Bunu nasıl savunursunuz?!.

Bunu nasıl savunursunuz?!.

Alınterili Kadınlar, Kadın Gözüyle ve İlmek Kadın Dayanışması gündemdeki taciz örnekleriyle bunların değişik biçimlerde meşrulaştırılmasına yönelik tutumları mahkum eden bir açıklama yayınladı

Geçtiğimiz günlerde özellikle edebiyatçıların başlattıkları ve kadınların birbirinden güç alarak büyüttükleri, #uykularınızkaçsın ya da #metoo hareketi, neden şimdiye kadar sustunuz gibi “tuhaf” sorularla bulandırılmaya çalışılsa da şimdiden geniş bir toplumsal destek gördü.

Ancak sosyalistler cephesinden Muzaffer Oruçoğlu şahsında akıl almaz tutumlara tanık oluyoruz. Oruçoğlu önce Hasan Ali Toptaş’ın avukatı olarak boy gösterdi, arkasından Komün TV’deki bir programda işi kendisini eleştiren bir kadın gazeteci hakkında taciz anlamına gelen cümleler kurmaya kadar vardırdı.

Peşpeşe gelen ve birbirinden ürkütücü ve mide bulandırıcı ifşaatların şaşkınlığını kısa sürede atan erkek dayanışması harekete geçti. Yaşadıkları travmaları yıllardır içlerinde saklayan kadınların cesaretlerini ve güçlerini toplayıp nihayet harekete geçmeleriyle patlayan ifşa hareketi kayıtsız koşulsuz sahiplenilip destekleneceği yerde “linç etmeyin” frenine basılarak durdurulmaya çalışılıyor. İşin acısı, putlaştırılmaya çalışılan bir şahsın dengesizliğini ve ölçüsüzlüğünü mazur göstermeye çalışan sosyalistler de bu bastırma harekatına fiilen ortak oluyorlar.

Ne var ki Hasan Ali Toptaş, Muzaffer Oruçoğlu, Mustafa Peköz, Şaban İba, Sevan Nişanyan vb. erkekler sergiledikleri eril küstahlık ve pervasızlığın gücünü nasıl birbirlerinden alıyorlarsa, tacizin, tecavüzün, şiddetin her türüne hedef olan kadınlar da birbirlerinden güç alıyorlar, almaya da devam edecekler!

Nasıl ki Hasan Ali Toptaş’ın edebiyatçı kimliği onun onlarca kadın tarafından ifşa edilen tacizci bir erkek olduğu gerçeğini değiştirmiyorsa, Muzaffer Oruçoğlu’nun siyasal geçmişi ve şimdi arkasına saklanılan “edebiyatçı” kimliği de “istediğim kadını istediğim zaman istediğim yerinden öperim” diyebilecek kadar pervasızlaşan tutumunun tacizci karakterini ortadan kaldırmıyor.

Kadınları üzerlerinde istediği gibi tasarrufta bulunabileceği “mülk” olarak gören eril banalliğin dik âlâsıdır bu yaklaşım. Geçirilmeye çalışılan hiçbir kılıf bu gerçeğin üzerini örtemez!

Komün TV’nin her satırından talihsizlikler akan açıklamasında edebiyatçı kadınların Hasan Ali Toptaş’ta cisimleşen ancak onu da aşan ifşaları, yeni bir “MeToo” hareketine dönüştü olarak olumlanırken Muzaffer Oruçoğlu’na kadınların gösterdiği tepki nedense “linç” olarak nitelenmeye çalışılıyor. Üstelik bu açıklama “kimler tarafından hangi saiklerle yapıldığı” gibi üstü kapalı bir dış güçler imasıyla, taciz ifşalarını “düşünce özgürlüğü” kapsamında değerlendirmek gibi aymazlıkla, “savunulmaya gerek bile olmayan” yüce bir varlık, “yarım yüzyıllık mücadele deneyimi” vurgusuyla, siz onunla baş edemezsiniz, üç beş lafınıza bakılmaz alt metni taşımakta, onu itibarsızlaştırmaya sizin gücünüz yetmez göndermesiyle kadınlara “yine” susmalarını öğütlemektedir.

Ve yine üstelik sosyalist değerlere, Komün TV’nin yayın ilkelerine ve politik duruşuna yapılan vurgular, sosyalist kadınlarda acaba yanlış mı yapıyorum, düşmanın ekmeğine yağ mı sürüyorum sorgulamasının yapılması içgüdüsüne oynuyor ve yine susulmasını sağlama amacını taşıyor. Tıpkı yaşadıkları taciz karşısında acaba ben mi yanlış anladım, bu elbiseyi giymese miydim, ben mi abartıyorum, o çok önemli bir yazar, bana kim inanır sorgulaması yapan ve yıllarca susmak zorunda hisseden edebiyatçı kadınlar gibi.

Hasan Ali Toptaş nasıl ki herbir yönü ustaca çalışılmış röportajında vurguladığı üzere “bir telefonla kitap bastırmaya” muktedir itibarına ve “okurlarına” güveniyorsa, Muzaffer Oruçoğlu da -Komün TV’nin açıklamasında olduğu gibi- her nasılsa sorgulanamaz itibarına ve mücadele geçmişine güvenmektedir. Ona yöneltilen her eleştiri, her tepki ve hesap sorma isteğini “sosyalist değerlere yapılan bir saldırı” olarak göstererek cansiperane savunmaya kalkacakların varlığına duyduğu sonsuz güvendir bu.

Bu savunuların ortak noktasını, “onun geçmişi, yaptıkları, yazdıkları bellidir”, “kendi tarzında olayları tiye alıyor” ve “eleştirin ama linç etmeyin” oluşturuyor. Öncelikle kimsenin geçmişi, yaptıkları ve bugünkü “biraz da edebiyatçı” kimliği ona hiçbir değer, ölçü ve sınır tanımama hakkını vermez! Hele bu konu, kadınların yaşadıkları taciz gibi aşağılık bir saldırının ifşası süreci ise bunun anlamını gizleme, yapılanı değersizleştirme, tacizcinin avukatlığına savunma hakkını hiç vermez!

Oruçoğlu’nun yaptığı bu sınırlar içinde de kalmadı. Komün TV programında pervasızlığını bir adım daha ileri götürdü. Hedef aldığı bir kadını istediği yerinden öpebileceğini söyleyebilecek kadar kendini kaybetti. Mantığı, algıları ve anlama kabiliyeti felç olmamış kadın-erkek her insanın tüylerini diken diken etmesi gereken bir densizlik sergiledi.

Daha da vahimi, insani değerleri ve devrimci ilkeleri kişilerin üstünde tutmakla yükümlü olan sol adına anında mahkum edilmesi gereken bu tutumun savunulmasına girişildi.

Fakat kadınlar maruz kaldıkları, yıllarca içlerinde taşıdıkları, zarar gördükleri, incindikleri, korktukları, saklamak zorunda kaldıkları, hatta bazen kendilerini sorguladıkları bir suçu “tiye alma” hadsizliğini artık kabul etmiyor!

Hayatın her alanında olduğu gibi örgütlü yapılar içerisinde de kadınlar sözlü, fiziksel ya da psikolojik şiddete ve/veya tacize maruz kaldı; yalnızca kadın olduğu için eksik/yetersiz hissettirildi, cesaret bulup tacize uğradım diyenin karşısına “ama o çok önemli bir yoldaş” çıkarıldı, rahatsız eden yakınlaşmaların adı “sen yanlış anlamışsındır” konuldu, kısacası kol kırıldı yen içinde kaldı.

Sosyalist değerlere saldırılmasına çanak tutuyorsunuz, solun itibar ve prestij kaybetmesine neden oluyorsunuz, böyle yaparak düşmanın ekmeğine yağ sürüyorsunuz, dostça eleştiriler kabulümüzdür ama siz linç ediyorsunuz” diyenler harekete, değerlere verilen zararı öncelikle dönüp buralarda sorgulamalıdır, kadınların bugün artık kabul etmediği ve parçaladıkları o “yen” içerisinde değil.

Muzaffer Oruçoğlu’nun gücünü ve hadsizliğini tam da bu “gelenek”ten alarak sergilediği pervasız tutuma çeşitli bahaneler üreten, onun sanatçılığına, ironik tarzına bağlayan akıl tutulmasıdır sola, sosyalist harekete, değerlere zarar veren. Artık susmayan kadınlar değil!

Etiketi, sıfatı, geçmişi, kariyeri, yetenekleri ne olursa olsun bundan sonra hiçbir erkek kadınları istediği zaman, istediği gibi öpemeyecek! İstedikleri kadar birbirleriyle dayanışsınlar, zihinlerinden bir türlü atamadıkları eril anlayış ve reflekslerine kılıf geçirmek için istedikleri kelime oyununa başvursunlar, kadınları hala “üzerinde her türlü tasarrufta bulunabilecekleri mülk” olarak gören bu zihniyetin sahipleri kadınların öfkesinden ve yerin dibine sokulmaktan kurtulamayacaklar!

Alınterili Kadınlar

Kadın Gözüyle

İlmek Kadın Dayanışması


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

1 Yorum

  • Nebahat
    16/12/2020, 10:21

    Bir Alınteri okuru değilim. Ancak her satırına imza atacağım bir yazı. Komün TV deki söyleşiyi izlediğimden beri bunları düşünüyorum. Daha eklenecekler bile var…

    YANIT

İlgili yazılar