‘Baldırı çıplak hayırseverlikten’ kendisi için sınıf olmaya…

‘Baldırı çıplak hayırseverlikten’ kendisi için sınıf olmaya…

“Baldırı Çıplak Hayırseverler” romanı her açıdan bir eğitim kitabı

Zehra Çaldağ

“Baldırı Çıplak Hayırseverler” zevk alarak okuyacağınız, bitirinceye kadar elinizden bırakamayacağınız bir roman

Romanı okumaya başlarken o kadar heyecanlıydım ki… bir an önce okuyup bitirmek istiyordum. Kitaba başlarken kahramanların ‘baldırı çıplaklar hayırseverlik’ten kurtulup, insanlık dışı çalışma ve yaşam koşullarını bir parça olsun iyileştirmek için müthiş bir direniş örgütleyeceklerini, benim de böylesi bir deneyime okur olarak “tanıklık” edeceğimi sanıyordum.

Her satırını, her sayfasını müthiş bir heyecan ve merakla okudum. Ama romanın yarısına geldiğimde bile ne bir direniş ne de işçilerde en ufak bir değişim emaresi gördüm. Bir arkadaşa romandan bahsederken, ‘sanırım romanın sonlarında bir şeyler olacak’ dedim. Çünkü romanda işçilerden biri emek-sermaye çelişkisini, kendi koşullarından yola çıkarak artı değerin nasıl oluştuğunu, patronların bunu cebe nasıl indirdiğini ve sermayelerini büyüttüklerini inatla anlatıyor.

Bu işçi, ispiyonlanmak, dalga geçilmek, küçümsenmek pahasına hemen her yemek molasında arkadaşlarına kapitalist sömürü sisteminin yaşattığı cehennemden bahsediyor. İşçilerin ne kadar çok çalışırsa çalışsınlar işsizlikten, güvencesizlikten, açlık ve yoksulluktan, çocuklarını küçücük yaşta karın tokluğuna bile olmayan ücretlerle çalıştırmaktan hatta iş öğrensinler diye köleliğin kucağına atmaktan kutulamayacaklarından…

Roman boyunca, bu düzenin böyle gelip böyle gittiğini, zenginlerle yoksulların hep var olduğunu düşünen ‘baldırı çıplaklar’ın kafalarında küçücük soru işaretleri uyandırmak için sarfedilen çabaya tanıklık ediyor, bunun kararlılıkla yapıldığını saygıyla izliyorsunuz.

Kitapta, kiliselerin, din adamlarının asıl olarak sömürü sisteminin birer parçası olduğu da açık bir şekilde ortaya konuyor.

Romanın adı, işçi sınıfının sömürüldüğünün farkında olmadan burjuvazinin sermayesini, kar oranlarını nasıl büyüttüğüne yapılmış ironik bir gönderme.

Okuyup bitirdiğimde bir şeyi daha net olarak farkettim; “Baldırı Çıplak Hayırseverler” gerçekten bir eğitim kitabı. Ama sadece işçilere yönelik değil, asıl olarak biz devrimcilere yönelik bir eğitim kitabı. Kitap bizlere, yani devrimcilere çok net mesajlar veriyor.

Sverdlov, Kalinin, Anton S. Makarenko’nun “Yaşam Yolu”, Mıhail Şolohov’un Durgun Don, Don Kıyısında Hasat, Gorki’nin Benim Üniversitelerim, Ekmek İşçileri, Çocukluğum gibi kitapları okuduğumda o kitaplarda anlatılanlarla bir devrimci olarak kendi pratiğimi kıyaslamışımdır hep. Kıyaslarken, “bu kitapları okuyanlar ne hissediyorlar acaba?’ diye merak etmişimdir. Çünkü o dönemlerde, teknoloji şimdiki gibi gelişmemiş, ulaşım çok zor, örgütlenme çalışması yapmak için bir yerden bir yere gidebilmek günleri hatta haftaları alıyor ve bir o kadar da eziyetli. Bir gazeteyi bir kişiye ulaştırmak o kadar önemli ki, kimi yerlerde kilometre uzaklıktaki mesafelere pedal çevirerek gidebiliyorlar. Yağmur çamur demeden günümüzle kıyaslanamayacak koşullarda yürütülen örgütlenme çalışmalarını okuyan her devrimcinin benim gibi kendi pratiğine baktığını, sonuçlar çıkardığını düşünüyorum. Kendi adıma ben her defasında utandığım sayısız kıyaslama noktası buldum.

Çünkü içinde yaşadığımız çağın koşulları bize zorluklarla dolu gibi gelse de asla 1800’lü, 1900’lü yıllarla kıyaslanamaz. Ulaşımın, iletişimin, teknolojinin bu kadar gelişmiş olduğu bir çağda, elbette ki bunlarla birlikte kapitalizm de kendini geliştiriyor. MOBESE’ler, telefon dinlemeleri, teknik-fiziki takipler vs. Bizi zorlayan şeyler bunlar. Ama biz de sınıf mücadelesinin birer mihenk taşı olduğumuzu iddia ediyorsak bunun sorumluluklarının da bilincinde olarak tüm bu handikapları altetmenin yollarını bulmalıyız. Kararlı bir şekilde, üstümüze düşenin en iyisini düşmanın gözlerinin içine baka baka, en güvenli bir biçimde yapmaya devam etmeliyiz.

İşte “Baldırı Çıplak Hayırseverler” romanı bize bunu anlatıyor.

Tabi ki sadece bize değil işçi sınıfına da anlatıyor. Onlara da kapitalist barbarlığa karşı tek seçeneğin her şeyden önce insanca yaşam anlamına gelen sosyalizm olduğunu, sömürü sisteminin o barbar yüzünü bütün çıplaklığıyla, hem de yaşamın içindeki canlı örneklerle ortaya koyarak anlatıyor. 100 yıl önce yazılmış bu roman o dönemki insanlık dışı yaşam ve çalışma koşullarını sade, çarpıcı örneklerle ve oldukça yalın, akıcı bir dille adeta betimliyor.

Hem işçiler hem de devrimciler açısından bir eğitim kitabı olan romandaki esas mesajın, vazgeçmemeye, yorulmamaya, bıkmadan usanmadan mücadele etmeye dair olduğunu düşünüyorum.

Ve her şeyden önemlisi “Baldırı Çıplak Hayırseverler” romanı bir mayalanmayı anlatıyor. Zor bir mayalanma bu; hani derler ya “Taşı delen suyun şiddeti değil damlaların sürekliliğidir” diye. İşte böyle bir sebatı, ısrarı, tutkuyu…

Romanımızda da bunu çok açık ve net görüyoruz. Yukarda romanın yarısına geldiğimizde bile ne bir işçinin bilinçlendiği ne de küçük bir başkaldırı emaresi görebiliyoruz, demiştim. Fakat romanın sonlarına geldiğimizde bu ısrar ve sebatla küçük küçük de olsa sınıfsal bir dönüşüm yaşandığını okuyoruz. Romandaki sınıf bilinçli işçi örgütlenme çalışmalarını sadece işçilere artı değer sömürüsünü anlatmakla sınırlandırmıyor. Onların aileleriyle yakından bağ kurarak, çocuklarla zaman geçirip onlarla ilgilenerek hem bazı işçiler üzerinde hem de aileleri ve çocukları üzerinde derin etkiler bırakıyor. Kısa süreliğine de olsa ailesinin yanına gitmek için ayrıldığında işçilerin, aileler ve çocukların davranışlarından onlarla güçlü dostluklar kurduğunu anlayabiliyoruz.

Romanın bir yerinde, tüm teknolojik gelişmelere, yaşanan tüm dönüşümlere rağmen burjuvaların o vahşi kar hırsının ve sömürü yöntemlerinin hiç değişmediğini çarpıcı bir şekilde görüyorsunuz. İş cinayetlerinin, meslek hastalıklarının yüz yıl önce de bugün de aynı zihniyetten beslendiğini… Gerekli malzemeleri şirketin bürosundan çalıştıkları şantiyeye el arabasıyla taşıyan inşaat işçilerinin bu işi yaparken ne kadar zorlandıklarını, yokuştan çıkarırlarken dizlerinin bağının çözüldüğünü okuyoruz. Patronun şantiye ve büro arasındaki mesafenin kaç dakika ya da saatte kat edilebileceğini bütün cimriliği ve para hırsıyla bildiği ve bir dakika bile geç kalındığında bir sürü azar işitip belki işten atılabilecekleri korkusu taşıdıkları için azami çaba harcadıklarını görüyoruz.

Bir gün patron bisikletle işçilerin yakınından geçerken yanındaki adam, “İşçilere yazık değil mi? Artık atlı arabalar var. Malzemeleri atlı arabalarla taşıttırsan zamandan da tasarruf edersin, işçiler de bu kadar yorulmaz ve başka işlerle uğraşırlar” der. Bu soruya patronun verdiği yanıt günümüz patronlarıyla aynı mantığın özeti gibi: “Bizim eşekler daha iyi taşır. Eşekler varken bir de atlı arabaya para mı verilir?”!

İşçinin bir vidadan, bir kazma sapından hiçbir farkı yok yani! Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Aynı yaklaşımla patronların özellikle inşaat sektöründekilerin nasıl birer vampir oldukları da gözler önüne serilir. Romanda bu, çok ince ayrıntılara yer verilerek resmedilir. İnşaat işlerinde çalışanların yaptıkları işin aslında nasıl yapılması gerektiği bile sıkmayacak şekilde ayrıntılandırılır. Bu ayrıntılar verilirken, patronların işi “nasıl daha fazla kazanırız?” kafasıyla ve nerden ne kırpabilecekleri yaklaşımıyla ele aldıkları da çok açık bir şekilde anlatılır. Üç kat boya yapılması gereken yere bir kat ya da cilalayarak geçiştirip bina sahibini dalkavukluk ve yalanla kandırdıklarını anlatırken aslında bugünkü inşaat ihaleleri yapıldıktan sonra daha fazla kar elde etmek için nasıl malzemeden çaldıklarının kanıtı sunulur. Sadece bu değil, işin erken bitirilerek zamandan kar etmek, erken bitirmek için işçileri deyim yerindeyse “İt” gibi koşturmaları ve bunun sonucunda iş bittikten sonra işsiz kalınması ve yeniden yeniden iş aramalar, aç kalmalar, evlerinde kullanılacak ne varsa geçici olarak rehin verilmesi gibi ayrıntılarla aradan geçen 100 yıla rağmen değişen bir şey olmadığı bir kez daha hissettirilir.

Romanın sonuna doğruysa burjuvaların işçi çocuklarına bakış açıları çok çarpıcı bir örnekle ortaya konulmuş. Noel yaklaşırken bütün çocukların hayal ettiği hediye alma isteği asla bastırılamaz. Bunun için de mağaza önlerine giden çocukların pahalı, süslü oyuncaklara bakışını ve kendi aralarındaki sohbetleri, camekanların ardındaki oyuncaklara bir kez olsun dokunabilmek için çırpınışlarını yazarımız, “hayvanat bahçesinde kafeslere konulmuş hayvanların özgürlük özlemi ile çırpınışları”na benzetiyor. Bu çok trajik bir benzetme; ama yaşamımızın kapitalist sistem içindeki gerçekliği.

Yine romanın son bölümlerinde kapitalist sömürüye karşı sosyalizmin zorunluluğu anlatılırken aynı zamanda devrimin gerçekleşme koşullarına (yöntem olarak onaylamasam da), sosyalizmde üretim ve bölüşüm ilişkilerinin nasıl olacağına dair de çok açık, anlaşılır bir anlatım var. Roman bu yanıyla da tüm işçi sınıf için bir eğitim kitabı olma özelliğini taşıyor.

“Baldırı Çıplak Hayırseverler”de kapitalist barbarlık düzeninde bilinçli olmayan işçilerle kendi sınıf çıkarının bilincinde olan patronların hikayesi anlatılır. Patronların karlarına kar katmak için kılı kırk yardıklarının, kendi sınıfsal çıkarlarının farkında olmayan işçilerinse nasıl sömürüldükleri ve bu sistemin yaşamasına nasıl payanda olduklarının… Kendisi için sınıf olmayan işçi sınıfının farkında varmadan aslında burjuvazinin semirmesi için canla başla çalışan bir “hayırsever” olacağının… Onun bu “hayırseverliğinden” patronlar mutlu olurken, kendisinin sefalete mahkum edildiğinin!

Yazar bu gerçeği şu çarpıcı cümlelerle tasvir eder:

Onlar “Varolan sistem”de yaşıyorlar. İş bulabilmek umuduyla sabahın kör karanlığında kalkıp yollara düşüyorlar. Şansları varsa eğer ya bir günlük ya bir haftalık ya da çok çok o ayı çalışarak geçirebilirler. Fakat ne kadar çok çalışırlarsa çalışsınlar yine de kuru ekmekten, yırtık pırtık giysiden, delik deşik ayakkabıdan fazlasına sahip olamıyorlar.

 

Çocukları aç. Sefil her an yoksulluktan ve bakımsızlıktan bir deri bir kemik ölümle burun buruna.

 

Sömürü sistemi içinde kendilerine reva görülen hayatı kaderleri sanan, zenginlerle yoksulların hep var olduğuna inanan, daha iyi bir yaşamın zenginlere mahsus olduğuna inandırılmış, ne yapılırsa yapılsın düzenin asla değişmeyeceği kafalarına yer etmiş, sorma, sorgulama, düşünme yetileri yok edilmeye birçok araç ile çalışılmış ki bu araçlardan en önemli ve etkili olanı da din olmuş.

Fakat bir gün işçiler, emekçiler Kapitalist barbarlığa karşı sosyalizmi kuracaklar ve insanca yaşayacağımız bir hayata kavuşacağız.

Kitaba dair bilgiler:

Romanın yazarı Robert Tresell, gerçek adı Robert Philipe Noonan. Yazar 1870 yılında Dublin’de beş ya da yedi kardeşin en küçüğü olarak dünyaya gelmiş. 1888 yılında Güney Afrika’ya gider, dekoratör olarak çalışır, evlenir bir kız çocuğu olur. Daha donra BOER Savaşları nedeniyle 1902 yılında İngiltere’ye geri döner ve İnşaat işlerinde çalışmaya başlar. Vereme yakalanır 1911 yılında yeni bitirdiği kitabına yayıncı bulamadan hayatını kaybeder.

 

Baldırı Çıplak Hayırseverler romanı 1902 yıllarında İngiltere’de özellikle inşaat işçilerinin insanlık dışı çalışma koşullarını ve yaşamlarını aktarırken; işçilerin birbirleriyle ilişkilerini, patronların işçilere bakış açılarını da çok çıplak gözle görmemizi sağlıyor. Çok yalın ve akıcı bir anlatıma da sahip olan roman, okuyucuyu adeta kendisine bağlıyor.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar