Cezaevini kurtuluş gören çaresizlik

Cezaevini kurtuluş gören çaresizlik

Uğradığı işkencenin izlerini yüzünde gördüğümüz Melek, kendisini cezaevinde ziyaret eden ve nasıl olduğunu soran avukatına, “En azından burada dayak yok” sözleriyle karşılık vermişti

Çiçek Özgen

Bir insanı cezaevini dahi kurtuluş görmeye iten çaresizlik nasıl bir şey olabilir? İçeriyi dışarıya tercih etmeye iten ruh hali neyin sonucu ortaya çıkmıştır örneğin? Dört duvarı, tecriti, yasakları kurtuluş görmek hangi yaşanmışlıkların sonucu ortaya çıkabilir? Bir insan nasıl olur da “En azından burada dayak yok” diyerek cezaevini dahi kendine bir liman sayabilir?

Melek İpek’ten bahsediyoruz. Melek, kendisine saatlerce işkence yapan Ramazan İpek’i öldürdüğü için geçtiğimiz günlerde tutuklandı. Uğradığı işkencenin izlerini yüzünde gördüğümüz Melek, kendisini cezaevinde ziyaret eden ve nasıl olduğunu soran avukatına, “En azından burada dayak yok” sözleriyle karşılık vermişti. Bu sözlerde o kadar çok anlam var ki, sayfalarca şey yazılabilir…

Birçoğumuz içimiz burkularak tahminler yürütebiliyoruz bununla ilgili. Çünkü ya kendi yaşadıklarımızdan biliyoruz ya da her gün duyup gördüklerimizden… Yani ne kadar bizim dışımızda akıyor gibi görünse, başka birinin ağzından dökülse de aslında herbirimizin dudaklarında dökülen ya da dökülmeyi bekleyen, dökülmeye korkan duyguları ifade ediyor. Dile gelemeyen pek çok kötülüğün, çaresizliğin kokusu var bu sözlerde. Düşündükçe, tahmin etmeye çalıştıkça daha da canımızı yakıyor… Ama belki de en çok canımızı yakan, onun bu kadar çaresiz hissetmiş olması, cezaevini dahi kurtuluş olarak görecek kadar bir başına kalmış olması. Ve bu halde olan binlerce, milyonlarca kadının var olduğunu bilmenin getirdiği ezici his.

Eskiler bir kötülüğü başka bir kötülüğe tercih etmek zorunda kalmayı “Denize düşen yılana sarılır” sözüyle açıklamış. Ama burada denizin ne olduğu, neden insanı yutmaya çalıştığı değildir önemli olan, sadece sonuçtur. Neden bir insanın bir başka kötülüğü tercih etmeye mecbur kaldığı, nasıl bu kadar çaresiz hissettiği hiç sorgulanmaz mesela. Biz soralım o zaman: bir kadın için, onu yılana sarılmaya iten bu “deniz” neyi ifade etmektedir? Melek neden cezaevini bile kendine bir teselli olarak görüyor?

Aslında öz savunma kullanarak işkenceci birini öldürdüğü için yasaların ondan yana olmayacağının da farkında. Çünkü bu ülkede, sırf kravat taktığı için iyi hal indirimi alan onlarca kadın katili haberlerini okudu o da. Namusunu kirlettiği(!) gerekçesiyle bir kadına şiddet uygulaması haklı görülen onlarca erkeğin haberini izledi. Öldürülen, kaybedilen kadınların zanlılarına sırf arkası güçlü diye bir tek soru sorulmadığına defalarca tanık oldu.

Biliyor ki bu ülkede kadın katilleri, işkenceciler devletin koruması ve güvencesi altındadır. Devletin kendisi “polis şiddeti”, “devlet şiddeti” ile varlığını toplum üzerinde her gün tescillerken, erkeğin kadın üzerindeki mülkiyet hakkını çıkardığı yasalarla, uygulamalarıyla meşrulaştırmaya çalışıyor. Şiddet uygulayan erkeği aklamanın her fırsatta bir yolunu buluyor, hatta yetmiyor, onu buna teşvik ediyor, sırtını sıvazlıyor. Çünkü erkeğin gücünü kadın üzerinde konuşturmasının, otoritesini “sağlamasının”, patronun işçiler, devletin toplum üzerindeki gücünü pekiştirmesinin de bir adımı olduğunu biliyor.

Bu durumda kadını şiddetten koruyacak olan elbette yasalar değil, şiddet uygulayan erkeği masum gösterecek uygulamalarla karşılaşacağını/karşılaşacağımızı Melek de biliyor. Aksine o da herkes de biliyor ki, kendini savunma cüretini gösteren bir kadının karşısına eril yasalarıyla, cezalandırma araçlarıyla, yandaş basını, yandaş savcısı, yandaş hakimiyle koskoca bir devlet çıkacak. Buna rağmen Melek yine de, dayaksız geçireceği bir tek günü bile özlemle düşlüyor. İşte içimizi titreten şey bu olmalı aslında.

Tek başına bu örnek bile bize, tüm eril yasaları ve uygulamalarıyla, ezilenleri sıtmaya razı etmeye çalışan bu sistemin tüm varlığıyla tarihin çöplüğüne gönderilmeyi ne kadar fazla hak ettiğini gösteriyor.

Dayaktan kurtulmak için başka bir işkence merkezi olan cezaevlerini kurtuluş olarak görmek zorunda bırakılmak istemiyoruz. Bir tek gün değil bir ömürü şiddetten uzak, özgür yaşayabileceğimiz bir dünyayı hak ediyoruz. Ve bunu hep birlikte, omuz omuza kurabileceğimizi de biliyoruz. Sadece kendimize, birbirimize ve haklı olduğumuza inancımızı yitirmeyelim yeter. Yalnız olmadığımızı, bir arada güçlü olduğumuzu ve başaracağımızı birbirimize hissettirelim. Çünkü önce inanmaya ihtiyacımız var.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar