Beyaz

Beyaz

Beyaz gitmişti!.. O an adeta kanım dondu, ağlayacak gibi oldum.

H.Selim Açan

Sağmalcılar Özel Tip’te kaldığım hücrelerin sonuncusu olan E-9’dayım. 1986’nın Şubat ya da Mart ayı içinde bir gün olsa gerek. Günün herhangi bir saatinde yapılan nokta aramalardan biri.

Arama ekibinin bizim blok ya da hemen arkamızdaki F bloka doğru geldiğini önceden farkettim aslında. “Saylonlular geliyoooor!” diye bağırarak koğuşları da uyardım. Bu kez hedef benim hücreymiş meğer.

Açıkta bir şey olmadığı için özel bir tedbir almamıştım. Her şey defalarca arama atlatmış olan zulalarımdaydı. Onun için içim rahattı.

Bütün aramalarda olduğu gibi beni hücremin tam karşısındaki duşların olduğu bölüme aldılar. Başıma da iki coplu komando dikildi. Arama ekibinin başında İKK (İstihbarat Karşı Koyma) subayı olarak cezaevine yeni atanmış olan İsa yüzbaşı vardı. İKK’lar rütbe ve resmi konum olarak cezaevi komutanının altındadırlar ama cezaevlerinin fiili patronu onlardır aslında.

Kattaki diğer 8 oda 6’şar kişilik koğuşlardı. Oralarda hiç kalmadığım için genişliklerini pek bilmem ama girişe göre soldaki duvarın dibine sıralanmış yatak-lavabo-tuvalet taşından dolayı eni 2-3 adım boyu ise taş çatlasa 7-8 adım olan hücremin aranışı normalden uzun sürünce içime bir kurt düştü. Zulalarımdan biri belki de hepsi patlamış olabilirdi.

Başıma dikilen askerlere çaktırmamaya çalışıyordum ama soğuk soğuk terlemeye başladım. O zulalarda örgütün geriye kalan bütün arşivi saklıydı çünkü. Özellikle de 1984 ÖO (Ölüm Orucu) sürecine dair bütün belgeleri parçalara bölerek değişik yerlere saklamıştım. Fatih’in el yazısı son mektubunun orijinali, İstanbul’un değişik cezaevlerinde yatan kadın-erken tüm örgüt kadrolarının ölüm orucuna dair değerlendirmeleri ve gönüllülük mektupları, bizimkilerin TİKB adına yayınladıkları deklarasyonlar, diğer örgütlerle yaptıkları yazışmalar, farklı örgütlerin TTE (Tek Tip Elbise) saldırısına dair yaklaşımları… hepsi o zulalardaydı. Dönemin Merkez Komite üyesi diğer yoldaşlar başka cezaevlerine sevke gidince bunları muhafaza edip saklama sorumluluğu bana kalmıştı. Bir yılı aşkın bir süre boyunca nice arama atlattığım halde o güne dek hiç bir zulam patlamadı. Ama o gün…

Yüzbaşı İsa’nın elinde bir şeylerle hücremden çıktığını görünce içim cızz etti. “Mahkumu yerine alın” komutunu verir vermez başımdaki askerlerin yana çekilmesini beklemeden tam karşımdaki hücreye fırladım. Ana zulalarımın olduğu noktalarda bir anormallik görmeyince sevinçle karışık bir merak sardı içimi: O zaman bunlar niye bu kadar oyalanmış ve sonuçta ne bulmuşlardı?..

Aramalar sırasında bazen idarenin denetiminden geçerek içeri giren bazı mektuplarla fotoğraflarımıza falan el konulduğu olurdu. Sırf bizim canımızı yakıp öfkelendirmek için bu tür işgüzarlıklar yapardı faşist subaylar ve erler. Yüzbaşı İsa geleli çok olmamıştı. Henüz iyi tanımıyordum/tanımıyorduk. Ama çoğumuzun ilk izlenimi, Metris ya da Davutpaşa’nın işkencecileri gibi biz devrimci tutsaklara kin duyan faşistler gibi biri olmadığı yönündeydi. O halde elinde götürdükleri neydi?..

Büyük zulalarımın patlamadığını görmenin verdiği rahatlamanın ardından bir sigara yakıp etrafı toplamaya girişince farkettim olanı: Marksist klasiklerin şerit halinde kesilmiş pelür kağıtlara karınca duası misali küçük harflerle sık aralı yazılarak çoğaltıldığı gizli “kütüphanem”deki iki kitapla onlardan çıkardığım notları ve bir-iki önemsiz yazışmayı sakladığım küçük zulam patlamıştı. Onlar önemli değildi, kitapları başka arkadaşlardaki kopyaları alarak yine çoğaltabilirdim ama bu arada Beyaz gitmişti!.. O an adeta kanım dondu, ağlayacak gibi oldum.

Beyaz Fatih’in emanetlerinden biriydi. İçeri nasıl girdiğini şimdi hatırlamadığım küçük bir çakıydı. Hani anahtarlık uçlarına falan takılan cinsten, 3-4 santim uzunluğunda incecik bir şeydi. Ölüm Orucu öncesi dönemde Fatih onu karavanadan gelen yemekleri “terbiye” işlemi sırasında soğan- domates falan doğramak için kullanırmış.

Tamamı hücrelerden oluşan G bloktaki hücrelerde alt çaprazında kalan Remzi’yle alıp vermeleri gerekirken idare ve çevredeki güvenilmez tipler uyanmasın diye ‘Beyaz’ kod adını takmışlar. “Beyaz’ı gönder..”, “Beyaz sende mi?..” diye seslenirlermiş birbirlerine.

Fatih hastaneye götürüldükten sonra beni de o blokta Remzi’nin yanındaki G-19 hücresine almışlardı. Daha önce H-9 hücresinde kalıyordum. O zaman Remzi anlatmıştı bana Fatih’in Beyaz’a sahip olmaktan duyduğu mutluluğu. Adana’ya sevki çıkınca da elindeki diğer belgelerle birlikte bana emanet edip gitmişti.

Beyaz’ın gittiğini farkedince kapıyı vurup Yüzbaşı İsa’yı görmek istediğim haberini gönderdim. Önce gelmek istemedi, ne istediğimi öğrenmesi için nöbetçi astsubayı göndermiş. Bizzat onunla konuşmak istediğim özel bir konu olduğunu söyledim. Meraktan olsa gerek birazdan geldi. Aramada buldukları Beyaz’ın hikayesini ve benim için taşıdığı manevi önemi anlattım dilim döndüğünce. Ardından da “Onu bana geri veremez misin” diye sordum. Etkilendiği açıktı. “İnan bana, tutanaklara geçmemiş olsaydı yönetmelik-kural falan dinlemez elimle getirirdim onu sana. Ama maalesef çok geç. Artık bunu yapamam”.

Beyaz’ı kaptırmanın acısı içimden hiç çıkmadı. O aramadan sonra tekrar Metris, sonra Bursa, sonra Çanakkale, sonra Antep özel tip derken gittiğim sevkler sırasında ya da o cezaevlerindeki aramalardan birinde muhtemelen yine koruyamazdım. Dışarı da çıkaramazdım. Metal olması büyük handikaptı çünkü.

Yoksa o günkü o arama sırasında patlayan ‘gündelik zulam’ dışında başka hiç bir aramada hiç bir zulam patlamadı. Firesiz Metris’e götürdüğüm örgüt arşivini 1987 baharında parça parça eksiksiz dışarı çıkarmayı da başardım. Çıkardığım belgeler arasında Fatih’in elyazısı son mektubu da vardı. Gel gör ki, Sağmalcılar Özel Tip ve Metris’te yıllarca devlete kaptırmadığım o tarihsel belgeler, 1984 Ölüm Orucu direnişini anlatma iddiasıyla yayınlanacağı söylenen bir kitapta resmen çar çur edildi.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar