Çiçek açmaz artık bu dağlarda…

Çiçek açmaz artık bu dağlarda…

“Anam tanımamıştı beni, koklayana kadar yanık saçlarımı. Sarılmak istemişti kalanlara, lime lime eline düşmüştü her bir parçam. Şanslıydı anam, kimisi sarılacak bir et parçası bile bulamamıştı. Kara lastik ayakkabılarını öpüp saklamışlardı koyunlarında oğul diye…”

Çiçek Özgen

13 yaşındayım, kimine göre bir çocuk ama bizim burada artık ekmek parasını kazanacak kadar büyümüş biriyim anlayacağınız. Anamın kınalı kuzusu, babamın yiğidi, ağabeylerimin baş belası…

9 yıldır bu dağlardayım. Burada dolaşır dururum yaz kış… İstesem de gidemem ki, evim şu kayalıkların ardındadır, bir kolum şu kayanın üstünde, gövdem ise şu ağaçta… Bacaklarım, yok boşuna aramayın, ben bıraktım aramayı yıllar önce… Un ufaktı her şey, kimbilir nerede karşıtı toprağa, nerede buhar oldu uçtu havaya… Oysa hatırlarım upuzundu boyum, eğilir öperdim babamın elini. O gün kucağına sığıvermişti benden kalanlar, şaşırmıştı babam bana bakarken… Şaşırmıştım babamın kucağındaki bana bakarken…

Her şey nasıl da birdenbire oluvermişti. Kim derdi ki çocukken el salladığımız uçaklar, bir gün ölümü getireceklerdi bize… Bu köyler hep sarp kayalıkları mesken tutmuştur, çünkü zulüm yedi başlı ejderhadır bu topraklarda. Kaçamayanı yakar, kavurur. Düşman bellemiştir sen bir kez… Ne desen fayda etmez, kökünü kurutmadan vazgeçmez.

Hikayelere girer bu düşman, odun alevinde kara ağzı açılmış ejderhayı görür çocuklar… Ondandır belki bu köyde bir ejderhadan korkar çocuklar, bir de gece karşılarına çıkacak kurtlardan. Kimse gökte uçan kuştan korkmaz, demirden de olsa el sallar köyün çocukları onlara. Bir çığlık kopar onlarca çocuktan, kim daha hızlı koşacak, kim yarışabilecek bu demirden kuşla?.. Nereden gelir nereye gider bu demirden kuşlar? Anaları kimdir mesela, dağları mesken tuttuğuna göre onların da peşinde var mıdır bir ejderha acaba? Sorular karışır sorulara, hayaller hayallere.

Biraz daha büyüdüklerinde yıkılıverir köyün orta yerine hayaller, sevinçler… Masallarda geçen ejderhayı gösterir onlara büyükler. Onlardan saklanmayı, sakınmayı öğrenir çocuklar. Çünkü her evde aynı masal anlatılır: “Demirden kuş, demirden tohumlar taşırmış gagasının arasında. Tohumları tek tek bıraktığında yeryüzüne, kara kapkara bir gölge gelip sararmış ovayı, rüzgar esermiş, bir anda kış gelirmiş habersiz, toz boran her yer… Ne kadar can varsa, ne kadar börtü böcek, küser gidermiş taaa uzak dağların ardına. İnsanlar geri çağırırmış, ayaklarına kapanırmış onların ama bir daha geri gelmezlermiş asla. Arkada bir keder kalırmış ki, her nefes alışında etine batıverirmiş pençeleri…” demişti nenem. Öyle bir keder işte. Hiç kıştan çıkamazmış o köyler, hiç bahar gelmezmiş dağlarına bir daha.

Buralarda dağlar geçit vermez, toprak inatçıdır ekini saklamaz koynunda. Açtır o yüzden burada bebeler. Yani hep ekmek zor, dağlar geçitsiz, toprak kör. Kuşlar hep demirden… Gece “kaçağa” çıkar köyün erkekleri. “Kaçakçılık” derler adına ama kendi topraklarına, kendi insanlarına yapılan gizli bir yolculuktur bu aslında. Binlerce yıldır gezmiştir bu dağlarda ataları, binlerce yıl ter dökmüşlerdir bu topraklarda. Ne sınır bilmişlerdir ne ayrı gayrı… Artık demirden teller, demirden kuleler bıçak gibi dikilmiştir tam orta yerine yaşamların. Ölüm yüzlerine çevirmiştir dişlerini bu tarafın ve öte tarafın… O yüzden gece çıkar yola erkekleri köyün. İnce boyunlu, sıska, aç çocuklar ağlaşır geceleri. Analar umutla bekler büyümelerini. Büyüyen her büyüyen çocuk bir umut demektir çünkü, her umut eve gelecek ekmek… Analar koyunlarından koparıp çocuklarını gecenin koynuna bırakıverirler usulca. Ellerinden öper umut, gözlerinde öperler umudun… Ve salık verilir çocuklara demirden kuştan sakınmaları.

Ben göz göze geldim işte o demirden ejderhayla; ben, amcamın oğlu, ağabeylerim, amcam, yan evdeki arkadaşım, oyunda tüm misketlerimi kaptırdığım çocuklar. Biz göz göze baktık ejderhayla o gün. Oysa kimse gözüne bakamaz demişlerdi demirden kuşun. Biz bakmıştık, hem de hiç gözümüzü kırpmadan… Zifiri karanlık o gecede, katırlarımız yüklü ağır ağır yürürken dağ yamaçlarında, bir anda aydınlanmıştı gökyüzü, “güneş mi doğdu” demişti en ufağımız. Amcamın oğluyla bakıp gülmüştük birbirimize, kimbilir doğmuştu belki… Uzaktan köyün ışıkları geceye serpilmiş cam kırıkları gibi şavkıyıp duruyordu. İşte onlardan biriydi benim evim. Anamın kınalı elinin, birde sıcak ekmeğin kokusu doluyordu burnuma. Evet güneş doğuvermişti bir anda ve yanıp sönüyordu karın üstünde. Aydınlanıyordu her yer, aydınlandıkça doluyordu anamın kokusu içime bir de sıcak ekmek kokusu… ‘Daha çabuk’ diyordum, ‘daha çabuk bitse bu yollar.’ İşte o anda ayaklarım kesilivermişti yerden birden, öyle bir heyecan öyle sabırsızlık vardı ki içimde, kanat takmış gibi uçuyordum süzülerek. Yanımdan amcam geçiyordu taklalar atarak gökyüzünde, yan tarafımda arkadaşım kuş gibi çırpıyordu uçarken havada kollarını. Birbirimizi itiyorduk şakayla, kahkahalar vardı dört bir yanda. Kahkahadan sağır olur mu insanın kulakları? Sağır oluyordu kulaklarımız. Her şey uçuyordu yanımızda, toprak, taş, hatta üstüne çay, mazot yüklediğimiz katırlar… Gözlerimiz ışıktan kamaşmış, başımız bir dünya…

İşte o anda göz göze gelmiştik demirden kuşla. Titrek, kırmızı bir çift göz durmuştu karşımızda. Nefretle bükülmüştü ağzı… Neden gelmişti oraya anlamamıştık, havada onun gibi süzülüşümüzü kıskanmıştı belki, bize gülmek yasaktı ya, kahkahalarımıza kızmıştı belki… Durmuştu gelip köyümüzle tam aramıza… Bir anda düşüvermiştik yere. Herkes bir tarafa, her parçamız bir yana.

Anam tanımamıştı beni, koklayana kadar yanık saçlarımı. Sarılmak istemişti kalanlara, lime lime eline düşmüştü her bir parçam. Şanslıydı anam, kimisi sarılacak bir et parçası bile bulamamıştı. Kara lastik ayakkabılarını öpüp saklamışlardı koyunlarında oğul diye…

Ağaç dallarından meyve yerine kollarımızı bacaklarımızı toplamıştı kız kardeşlerimiz Kayaların üstünden kazıyarak almışlardı yanan etlerimizi gözlerine bakmaya kıyamadıklarımız. Bir bir torbalara doldurmuşlardı bizden ne kalmışsa geriye. Kimi bu torbaya sarılmıştı, kimi dala, kayaya. Ağıt sesleriyle titremişti dağlar… Biz elimiz böğrümüzde uzaktan, şaşkınlıkla izlemiştik sevdiklerimizi. Demir kuşlar sarmıştı köyü, korkmuştuk sevdiklerimiz için… Demir kuşlara, demir ökçeler eşlik etmişti, demir ökçelere demirden teraziler, demirden terazilere demirden kafesler… Demir tohumlar saçılmıştı köyümüze, bahar terk etmişti bizi, yalvarıyordu herkes dönmüyorduk geri, dönemiyorduk ki..

Çiçek açmaz artık bu dağlarda, kuşlar ötmez, sular çağıldamaz bir daha. Sadece 34 kır çiçeği açar bir anlığına, herbirimizin kokusunu taşıyarak… Ben hep baharı beklerim bu yüzden, her baharda rüzgarla anama yollarım kendi kokumu, bir an olsun kaybolsun yüreğine işleyen etimin yanık kokusu diye…


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar