Bir ölümün düşündürdükleri

  • In _
  • 05/03/2020
Bir ölümün düşündürdükleri

Teorik konulardaki gerilik, düşünce tembelliği ve kolaycılığın sürükleyişiyle seçilen kalıpçı angajmanların “kullanım kolaylığı” ve “rahatlığı”, dönüp sol hareketin kadrolarındaki bütün bu gerilik ve zaafları besleyen ve kalıcılaştıran yıkıcı bir işlev gördü. Türkiye solunun bu yapısal-tarihsel zaafları, o günlerden bugünlere aşılmak şurada dursun büyüyüp katlanarak süregeldi.

H. Selim Açan

Geçenlerde günlük bir gazetenin internet sitesinde yayınlanan haberler arasında biri dikkatimi çekti: Necmiye Hoca 99 yaşında hayatını kaybetmiş.

Yüreğim burkuldu, hüzünlendim. Necmiye Hoca’nın kaybından çok “sosyalizmin savunulması” adına ’68 sonrası yaşanan saflaşmaları hatırlayınca içim daraldı.

Genç kuşaklar doğal olarak bilmezler Necmiye Hoca’nın kim olduğunu. Anımsarsa ’80 öncesinin devrimci kadroları içinden anımsayanlar çıkabilir. O zamanların temel ideolojik saflaşma konularından biri olan revizyonizm tartışmalarında Arnavutluk Emek Partisi (AEP) çizgisinin taraftarı olanlarınsa unutmaları mümkün olmayan bir isimdir.

21 yaşındayken Arnavutluk Komünist Partisi’nin kuruluşuna katılmış, sonrasında uzun yıllar Parti Merkez Komitesi’nde yer almıştı. Partinin teorisyenlerinden biriydi ve Enver Hoca’nın eşiydi. Sosyalizmin tasfiyesi sürecinde de Parti MK üyesiydi. Pratik olarak kayda değer bir direniş hatta net bir muhalefet sergilemediği halde muhtemelen “Ne olur ne olmaz” kaygısıyla tutuklanıp bir süre hapiste tutuldu. Serbest kalmasından kısa süre sonra Tiran’a giderek kendisiyle röportaj yapan o zamanki yoldaşlarımızdan birine söylediğine göre ‘Politikayla ilgilenmeyi bırakmıştı. Hayatında artık sadece torunları ve çocukları vardı’.

Geçmişte de AEP çizgisini savunan bazı parti ve örgütlerin arkasından yayınladıkları mesajları okuyunca hem bu röportaj geldi aklıma hem de Arnavutluk’ta kurulduğunu iddia ettiğimiz sosyalizme dair sonradan yüzümüze tokat gibi çarpan gerçekler. Geçmiş ezberleri tekrarlamakta gösterilen ısrar karşısında “pes doğrusu” demekten kendimi alamadım.

1968’den itibaren AEP’yi “dünya komünist hareketinin önderi”, onun çizgisini “tek gerçek ve tutarlı ML çizgi”, ASHC’yi “ayakta kalmayı başaran tek gerçek sosyalist ülke” olarak değerlendiren kamptaydım. O zamanlar kendimize baz aldığımız ölçüler farklıydı. Bizler için önemli hatta esas olan AEP’nin ideolojik duruşuydu. Arnavutluk’taki yaşam, işçi ve emekçi kitlelerin refah düzeyi, sahip oldukları siyasal ve sosyal haklar, ülke yönetimi üzerinde fiilen ne kadar etkili oldukları, kadınların durumu, parti-kitleler, parti yönetimi-kadrolar ilişkisinin somut olarak nasıl kurulup işlediği vb. hakkında hem fazla bilgi sahibi değildik hem de genel ideolojik çizgi yanında bunlar daha “tali” konulardı o zamanlar gözümüzde.

Sorun da zaten bu tek yanlılıkta yatıyordu: AEP’nin olumlu yanlarını, devrimci özellik ve yönlerini görürken hemen buna bitişik, bunlarla birlikte varolan bariz olumsuzluklara dahi gözlerimiz kapalıydı. Bu anlamda ilkeleri ve onların ne ölçüde pratiğe geçirildiklerini her şeyin üzerinde tutan Marksist eleştirel yaklaşımın yerini “taraftar” fanatizmini doğurup besleyen bilinçli bir tek yanlılık ve bunun yarattığı ‘körleşme’ almıştı.

Enver Hoca önderliğindeki AEP’nin, sosyalizmin ilk anavatanı Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin tasfiyesiyle sonuçlanacak bir yola giren -ki nasıl noktalandığını 1989’da gördük- Kruşçevci revizyonist çizgi karşısında aldığı tutum, tarihsel önemini ve değerini hâlâ koruyan yürekli devrimci bir tutumdu. Uluslararası komünist hareket saflarında bölünmeyle sonuçlanan bu konuda (1957 ve ’60 tartışmaları sırasında) AEP, ML’nin ve sosyalizmin devrimci ruhunu savunan bir tutum almıştı.

Enver Hoca ve AEP’nin, SBKP’deki revizyonist yozlaşma ve Sovyetler Birliği’nde -ve diğerlerinde- sosyalizmden geriye dönüşe yol açan nedenlerin tahlili konusunda ufuk açıcı -en azından dikkate değer- belirlemeleri oldu. Bunlar, “geriye dönüş” sorunu gibi kapsamlı bir konuyu bütün yönleriyle ele alıp irdeleyen bütünsel bir çözümleme düzlemine hiçbir zaman çıkamadılar belki ama (ki “dünya komünist hareketine önderlik” iddiasını taşıyan bir partinin teorik yetkinlik ve ideolojik sorumlulukları adına bu aslında ciddi bir zayıflık göstergesidir) günümüzde hâlâ önemli birer çıkış noktası özelliğine sahiptiler.(*)

Zaten 1970’li yılların ideolojik-teorik düzey geriliğinden kaynaklanan baştan sakat bir arayış sırasında bizim de aralarında olduğumuz bir kesim devrimcinin “yaslanılabilecek güvenilir teorik otorite merkezi” olarak “AEP yandaşlığı”nı seçmelerinde, AEP’nin Kruşçevci revizyonizme karşı aldığı cesur devrimci tutum ve bu konudaki çözümlemeleri tayin edici bir rol oynadı.

Fakat bu seçim, Sovyetler ya da Çin yanlılarıyla “Üçüncü yol” adı altında daha ara bir duruşu benimseyen diğer tercihlerin sahiplerinde de görüldüğü üzere körleştirici bir ‘taraftar fanatizmini’ de beraberinde getirdi. Temelinde ciddi bir teorik gerilik ve sezgisel bir bilinçle de olsa bunun farkında olmaktan ileri gelen kendine güvensizliğin yattığı bir tercihin böyle bir sonuç doğurması bir yerde de kaçınılmazdı.

İşin acı tarafı bu taraftar fanatizmi, sol içinde burjuvazi ve faşizmi sık sık unutacak ölçüde birbirlerini “baş düşman” olarak gören derin bir yarılma ve düşmanlaşmaya yol açtı. Bu düşmanlık birbirinin siyasi faaliyetlerini zorbalıkla engelleyip sabote etme sınırlarını dahi aşarak kan dökmeye kadar varabildi.

Kendi adımıza Arnavutluk’u “ayakta kalan tek sosyalist ülke” olarak görüyorduk fakat Arnavutluk gerçeği hakkında doğru dürüst bir bilgi sahibi de değildik. Bu sosyalizm nasıl bir sosyalizmdi? Nazi işgaline karşı ulusal kurtuluş savaşı biçiminde gelişen devrimin zafere ulaştığı 1944 sonlarından itibaren Arnavutluk halkının yaşamında neleri ne kadar değiştirmişti? 1950’li yıllarla ’60’lar, 1960’larla ’70’li yıllar arasında her alanda ne gibi farklar yaratmıştı, dolayısıyla gelişmenin yönü hangi doğrultudaydı? vb.

Bunlara dair cevaplarımız vardı var olmasına fakat bunların hepsinin kaynağı yine Arnavutlardı: AEP ve ASHC tarafından yayınlanan kitaplar, Kongre Raporları, Enver Hoca’nın konuşmaları, parti yayın organı Zeri i Popullit gazetesinde yayınlanan makaleler, Tiran radyosunun yayınları… Beslenme kaynaklarımızı bunlar oluşturuyordu.

“Arnavutluk gerçeği” hakkında çok yönlü bilgi ve bilgiye dayalı bir fikir sahibi olabilmek için bu kaynakları da okumak, incelemek, izlemek gerekirdi elbette. Bunda bir yanlış yoktu. Fakat beslendiğimiz ‘tek’ kaynak bunlardı ve bunların gerçekleri ne kadar tam ve aynen yansıttıkları konusunda en azından bir ihtiyat payı bırakmamız gerekirken gözü kapalı “mutlak doğrular” olarak görüyorduk. Yanlışımız buradaydı.

Şartlanmaya dönüşen tek yanlı ön kabullere, parçalarla sınırlı yetersiz bilgiye dayalı ‘taraftar fanatizmi’nin nasıl vahim bir körleşmeye yol açtığını hayat “sosyalizmin” yıkılmasından sonra önümüze serilen gerçeklerle yüzümüze çarptı. Bir zamanlar “Dünyadaki tek sosyalist ülke” olarak gördüğümüz Arnavutluk, sanki zaman tünelinde -1900’lerin başlarında- donup kalmış, akıl almaz boyutlarda bir geriliğin hüküm sürdüğü, sefalet içinde yoksul bir ülke olarak karşımıza çıktı (Doğu Almanya ve biraz da Çekya dışında yıllarca “sosyalist” olarak görülen diğer Doğu Avrupa ülkelerinin, özellikle de Bulgaristan, Romanya, hatta Macaristan’ın durumu da Arnavutluk’tan çok farklı değildi).

Arnavutluk’ta devrimin eski rejimden çok geri ve sefil bir ülke devraldığını biliyorduk AEP Parti Tarihi ve başka birçok kaynakta çarpıcı verilerle ortaya konuluyordu bu gerçek. Örneğin 1944 sonunda devrim başarıya ulaştığında Arnavutluk’ta bir kilometre dahi demiryolu olmadığını biliyorduk. Bırakalım demiryolunu, lokomotifi, vagonu ray çivisi üretecek bir fabrika dahi yoktu. 1950’lerin başlarında bunları bile SSCB’den almaya mahkumdular. Keza devrim başarıya ulaştığında Arnavutluk’ta topu topu 5 inşaat mühendisinin bulunduğu, bunlardan 4’ünün de karşı devrimci faaliyetlere karıştıkları bilinen bir başka çarpıcı gerçekti.

AEP Parti Tarihi’ndeki tanımlamayla “Bazı yörelerinde hâlâ Ortaçağ’ın yaşandığı” bu kadar geri, en başta insan kaynakları bakımından bu kadar yoksul bir ülkede sosyalizmi inşa etmek elbette misliyle zor bir işti. Akıl ve vicdan sahibi hiç kimse Arnavutların 45 yıl gibi kısa bir süre içinde “çağ atlamalarını” bekleyemezdi.

Sonuçta kaynak gerektiren ekonomik altyapıdaki gerilik ve yetersizlikler bir dereceye kadar anlaşılabilir. Fakat kırsal yöreler de bir yana ülkenin belli başlı kentlerinde bile kendini gösteren sefalet, toplumsal yaşam ve kültürde hâlâ hüküm süren gerilik ve “köylülük” sadece bu ‘nesnellikle’ açıklanamaz. Toplumların hayatında 45 yıl, göz açıp kapayıncaya denk düşen kısalıkta bir an’ı anlatır belki ama “45 yıl hüküm süren bir sosyalizmi inşa denemesi, sorunun sadece olanakların kıtlığına bağlanamayacağının göstergesi niteliğindeki görkemli resmi binalar, şimdi hepsi özel bir heykel mezarlığında toplanmış dev heykeller ve saçma sapan bir savunma stratejisinin yansımaları olarak ülkenin neresine gitseniz karşınıza çıkan kalın beton koruganlar, siperler, askeri önlemler dışında bir ülkenin ve toplumun yaşamında başka hiç mi iz bırakmaz” sorusunu sormanızı haklı kılmaya yetecek kadar da ‘uzun’ bir süre sayılır.

Bu sorunun yanıtı, kurulduğu iddia edilen sosyalizmin yıkılması sırasında -diğerlerinde olduğu gibi- Arnavutluk’ta da verildi aslında: Arnavutluk’ta “sosyalizm” tek bir kurşun bile atılmadan yıkıldı! Ne parti içinde ne de işçi sınıfı ve halkın saflarında, onu savunmak için güçlü bir direniş gösterilmedi!

O kadar ki, partinin ilk kuşak kadrolarından ve önde gelen yöneticilerinden biri olmakla kalmayıp Enver Hoca’nın 40 yıllık eşi Necmiye Hoca başta olmak üzere “umut veren teorisyenler ve örgütçüler” olarak parti ve devlet yönetimini üstlenmek üzere hazırlanıp yetiştirilen ikinci kuşak kadroların bile bir tekinin sesi çıkmadı. Karşı çıkmak, direnmek şurada dursun, tasfiyenin başını zaten Ramiz Alia çekti, Fatos Nano, Foto Cami, Adil Çarçani, Sali Berisha gibi “gençler” de bir gecede saf değiştirip bu kez yeni düzenin ideologluğuna soyundular, başbakanlık ve başka sorumlu görevler üstlendiler.

Arnavutluk bugün bazıları o dönemin orta düzey kadroları ya da yöneticilerinin çocuklarından oluşan bazıları da 1989 sonrası çalıp çırparak güç sahibi haline gelmiş mafyaların iktidar savaşlarına sahne olan, ABD kuklası zavallı bir ülke haline düşmüş durumda.

Şu ya da bu öncüllerden hareketle doğru olduğuna inandığımız görüşleri savunurken olgu ve süreçlere devrimci eleştirel yöntemle yaklaşmayı tamamen bir kenara bırakmamış olsaydık, ML ideoloji, Leninist parti anlayışı ve proletarya sosyalizmi açısından savunulacak tarafı olmayan kimi olgu ve olaylar üzerinde daha o zamanlar durup düşünebilirdik.

Örneğin komünist bir partide “halef” belirlemenin yeri olabilir miydi?(**) Bu nasıl bir parti anlayışı ve işleyişiydi ve nasıl oluyordu da kimse buna bir ses çıkarmıyordu?.. Kaldı ki, yıllar öncesinden belirlenen o haleflerden biri -Mehmet Şehu- bir MK toplantısı sırasında çıktığı iddia edilen akıl almaz bir çatışma sırasında vurulmakla kalmıyor, arkasından “41 yıldır CIA’den İngiliz istihbaratına, Titoculardan KGB’ye kadar birçok gizli servise birden hizmet eden çok taraflı ajan” ilan ediliyordu. Eğer bu iddia doğruysa o zaman o parti, o MK, o sosyalist devlet, o proletarya diktatörlüğü rejimi, o işçi sınıfı ve kitleler nasıl olmuştu da bu kadar yıl uyumuşlar, “herkesin ajanı” olan birini hem MK üyesi hem de Başbakan ve Savunma Bakanı olarak yıllarca en önemli görevlerde niye tutmuşlardı?.. Eğer bu iddia doğru değilse, o zaman gerçekte ne olmuştu? O MK toplantısına taraflar neden bellerinde tabancalarla girme gereği duymuşlardı?.. “Bu nasıl parti, bu nasıl bir işleyiş” sorusu burada bir kez daha karşımıza çıkıyordu.

“Dünyadaki tek sosyalist ülke” olarak gördüğümüz Arnavutluk’ta “sosyalizmi inşa yolunda kaydedilen başarıları” bizler hep yapılan resmi açıklamalardan, bunları yansıtan kitap ve broşürlerden, Parti Kongre Raporları’ndan, kalkınma planları hazırlık ya da değerlendirme toplantılarında dile getirilen istatistik ve verilerden vb. öğreniyorduk. “Sosyalizmin gücünü” ve “Arnavutluk’un sosyalizmi inşa yolunda ilerleyişini” yansıtan bu “başarılar” bizleri de coşkulandırıyordu. Bu hem insani hem de devrimci bir duyguydu. Fakat bir günden bir güne de durup, “Bunlar çelik üretiminin son 5 yılda bilmem kaç misline çıktığını, çimento, tekstil ya da tarımsal üretim artışının eskiye kıyasla kaça katlandığını söylüyorlar ama neden bu oranların somut rakamsal karşılıklarını vermiyorlar” şeklinde irdeleyici bir soru sormak aklımızın ucundan dahi geçmiyordu.

Halbuki bu kadarcık basit bir soruyu sorsak, çoğuna ulaşamazdık belki ama ulaşabildiğimiz somut veri ve rakamları diyelim ki o yılların dünyasındaki genel ortalamayla karşılaştırsak, 1989’daki çöküşle birlikte yüzümüze tokat gibi çarpan geriliğin farkına o zamandan varmamız mümkün olurdu. Yıllarca “sosyalizmin gücüne” kanıt olarak gösterdiğimiz bilmem kaç katlık üretim artışlarının, sıradan bir kapitalist ülkenin üretimi yanında bile ne kadar yetersiz -hatta zavallı- kaldığı gerçeğini görürdük en azından.

“Nasıl bu kadar körleştiğimiz” sorusunun yanıtı, o yılların devrimci sosyalist kadrolarını bu at gözlüklerini gözlerine kendi elleriyle takmaya yönelten ana nedende gizliydi: İdeolojik-teorik konulardaki gerilik, ML’nin özünü, daha da önemlisi onun devrimci yöntemini kavramakta ve süreçlere uygulamaktaki yetersizlik ve güçlük. Marx’ın sözleriyle, “bilimin merdivenlerinde zorlu bir tırmanmayı” göze almayı gerektiren bu gerilik ve yetersizliğimizin üzerine cesaretle ve sabırla yürümeyi seçeceğimiz yerde; dönemin siyasal atmosferi ve toplumsal olayların gelişim ritminin de basıncıyla piyasadaki hazır kalıplardan birine angaje olup “Bu işleri bizim yerimize de yapan güvenilir bir ideolojik-teorik merkeze” sırtını yaslama kolaycılığı işimize geldi.

Kaynağında böyle bir gerilik ve zayıflığın yattığı bu kolaycılığın beraberinde getirdiği kaçınılmaz sonuçlardan biri de, devrimci eleştirel düşünme yeteneğinin büsbütün zayıflayıp körelmesiydi. Elde nasıl olsa “hazır kalıplar” vardı, dünyada ve çevremizde olup biten her şeye bu odaklardan bakıp ezberlenmiş hazır reçetelerin Procrustes yatağına yatırarak yorumlamak çocuk oyuncağı kadar kolay bir işti.

Bırakalım angaje olduğumuz odakların kusur ve yanlışlarını görmeyi, işçi sınıfının devrimci dünya görüşünü oluşturan ML’nin özü ve temel tezleriyle olduğu kadar proletarya sosyalizmi ve sınıfsız komünist topluma ulaşma tarihsel amacıyla da bariz çelişkiler taşıyan en olmayacak eylemler ve görüşleri bile ‘taraftar fanatizmiyle’ gözü kapalı savunur hale geldik. Kimimiz Macaristan ve Çekoslavakya müdahalelerini, Afganistan’ın işgalini, Polonya’da “sosyalizmi ayaklanan işçilerden korumak” gerekçesiyle düpedüz askeri darbe yapılmasını “sosyalizmi korumak amacıyla yapılan haklı devrimci eylemler” olarak savunup benimseyebilecek kadar kendinden geçti. Kimilerimiz dönemin İran Şahı ya da Şili’deki askeri faşist cunta yönetimiyle, Suudi Arabistan Kralı ya da Körfez Emirleri gibi gericilerle kol kola girmeyi “Dünya devrim cephesini güçlendirici girişimler” olarak görmeyi beraberinde getiren “Üç Dünya Tahlili” gibi karşı devrimci karakteri çok açık bir çizgiyi bile “dünya devrimine yol gösteren stratejik bir tahlil” olarak benimseyip yıllarca savunabildi. Kimimiz de gidip Arnavutluk gibi az rastlanır bir gerilik numunesini “Dünyanın tek sosyalist ülkesi” olarak görüp yıllarca baş tacı edecek kadar büyük bir akıl tutulmasına kapıldık (***).

Teorik konulardaki gerilik, düşünce tembelliği ve kolaycılığın sürükleyişiyle seçilen kalıpçı angajmanların “kullanım kolaylığı” ve “rahatlığı”, dönüp sol hareketin kadrolarındaki bütün bu gerilik ve zaafları besleyen ve kalıcılaştıran yıkıcı bir işlev gördü. Türkiye solunun bu yapısal-tarihsel zaafları, o günlerden bugünlere aşılmak şurada dursun büyüyüp katlanarak süregeldi.

Bugün elbette bunun biçimleri artık farklı. Her şeyden önce, bırakalım ideolojik bir mihraka angaje olup yaslanmayı, bütün “büyük anlatılar” gibi ML’in kendisine bağlılık dahi “özgür düşünceyi ve bireyselliği öldüren bir cendere”, “ayakları sıkan pabuç” vb. olarak görülüyor. Belirli bir ideolojik düşünce sistematiğine sahip olmak yerine, yarın birgün neden yana taraf olup neleri savunacağı belirsiz postmodern bir şekilsizlik/belkemiksizlik revaçta. Tersine duruşlar, ML’de ve devrimci sosyalizm düşüncesinde ısrar, geçmişte yaratılan devrimci değer ve gelenekleri yaşatıp zenginleştirerek geleceğe taşıma çabası içinde olmak “geçmişte yaşamak”, “tutuculuk”, “dinazorluk” vb. olarak etiketlenip küçümseniyor. ML teoriye hakimiyet şurada dursun, onun en temel tezleri hakkında bile korkunç bir cehaletin hüküm sürmesi de cabası.

Lakin bu akışkanlık, bütün kalıplardan ve bütün kalıpçı reflekslerin temelinde yatan düşünce tembelliğinden kurtulunduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, 1970’li yıllardan daha katı, daha fanatik ve en önemlisi daha sığ ve fukara bir kalıpçılık almış başını gitmiş durumda. Herkesin sırt çantasında mutlaka iki-üç kalıp var. “Değişim” çığırtkanlığı ve “Artık değişmeliyiz” repliği bunların başında geliyor. Postmodern akışkanlığın bütün türlerinin amentüsü durumunda bu temel kalıp. Olgu ve süreçlerin her birini kendi somutlukları -ve diyalektik hareketi- içinde ele alıp somut olarak değerlendirme, onların içindeki devrimci özü arayıp bulma ve açığa çıkarma, sonra da ona göre bir pozisyon alma zahmetinden kurtarıyor günün bu beylik kalıpları da.

Siyasette belli bir konuda yanılgıya düşmek, bazı hata ya da yanlışlar yapmak normaldir. Ancak şarlatanlar ya da sahtekarlar kendilerini her konuda “yanılmaz Papa” olarak görür ve göstermeye çalışırlar. Önemli olan düşülen yanılgının, yapılan hatanın telafisi imkansız ölçüde büyük olmaması, bir de onu doğuran nedenleri doğru belirleyerek bunları bir daha tekrarlamayacak şekilde geçmişten ders almaktır.

Ayrıca burada sorun sadece “nasıl oldu da Arnavutluk gibi bir ülkede kurulan rejimi ve düzeni yıllarca ‘sosyalist’ olarak gördük” sorusundan ibaret değildir. Ki aynı soru Sovyet ya da Çin ya da “Üçüncü yol”a örnek olarak gösterilen Vietnam -hatta Küba- “sosyalizmleri” için de geçerlidir.

Buradaki asıl sorun, şu ya da bu kampın gözü kapalı savunuculuğundan da öte sosyalizmden ne anladığımız ya da nasıl bir sosyalizm (parti, proletarya diktatörlüğü, sosyalist demokrasi, sosyalist ekonomi ve toplumsal ilişkiler, sosyalist ideoloji ve kültür vb, vb.) anlayışına sahip olduğumuz sorunudur.

Çünkü o kamplaşmalar sırasında yaptığımız tercihler, bir yönüyle sahip olduğumuz sosyalizm anlayışlarının yansımaları özelliğini taşırken bir yönüyle de sosyalizm anlayışlarımızın, parti ve proletarya diktatörlüğü anlayışlarımızın, sosyalist demokrasi ve sosyalizmi inşa süreçlerine yaklaşımlarımızın biçimlenmesi üzerinde derin izler bırakmışlardır.

Bu nedenle kendimizi sadece o zamanki tercihleri nasıl yaptığımız sorusuyla da sınırlamadan, bu muhasebeyi sosyalizmden geriye dönüşler gibi daha geniş kapsamlı bir sorunsalın bir parçası olarak ele almak, bu konuyu da bütün yönleriyle ele alıp irdeleyerek gelecek açısından yol gösterici dersler çıkarma yükümlülüğü hala karşımızda durmaktadır.

Gazete Duvar

 

(*) Örneğin Enver Hoca’nın 1968 yılında kaleme aldığı bir makalede dile getirdiği görüşler, sadece SB’ndeki geriye dönüşün tayin edici kimi dinamiklerine ışık tutmakla kalmaz; tarihteki nice ünlü komünist partinin (ve bireyin) zamanla neden ve nasıl yoldan çıkıp kendi geçmişlerine dahi yabancılaştıklarını anlamamıza imkan veren çok isabetli belirlemeler olarak önemini ve güncelliğini hala korur.

O çözümlemesinde Enver Hoca, sorunun merkezine “parti sorununu”, bu bağlamda partinin sınıftan ve kitlelerden koparak sosyalizm idealine yabancılaşmasına yol açan “SBKP kadrolarındaki yozlaşmayı” koyar. Ki bu, “yukardan aşağıya” doğru gelişen bir süreç olarak sosyalist devrimin tarihsel karakteri ve özgünlüğüne ilişkin Marksist materyalist yaklaşımla da örtüşen doğru bir yaklaşımdır. Bu materyalist yaklaşımdan hareketle partide ve parti kadrolarında devrimci gelişme dinamiğinin körelmesinin altını özel bir vurguyla çizer. (Garbis Altınoğlu’nun çevirdiği Leninist Parti ve Kadrolar kitabı içinde, sf 72-76 arası)

Öte yandan AEP’nin daha sonraki tarihsel gelişimi ve sosyalizmin Arnavutluk’taki tasfiye sürecinin izlediği seyir de ortadadır. Yıllar öncesinden başlayarak yapılan doğru çözümleme ve uyarılara rağmen Arnavutluk’ta parti içinde dahi dişe dokunur bir direnişin gösterilmediği çok daha utanç verici ve çok daha keskin bir çözülme ve tasfiye süreci yaşandı. O zaman bu çelişki neyin nesidir, nasıl açıklanabilir, neyi gösterir?

Sözünü ettiğimiz bu büyük tarihsel çelişkiden hareketle bundan Enver Hoca zamanında yapılan çözümlemelere dudak büküp bunları artık bütünüyle isabetsiz, değersiz ve geçersiz görmek gerektiği sonucunu çıkaranlar da olabilir. Teorinin ölçütü elbette pratiktir. Konuya tam da Marksist devrimci materyalizmin bu temel ilkesi ışığında yaklaşılacak olursa, AEP’nin konuya ilişkin teorisi ile pratiği arasında ortaya çıkan muazzam çelişkiden proletaryanın öncü partisinin tarihsel gelişimi ve değişimi sorununa ilişkin olarak asıl şu dersler çıkarılmalıdır:

1) Teoride ne kadar doğru ve devrimci çözümlemelere sahip olunursa olunsun, eğer bunlar özümsenip bizzat partinin kendisinden başlayarak pratik bir değişim dinamiğine dönüştürülememişlerse, sadece teorik-siyasal öğüt, uyarı ve eleştirilerle sınırlı kalmayıp ilke ve kurallara dayalı daha gelişkin devrimci mekanizma ve sistemlere dönüştürülerek pratikleştirilmemişlerse dönüştürücü bir rol de oynayamazlar,

2) Değişim ve gelişme, sadece mutlak değil aynı zamanda sürekli olmak zorundadır. Belirli tarihsel kesitler ya da belirli konular ve yönlerle sınırlı kalan her değişim ve gelişme iddiası, yanılsamayı da beraberinde getiren içten içe bir durgunluk, hayatiyet kaybı, çürüme ve çöküşle sonuçlanmaktan kurtulamaz,

3) Başkalarına bakarak ya da düne göre nispi bir ilerleme ile sınırlı göreli bir değişim yönelimi ve iddiasının, içeriği o an için doğru dahi olsa tarihsel bir geleceği ve dayanıklılığı yoktur!

(**) Enver Hoca, devrimi izleyen 1950’li yıllarda, kendisinin başına bir şey gelecek olursa “partiyi ve Arnavutluk’taki sosyalizmi onlara emanet etmeyi” düşündüğü -yani düpedüz kendisine “halef” olarak – 3 isim belirledi. Bunlardan Hüsnü Kapo, ’60’li yıllarda eceliyle ölmüştü. Ulusal kurtuluş savaşı sırasında partinin “kendisini gereksiz yere riske atmaması” yönünde özel karar çıkardığı, o dönemde askeri alandaki yetenek ve eylemleriyle öne çıkan, devrime büyük hizmetleri olan, zaten devrimden sonra da tam 41 yıl süreyle Parti Merkez Komitesi’nde yer almakla kalmayıp “sosyalist” Arnavutluk’un başbakanlığını yapan Mehmet Şehu’nun 1980 yılı başlarında bir MK toplantısı sırasında çıkan tartışma sırasında vurulduğu duyuruldu. Geriye kalan üçüncü halef Ramiz Alia ise, Enver Hoca’nın Nisan 1985’te ölümünün ardından partinin ve devletin başına geldi. Ve Arnavutluk’ta kurulduğu iddia edilen sosyalizm, onun yönetimi sırasında tasfiye edilip yıkıldı

(***) ML teori ve sosyalizm kavrayışı açısından vahim bir fikri sefalet göstergesi olan bu şartlanma o kadar derinlere işlemişti ki, merkez yayın organımızın 1990 yılının Ocak ayında çıkan 67. sayısında Arnavutluk’u hala “sosyalizmin parlayan güneşi” olarak değerlendiren övgü dolu bir makale yayınlanabildi. İşin daha da acı tarafı ne “teorisyenler” ne de “pratisyenler” arasından “Biz ne yapıyoruz?.. Arnavutluk’tan gelen kokular ve işaretler ortadayken, bunlar da bir yana Ramiz Alia 9. Kongre Raporu’nu (3 Kasım 1986) gözümüze sokmuşken biz daha hangi güçlü kaleden, hangi sosyalizmden bahsediyoruz” temelinde tek bir güçlü itiraz yükselmedi. “Ölçü biraz kaçırılmış” ya da “biraz daha bekleyip neler olacağını gözleseydik daha iyi olmaz mıydı” gibisinden bir-iki mırıldanma dışında ‘alışkanlıkların gücü’ baskın gelmişti…

 


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar