“Bayrakları pencereden kaldırın!”

“Bayrakları pencereden kaldırın!”

Dördü, beşi aynı anda avazları çıktığı kadar bağırıyordu. Pencere camları evin önündeki kaldırımda bin parçaya bölünüp şangır şungur kırıldı. Ama o kızıl iz, gri duvardan yok olmadı. Üstelik hafif bir rüzgar, ufak, dörtgen bezi kaldırıp kocaman şişirdi, sanki kendinden geçmiş bir halde ateş edenlerle dalga geçmek ister gibiydi

“Ah… ah!” Önündeki işçi birden elleriyle karnını tuttu ve kısa, alçak bir sesle yere yığıldı. Birkaç metre arkasında bir polisin histerik ve solgun yüzü göründü. Bir taş pürüzsüz, sakalsız cildini parçaladı, kaskı arkaya doğru uçtu. Tuhaf -kanayan suratının tepesindeki saçlar ne kadar da açık renkliydi! Sonra olan biten Anna’nın hafızasından silindi.

Polisler, Anna’nın üzerinden saldırıya geçti. Kurşunlar ve coplar şoseyi adeta tıraşladı. Arkalarında, boş sokağın tam ortasında koyu renkli, büzüşmüş küme küme insan yüzüstü taşlara yatmıştı. Genç adamın karnının altından açık kırmızı ince bir şerit, kurşun grisi çamura süzülüyordu. Birkaç adım ileride, bir erkeğin soluk gri renkli tıraşlanmamış yüzü, kocaman açılmış beyaz gözlerle mavi gökyüzüne bakıyordu. Açılmış kara ağzında köpüklü, kırmızı baloncuklar patlıyordu. Küt kurşun, sırtından geçip akciğerini parçalamıştı. Birisi de delik deşik edilmiş dizleriyle yana doğru sürünerek kaçmaya çalışıyordu. Bir çocuk, rastgele ve bağırarak, herhalde kırık, aşağı sarkan eliyle şose üzerinde koşturuyordu. Bir evin koridorunda birisi ambulans diye bağırıyordu.

Dört beş genç işçi yaralılara gitti, onları dikkatlice kaldırıp bir eve taşıdılar. Hırıltılar çıkaran ve ağzı kanayan adamın soluk yüzü arkaya doğru sarkıyor, başı sallanıyordu… Boş caddede koyu renkli üç ufak birikinti vardı…

Sokakta polisler hızla barikatla kapatılan girişlerin yanından koştular. Kurşunlar, kuduz köpeklerin öfkeli havlaması gibi yüksek duvarların arasında vınlıyordu. Düşman görünmez durumdaydı, cadde boştu… karanlık pencere camlarının arkasında nefret edilen, tehlikeli hasım oturuyordu. Kasklarının altında, korkuyla çarpılan yüzler heyecanla etrafta sağa sola koşuyordu. Önlerine… arkalarına… üzerlerine… düşman ve tehlike çömelmişti… Kızıllar pusuya yatmıştı… yüzlercesi… binlercesi… sokağın tamamı, şehrin tamamı onlarla doluydu.

Dan… dan! Titreyen parmaklar, tabancaların tetiğine kendiliğinden bakıyordu. Patlama sesi insanı güçlü, güvenli kılar. Ateş edildiği sürece düşmanların gri yüzleri yoktur. Sadece bayraklar vardır… lanet olası, nefret edilesi kızıl paçavralar!

Paçavraları indirin!” diye bağırdı bir memur. Bayrakları yaylım ateşine tuttular. Çatırdayan bir çubuk öne devrildi. Vücuduna kurşun yemiş bir insan gibi asılı kaldı duvarda.

Bayrakları pencereden kaldırın.” Cam şangırdadı, sıva parça parça uçuştu. Ansızın… yüzlerce ağızdan bir öfke çığlığı koptu. Büyük bir bayrak, dördüncü kattan caddeye düşmüştü. Onu hızla alıp parçalamaya başlayan genç polis çığlık atarak başının arkasını tuttu. Keskin kenarlı bir taşla vurulmuştu.

Ev sakinleri delik deşik edilmiş kızıl bayrakları pencerelerden içeri çektiler, bayraklar aşağıdaki mavi şeytanların ellerine geçmemeliydi. Sadece 3 numaralı evin girişi üzerinde, birinci katta hala küçük kızıl bir parça parlıyordu.

İndir paçavrayı!”

Kaldır o bayrağı dedik!”

Dördü, beşi aynı anda avazları çıktığı kadar bağırıyordu. Pencere camları evin önündeki kaldırımda bin parçaya bölünüp şangır şungur kırıldı. Ama o kızıl iz, gri duvardan yok olmadı. Üstelik hafif bir rüzgar, ufak, dörtgen bezi kaldırıp kocaman şişirdi, sanki kendinden geçmiş bir halde ateş edenlerle dalga geçmek ister gibiydi.

[Wedding Barikatları, Klaus Neukrantz]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar