Bizden biri…

Bizden biri…

34’ünde bir kadın; yaşadığı bütün işkencelere, tacize, şiddete rağmen iki engelli çocuğuyla birlikte dimdik ayakta kalmaya çalışıyor, direniyorsa bizlerin görevi de “dayanışma yaşatır” diyerek yanında durmaktır

Zehra Çaldağ

İçimizden birinin, bir kadının yaşam öyküsünü anlatacağım sizlere. Kendisi 34 yaşında; biri 13, diğeri 8 yaşlarında bir oğlu ve kızı olan genç bir anne. Yaşı 34 ama yaşadıklarını anlatınca sanırsınız 64 yıllık bir yaşam öyküsü dinliyoruz. Bu yaşam öyküsünde kendi yaşamımızdan da kesitler bulacağız.

Hemen her kadın yaşamının belirli dönemlerinde şu ya da bu şekilde tacize uğramıştır. Kimisi fili tacizi yaşamış kimisi de sözlü ya da bakışlarla tacize maruz bırakılmıştır. Bu tacizler karşısında ilk hücum eden duygu çaresizlik olmuştur, ama yaşamımızdaki kimi anlamlar-sebepler umudumuzu yitirmememizi sağlamış ve o umudun verdiği güçle doğrulmuşuzdur.

Kapitalizmin o çirkin yüzünü pandemi sürecinde tüm çıplaklığıyla gördük. İşçi ve emekçilere, kadınlara, gençlere, ezilen halklara ya ölüm-hastalık ya da açlık-işsizlik dayatıldı. O süreçte birbirimizle dayanışmanın yaşamla özdeş olduğunu hissettik. Özellikle kadına yönelik katliamların, taciz ve tecavüzlerin bu süreçte had safhaya çıktığını gördük. Bu tüm dünyada böyle oldu. Kadınlar buna boyun eğmeyeceklerini gösterdikleri oranda da dünya gericiliği onları açık bir şekilde hedefe çaktı. Türkiye’de olup bitenleri de görüyoruz, İstanbul Sözleşmesi’nin -kağıt üzerinde kalmış olsa bile- adına bile tahammül edilmediği açıkça görüldü. Tüm bunlar bize dayanışmanın ilmek ilmek örülerek büyütülmesi gerektiği gerçeğini bir kez daha hatırlattı.

Anlatacağım öykü gerçek. Daha çocukken üvey büyük baba tecavüzü, babanın anne üzerindeki şiddeti/tecavüzü; üvey büyük babanın tecavüzünden sonra uzunca bir süre gördüğü tedavinin ardından zorla evlendirme, zorla evlilik içinde demirlerle, topuklu ayakkabılarla işkence, kapılara atılma, çocuğunun zorla elinden alınmaya çalışılması, defalarca karakola şikayetler, şikayetlerin çaresizlikten geri alınması…

Tüm bunları anlatırken, “Ne yapayım hem gidecek yerim yoktu hem de kız kardeşim okumayı çok seviyordu, başarılı bir öğrenciydi, annem ve babam ayrılmıştı. Babam kız kardeşimin okumasını istemiyordu; bana işkence eden, sürekli döven, sokağa atan adam, kız kardeşimin okuması için yardımcı oluyordu” diyor.

Yapılan işkencelere katlanmazsa kardeşinin eğitiminin yarıda kalacağını düşündüğü için her şeye katlanmaya çalıştığını gözleri buğulanarak anlatıyor:

Babam maddi durumu iyi olan birisiydi ancak eve ve bize gelince cimrilikten başka bir şey göstermedi. Yaşadığım şiddeti, işkenceyi bildiği halde kılını bile kıpırdatmadı. Zaten kendisi de anneme işkence ederdi. Bizlerin yanında annemi ilişkiye girmek için hep zorlardı. Annem, ‘çocuklar var ne yapıyorsun?’ dediğindeyse, ‘benim şeyim onlardan daha önemli’ diyerek bıçakla kaç kez saldırdı. Böyle bir babadan bana destek olmasını, kol kanat germesini beklemek biraz da hayaldi, hayal olarak kaldı.

 

Kolon kanseriydi. Çekerek öldü. Ölmeden önce helallik istedi fakat helallik ver(e)medim, bize yaptıklarının ceremesini çektiğini düşünüyorum. Öldüğüne üzülemedim bile. Her defasında karakoldan şikayetimi geri almak zorunda kalıyordum. Çünkü yine o eve dönmekten başka çarem yoktu ve döndüğümde de daha fazlasını yaşıyordum. Şikayetlerin çoğu da kapıya ağzım burnum kırılarak atıldığım için komşuların polis çağırmasıyla yaşanıyordu. Çaresizlik işte!..

 

Şikayetin biri kamuya takılmış, adamı ifadeye çağırmışlar gitmemiş. Birkaç gün nezarette yattı. O nezarette yattığı için bu kez beni görümcem dövdü. Çocuğumu elimden alıp sokağa atmak istedi. Çocuğuma sarılıp ağzım burnum kan içinde sokağa fırladım. Habire koşuyorum. Ama nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilemediğim bir çaresizlik ve umutsuzlukla ve geri dönmek zorunda kalacağım korkusuyla koşuyorum. O sırada bir kadın kolumdan tutup ‘gel gel buraya, nereye koşuyorsun bu halde?’ diyerek beni içeri aldı. Orada soluklandım, dinlendim, çocuğumla, benimle ilgilendiler. Sonra da ‘sığınma evine yerleştirelim’ seni dediler. O an nasıl sevindiğimi bilemezsiniz. Kapalı bir yerde kalacaktım. Sokağa atılmayacak, dayak yemeyecek, işkence görmeyecektim. Daha ne isteyebilirdim.

 

O kadın bana yardım etti. O gün o kadına rastlamasaydım şu an nerelerde, ne halde olurdum bilemiyorum ve sığınma evi dönemi başladı hayatımda. Sığınmaevine gelen kadınları sorunlarına göre ayırmıyorlar. Hepimiz aynı yerde kalıyor, aynı yerde uyuyoruz. Yani her anımız hep birlikte geçiyor. Psikolojik sorunları olanlar, uyuşturucu müptelası olanlar, şiddet görenler, tacize, tecavüze uğrayanlar, öldürülmekten kaçanlar. Aslında gözüme uyku da girmiyor her gün çocuğumu uyutunca ona bir şey olur mu, bir şey yaparlar mı diye sabaha kadar nöbet bekliyordum. Sonra orada da tacize uğradım. Asansöre binerken güvenlik görevlisi de bindi. Ve beni taciz etti, ben de ona karşı koyup bıçaklayınca beni başka bir ildeki sığınma evine gönderdiler. Onun da görevine son verdiler diye duydum.

 

Başka ilde bulunan sığınma evine birlikte gönderildiğimiz kadınla gitmeden önce çok iyi arkadaş olmuştuk. Dertleşip sohbet ederdik. Birlikte nöbet tutardık sabahlara kadar. Kimin ne niyetle arkadaş olduğunu, niyetini de anlayamıyorsun maalesef…

 

Gittiğimiz ile vardığımızda daha terminalde beni satmaya kalkınca olay çıktı. Polisin gelmesini sağlayıp geri döndüm. Kalacak yerim yok, problem büyük ve yeniden başka bir sığınma evi dönemi başladı mecburen. Bu sefer sığınma evi sürecinde boşanma işlerini de hallettik. Daha sonra da sosyal hizmetler tarafından ev tutmam ve belli ihtiyaçlarımı karşılamam için yardım edildi.

 

Artık çocuğumla birlikte kalacağım kendime ait bir evim vardı. Gecekonduydu, çünkü yapılan destek ancak buna yetiyordu. Genç bir kadının bir çocukla tek başına yaşamasının başka zorluklarıyla karşılaştım. Kapıma kadar gelenler, taş atanlar oluyordu. Aslında çile bitmedi. Neyse sonra biriyle tanıştım, birlikte oturmaya başladık. Zaman içinde onun da dayağını, işkencesini görüyordum, ama hiç olmazsa sokağa atmıyordu. Denize düşen yılana sarılır hesabı bari buna şükür diyordum. Bu arada ikinci çocuğum da dünyaya gelmişti.

Düşünün bir kez doğduğu günden beri şiddet, taciz tecavüz, zorla evlendirilme işkence, yaralama, sokağa atılma, karakol, polis, sığınma evi yine taciz, arkadaşı tarafından pazarlanmaya çalışılma, sonra yeniden sığınmaevi ve en sonunda bir şekilde kendi evi oluyor, ama ne fayda ki orada da rahat bırakılmıyor. Son çare olarak bir birliktelik, ama o da yüzünü güldürmüyor; sokağa atılmadığı için şükretmek zorunda kalıyor ve nihayet şu an çocuklarıyla birlikte tek başına ayakta kalmaya çalışıyor. Bütün bu umutsuzluklar içinde onurlu bir direngenlik saklı, bütün gücü ve enerjisiyle yaşama tutunma çabası…

13 yaşındaki kızında unutkanlık var, 8 yaşındaki oğlundaysa birçok rahatsızlık. Biz anneyle sohbet ederken kızı içeride kendi odasında oturuyor. Oğlu bizim yanımızda. Her çocuğun yaptığı gibi misafir gelince istediğini yaptırmak için sürekli konuşuyor. Çocuk biraz kekeme, gözlerinde sorun var. Okula giderken sınıftaki arkadaşları onunla çok dalga geçmişler. O yüzen dışarı çıkarken gözlüğünü takmak istemiyor. Öyle çok huysuz da değiller. Ama pandemi süreci sürekli evde kapalı olmak çocukları da olumsuz etkiliyor. Biz dinliyoruz. Bir taraftan da ne yapabiliriz diye düşünüyoruz.

Kadın anlatıyor:

Ama artık canıma tak etmişti, yolumu ayırıp çocuğumla yaşamıma devam etmeye çalışıyorum. Çocuklarım engelli olduğu için işe gidemiyorum. Çocuklarımla birlikte yaşamıma devam etmeye kararlıyım. Bazen nasıl ayakta kalacağım diye umutsuzluğa kapılıyorum. Çocuklarımın hastalıkları yüzünden sürekli aylık kontrolleri, ilaçları, yol parası… Özel eğitime gidiyorlar, okul masrafları, kıyafetleri, evin kirası, faturalar, mutfak masraflarımız derken bir çıkmaz içindeymişim gibi hissediyorum.

 

Bir ara sigara sarma işi vardı. Hiç olmazsa günlük harçlığımızı çıkarabiliriz diye yapayım dedim. Ama bir kutu içinde 10 paket oluyor ve bir kutu sigara sarma ücreti olarak 6 TL veriyorlardı. Yani benim günde 10 kutu sarmam gerekiyordu ki bize faydası olsun. Ama hem küçük hem de rahatsızlıkları olan çocuklarımla bir kutuyu zor sardım valla, sonra da bıraktım. Bir ara evden mahalle sakinlerine iç çamaşırı satayım dedim, ama pandemi nedeniyle o da pek tutmadı. Zaten pandemi de en çok bizleri, bizim gibi zor durumda olanları etkiledi…

Bir kadın 34 yaşında, yaşadığı bütün işkencelere, tacize, şiddete rağmen iki engelli çocuğuyla birlikte bugün dimdik ayakta kalmaya çalışıyor, direniyorsa bizlerin görevi de eşit ve insanca yaşam hakkı için ‘dayanışma yaşatır’ diyerek yanında, onunla ve onlarla dayanışma içinde olmaktır.

Eğer bu dünyaya insanca yaşam hakim olacaksa, yeryüzü aşkın yüzü olacaksa bu kadınların da katkısı ve emeğiyle mücadeleyi büyütmekten geçecektir.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar