iddiasında olduğu sınıf güçleri ve eylemle- ilişki kurabildiği ölçüde hayatiyet ve geçerlilik kazanacağının altını kalınca çizer. Dolayısıyla bu buluşma doğrultusunda ısrarlı ve inatçı bir çaba içinde olunmadığı sürece en parlak fikir ve projeler bile kağıt üzerinde kalmaktan kurtulamaz. Perry Anderson sözünü şöyle bağlar: “Söylenebilecek tek şey şudur: Kitlelerin kendisi konuştuğunda Batı’nın elli yıldır çıkardığı teorisyenlere benzer teorisyenler ister istemez susacaklardır.”

(*) Kapitalizmin tek köklü alternatifinin sosyalizm olduğuna inanan Marksistlerin bu konuda özellikle Marksist önderlerin ‘Kapitalizme karşı savaşımda sonuna kadar gitme yeteneğine sahip tek sınıf proletaryadır ancak proletarya hiç bir zaman devrimi kendi başına gerçekleştiremez’ uyarısıyla Bolşeviklerin Ekim Devrimi sırasında toprak sorununun çözümüne dair onların programını kabullenerek sol sosyal devrimcilerle kurduğu ittifak örneğini akılda bulundurmaları lazım.

(**) Bu önermenin 4 temel talebini: Tam otomasyon, evrensel temel gelir, haftalık çalışma saatlerinin azaltılması ve çalışmaya bakışımızı değiştirecek Kültürel Devrim oluşturuyor. Öneri sahiplerinin tanımıyla bunlar “bizi hemen post-kapitalist topluma götürmeyecek olsa da en azından ücretli emek zorbalığının baskısını hafifletip ‘bundan sonra nereye gideceğiz’ sorusuna daha rahat cevap aramamızı sağlayacak” bir stratejinin temel hareket noktaları. “Elimizden geldiğince otomasyona gidelim” talebini “emekçileri bir sürü berbat, angarya işten kurtarma” amacıyla ileri sürüyorlar. “Devletlerin insanlara hayatta kalabilecekleri miktarda bir parayı, herhangi bir koşula bağlı olmaksızın her ay ödemesini” amaçlayan evrensel temel gelir sayesinde “İşçilerin mecbur bırakıldıkları işleri reddedip gerçekten ilgilendikleri, potansiyellerini sergileyebilecekleri işleri seçme imkanına kavuşacaklarını” iddia ediyorlar. Haftalık çalışma süresinin azaltılmasıyla (ilk etapta Cuma günlerinin de hafta sonu tatiline eklenmesiyle) hem çalışanların iş yükünün hafifleyeceğini hem işsizlere alan açılacağını hem de ulaşımın, fabrika ve iş yerlerindeki enerji tüketiminin büyük oranda azalmasıyla küresel ısınmanın yavaşlatılabileceğini vurguluyorlar. “Solun hegemonik anlatılar kurması ve bunu senelerce oya gibi işleyerek hakim söylem haline getirmesi gerektiğini” savunan bu stratejinin savunucuları, tepki patlamaları şeklinde gelişen isyanları ‘folk siyaseti’ olarak niteleyip “hemen şimdi”cilikle eleştiriyorlar.

Gazete Duvar


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar