Çiçekli Perdeler

Çiçekli Perdeler

Benim suretim eriyordu, karşımda yatakta uzanan kadına karışıyordum. İçimi dolduran onun trajedisi, onun duyguları, çıkışsızlığı, bırakıp kaçma isteği, ama bir yandan ayağa kalkmak arzusu, çelişkileri, güçsüzlükleriydi. Kendi benliğim kayboluyor onun varlığıyla doluyordu zihnim

Zeynep Zeytinci

Hastaneye adım attığım an bunun yaşayacağım en zorlu yazım süreci olduğunu anlamıştım. Soğuk duvarlar, ilaç kokusu, odalardan kulaklarına dolan iniltiler ve yanızlık hissi… Duvarlar üstüme üstüme geliyordu, oldum olası sevmezdim hastaneleri, derin bir nefes aldım ve hikayesini yazmak istediğim genç kadının odasına doğru ilerledim.

Trajik bir hikayeydi, bir şiddet hikayesi, her gün duyduklarımızdan… Neden bu dikkatimi çekmişti bilmiyorum, çok gençti, çok küçük bir kızı vardı. Kadın 30 yaşında bile değildi, aynı yaştaydık, aynı şehirde yaşıyorduk. Karşısına geçip oturduğumda beni gülümseyerek karşıladı. Bakışları hem burada hem değil gibiydi, yaraları ağırdı, bedensel yaralarını başındaki sargılardan, hastane çarşafının altından görünen kolları ve ayaklarındaki morluklardan az çok tahmin edebiliyordum, peki ya ruhundaki yaralar? Onları tedavi edecek bir merhem var mıydı? Bilmiyorum…

Şiddetin hikayesini anlatmak çok zor, hikaye olarak okuduğumuz şeyin aslında gerçek hayatta dokunulduğu zaman acıtan ve kanayan bir yara olduğu gerçeğini bazen unutuyor gibi hissediyorum. Hikaye haline getirdiğimizde, buna konu olan gerçek hayat kapalı kapılar ardında uzunca bir süre nefessiz ve çıkışsız olarak beklemiş oluyor. Kendi yolunu kaybetmiş, izleri silinmiş oluyor, yaşadığı şiddet geçmişi ve zihnini karartarak tek gerçek haline geldiğinde, kapıları zorlayarak açmak ve soluk almayı hayal etmek gittikçe zorlaşıyor. Neden kaçmadığını savaşmadığını sorguladığımız kurbanlar için böyle olduğunu hissettim, biz anlayana kadar onlar başka bir gerçeklik olabileceği hissini unutuyor ve geride kalıyorlardı. Onlar geride bıraktıklarımızdı, es geçtiklerimiz, bazen gözümüzü kapatıp görmemeyi seçerek yola devam ettiklerimizdi. Sonradan hatırladığımız hayatlarla yüzleşmek daha zordu. Harcanmasında bizim de payımız olan geride bıraktığımız hayatlarla nasıl yüzleşecektik? Kaybolan gücü, hayatı, sevinci, direnci, insanı sonraki ana taşıyan ama unutulmuş olan umudu nasıl telafi edecektik?

İçimde bu sorumluluk ve suçluluğun ağırlığı vardı, bundan kurtulamıyordum, elinden tutmak için geç kalmıştım, şimdi bir çıkışın kapısını aralamasına yardımcı olmaya hakkım var mıydı? Bu sadece onun ezilmiş ve kaybolmuş ruhuna karşı duyduğum vicdan azabını hafifletmek, kendimi aklamak için olmayacak mıydı?

Odanın beyaz duvarları, beyaz duvarların soğuk yüzü…

Ortadaki tek yatakta uzanıyordu. Görüntüsü kaybolup beliren bir hayal kadar silik ve soluktu. Sanki benliğinin bir parçası bu yatakta uzanırken diğer parçası bu duvarların dışında bekleyen karanlığa karışıyordu… Arada karıncalanan ve görüntünün kaybolarak siyah beyaz çizgilere dönüştüğü bir eski televizyona bakar gibi görüyordum onu. Her an sözleri yarıda kalabilir, ortadan kaybolabilirdi.

Hep anlatmak istemiştim, bir kişi ile olsun paylaşabilmek istemiştim, anlatabilmek için ölümden dönmüş olmak gerekiyormuş, anlatabilmek için yaraların iltihaplanması ve kurtlanarak çürümeye başlaması gerekiyormuş, o koku en rahasız edici olanıydı, koku çaresizlikten, adım atmamaktan, hayatının ellerinden alınmasına izin vermene sebep olan korkudan kaynaklanıyor. Artık buna dayanacak gücüm kalmamıştı. Beni bıçakladığı gün tehlikede olanın sadece kendi hayatım değil çocuğumun hayatı da olduğunu anladım. Bıçağın acısını hissederken aklım sadece kızımdaydı, mutfak kapısının eşiğinde durmuş bizi izliyordu. Yere yığılmak üzereydim, ayakta duracak gücüm yokken onu nasıl koruyabilirdim? Bu şekilde ölmek istemedim, onu korumasız ve bir başına bırakarak… sanırım beni tutan bu oldu, hayata bağlayan şey… Yaşama sevincim uzun zamandır yok, ne zaman kaybettim bilmiyorum ama her zaman böyle değildim.

Daha liseye giderken okumayı çok severdim, edebiyat büyülü bir dünyaydı, orada herkes olabilirdi insan, gerçek bir yaşamda asla yaşayamayacağın bir sürü hayatı yaşayabilirdin, benim için içine doğduğum hayatı sihirli bir şekilde değiştirmenin tek yolu, yoksulluğun, imkansızlığın ve umutsuz gerçekliğin kendisinden kopabileceğim, onun dışına çıkabileceğim bir şey… Lise boyunca, okulu bırakmak zorunda kalana kadar ne bulduysam okudum, o dünyanın dışına çıkmak için başka bir çarem olsa tek satır okumazdım belki, ama başka çarem yoktu.

Aslında böyle bir hayatı tüm imkansızlık ve yoksulluklara rağmen bile hayal etmemiştim, bu kadar kötü olabileceğini düşünmemiştim. Kedileri çok severim biliyor musun? Kedi gibi olduğumu hayal etmekten hoşlanırdım. Bahçede arada yemek artıklarını verdiğimiz dişi bir kedimiz vardı, çok yaramaz, çok sevimli bir şeydi. Anası onu benim gözümün önünde doğurdu, ailecek bizim bahçedeydiler. Kardeşleri vardı ama sadece o kaldı geriye, diğerleri ya bir araba altında kaldı ya da köpekler tarafından saldırıya uğrayıp öldü, ama o… ilerleyen yaşında iyice tombullaşmasına rağmen her şeyden kılpayı sıyrılmayı bildi, başına gelebilecek her felaketten, kaç kere bir arabanın tekerleri altında kalmaktan kurtuldu inanamazsın, o tombul kedi, bıçak kemiğe dayanınca öyle bir sıçrar, atlar, koşar, pençelerini çıkarır ve kükrerdi ki, kendisini sıkıştıran köpeği bile kovaladığını gördüm, yok diyordum sana bir şey olmaz, benden uzun yaşayacaksın, kendimi de öyle hayal etmek hoşuma gidiyordu, herhangi bir zorlukta, felakette, köşeye sıkıştığımda atlar, sıçrar, koşar, dövüşür ve hayatta kalırdım. Yere düşer ama tekrar kalkardım. Buna yürekten inanıyordum.

Liseyi bırakmak zorunda kaldım, okumayı çok sevdiğim halde, ama ayağa kalktım, yola devam ettim, annemi kaybettim, yasını tuttum uzunca bir süre, bazen yapayalnız kaldığımı hissettim, bahçeye diktiği çiçeklere baktım, ondan geriye kalanlara. Çiçekleri çok severdi, çiçekli olan her şeyi, perdeleri bile çiçekli basma kumaştan kendi elleriyle dikmişti. Dünyanın karanlık ve kasvetli yüzünü çiçekli perdelerle şenlendirebileceğine inanıyordu. O da kedi gibi bir kadındı, çiçekli desenleri olan bir kedi. Tırnakları yoktu sadece, onun savunması kaçıştı. Savaşmaz, sadece zihninde o anı ve mekanı terk ederdi. Bu kötü dünyadan çiçekli bir yere gittiğini düşünmek istiyorum, belki ben de gitmeliyim artık, bazen içimde devam edecek o gücü bulamıyorum.”

Sesi hem çok uzaktan hem yakından gelir gibiydi. Onu avutmak, ona güç vermek istiyordum. Bir darbe daha alsa yıkılacak ve kalkamayacak bir hali vardı oysa. Dışarda gerçek bir dünya vardı, onun yıllarca yaşadığı şiddet ve çaresizlikle çürümüş cehennemden farklı bir hayat, bunu nasıl anlatabilirdim, ne söylesem havada kalmaz mıydı… Oysa pekçok şey yapabilirdi, ayağa kalkabilir yeniden tutunabilirdi, okuyabilirdi, yazabilirdi, kediler besleyebilir, umutsuz durumda olanlara ayakta durarak güç verebilirdi. “Bakın ben sağ çıktım kurtuldum, siz de kurtulabilirsiniz,” diyebilirdi. Belki hayat hiçbir zaman çiçeklerle bezenmiş bir cennet köşesi olmayacaktı ama kangren olmuş yerleri kesip atabilir çürüyeni iyileştirebilirdi. Bir kişi olsun kurtulmak bile ne kadar büyük bir adımdı. Kaybolduğu yoldan kendi ayak izlerini tekrar bulabilir, yeni bir yol açabilirdi, çalılıkları ve kayaları temizlerdi ve yol hepimiz için açılmış olurdu, yeniden savaşmaya başlamak bile yeterdi aslında ölümümüzü ve çaresizliğimizi isteyen dünyaya karşı…

Sanki aklımdan geçenleri ben söylemeden anlar gibiydi.

Savaşmamı istiyorsun, anlıyorum. Ben de istiyorum sadece nerden başlayacağımı bilmiyorum.”

O sırada kapıda kızının gölgesi göründü, sessizce durmuş bizi izliyordu, ne zamandır oradaydı, ne kadarını duymuştu? Ona gülümsedim, gözlerinde yaş vardı, neden yanımıza gelmiyordu, sonra kayboldu.

Onun için savaşabilirsin. Onun güçlü olması için, onun yolunu kaybetmemesi için…

Annemi çok severdim, ama çiçekli perdelerin arkasına saklanmak doğru değilmiş bunu anlıyorum şimdi. Bir çukur ya da hücre ne kadar süslesen de bir çukur ya da hücredir. Orayı süslemek, allamak pullamak sadece tutsaklığı uzatırmış, bunu şimdi anlıyorum… Bu beni huzursuz ediyor. Annemin ömrü boyunca başını dışarı uzatmak ya da tırmanmak yerine kendi zihnindeki bir yalan dünyasına kaçtığını düşünmek… Bizi o dünyanın dışında, olacaklara hazırlıksız bıraktı. Böyle olsun istemedi biliyorum, belki sadece savaşçı değildi, belki ayakta kalmasının tek yolu buydu…

Şimdi sen, sırf bunu bildiğin için bile olsa bir yere kaçmamalısın, bir şeyin ardına saklanıp kendi kızını hazırlıksız ve dayanaksız bırakmamalısın, işte tam da şimdi uyanmalısın, şimdi!..

Benim suretim eriyordu, karşımda yatakta uzanan kadına karışıyordum. İçimi dolduran onun trajedisi, onun duyguları, çıkışsızlığı, bırakıp kaçma isteği, ama bir yandan ayağa kalkmak arzusu, çelişkileri, güçsüzlükleriydi. Kendi benliğim kayboluyor onun varlığıyla doluyordu zihnim

Yaşamını, annesinin ardında bıraktığı acı ve isyanı, umudu ve umutsuzluğunu içimde duyuyordum. Buraya hiç gelmek istememiştim, ayaklarım geri geri gitmişti. Bu konuşmadan kaçmak istiyordum, o odayı terk etmek, o kadını ve çaresizlik içinde bekleyen çocuğu unutmak istiyordum. Annesinin çiçekli perdeleri gözümde canlanıyordu, tombul ama savaşçı kedi ve ona saplanan bıçağın acısını kendi karnımda ve göğsümde hissediyordum. Onun korkusu iliklerime kadar işlemişti, kaçamamanın gidememenin kalıp çürümenin kokusunu kendi burnumda duyuyordum. Bu kadar acı çok fazlaydı, gitmek, uzaklaşmak, unutmak istiyordum.

Ayağa fırlayarak kapıya doğru adım attım, elimi yakaladı. O kadar sıkı tutuyordu ki, elimi sertçe çektim ve koşarak odadan çıktım. Daha fazla duymak, bilmek, görmek istemiyordum. Hastane bahçesinden çıkana kadar koştuğumu hatırlıyorum, etrafıma baktığımda küçük bir gecekondunun derme çatma düzenlenmiş bahçesindeydim. Hava çoktan kararmıştı, bahçeyi çok da seçemiyordum. Neden buradaydım bilmiyordum ama orada olmak çok doğal gibiydi, sanki burası evim gibiydi. Dış kapının önünde oturan küçük kızı o an farkettim, o kulaklarını tıkamış ve gözlerini yummuştu, tehlike anında kabuğuna çekilen küçük bir kaplumbağa gibiydi, yavaşça yaklaştım,

– Hava çok karanlık, neden buruda soğukta oturuyorsun, eve girsene,

Başını o zaman saklandığı kabuktan çıkararak bana baktı, beni ilk kez gördü sanki,

– Giremem…

Neden diye sormak istedim, ama gerek kalmadı, içerden sesler geliyordu. Bir erkek sesi, bağıran ve şiddetin etkisiyle insani olan her şeyini kaybederek küçük bir çocuğun zihninde nasıl canavara dönüşebileceğini anlayabildiğim bir ses… Ve darbe sesleri, başka hiçbir şey… Sanki tüm bu şiddet ve ezici güç kendi kendine boğuşuyor ortalığı inletiyordu ve karşısında sadece boşluk vardı.

Bir cehennemden kaçarken başka bir cehenneme girdiğimi anlamıştım ama tekrar tekrar kaçamazdım.

Sabaha kadar o küçük kızın yanında oturdum, gecenin sabaha yaklaştığı en soğuk saatlerde, ayazda ellerini tuttum ısıtmak için, başını kucağıma gömdüm ve sesleri duymasın diye dua ettim. Artık uyusun istedim. Bu korkuyu atlatsın sabaha her şeyi unutsun, içinde hiçbir yaranın izi kalmasın istedim. Ona sarılırken hissettiğim, soğuktan ve korkudan buz kesmiş ufak bedeninin titremesi bana da geçti, onun korkusunu geçirmezsem, onu kurtaramazsam kendimi de kurtaramayacaktım.

Sabah güneşinin yüzüme vuran ışığı ile gözümü açtığımda küçük kız artık yoktu. Bahçe artık günün güzelliği ve aydınlığı ile gecenin dehşetinden arınmış gibiydi. Yoğurt kapları ve teneke yağ kutuları içinde renk renk çiçekleri gördüm ilkin… Sarı, pembe, beyaz, kırmızı çiçekler… Sonra gözlerimi eve çevirdim, çiçekli perdeler… Küçük kız yoktu ortada, peki annesi nasıldı? Kapıdan çıkan kadın çiçekleri sulamaya geldi, yüzünde geceye dair hiçbir şey okunmuyordu, gözleri sakin ve huzurluydu. Bu huzurda beni irkilten bir şey vardı, ama neydi adını bir türlü koyamıyordum. Beni görmez bir halde çiçekleri suladı, solmuş yaprakları ve dalları ayıkladı, bunları o kadar titiz ve ince ince yaptı ki, ona haykırmamak için zor tuttum kendimi, lanet çiçekler kimin umurundaydı! Nasıl yaşadığı şey hiç yaşanmamış gibi davranıyordu, nasıl izin veriyordu hayat normal akışında devam etsin diye… Oysa dünyayı yıkması gerekirdi, sessizliğinin başka zalimliklere toprak olduğunu ve büyüttüğünü, zehirli bir sarmaşık gibi hepimizin ruhunu ve hayatını ele geçirdiğini bilmesi gerekirdi.

Onun zulmü kabullenen sessizliğinde kendi kaçışımı gördüm. Ben de duyduğum ve hayalimde canlanan acılar karşısında kaçmamış mıydım? Gözlerimi kapatıp, unutmak istememiş miydim?

Hastaneye geri dönmeli, hikayeyi tamamlamalıydım, o hınç ve öfkeyle bahçeden çıktım. Sanki kaçtığım yere geri dönersem küçük kızı kurtaracaktım.

Elimin üstünde bir sıcaklık ve ıslaklık hissedene kadar kendi zihnimde çırpınmaya devam ettim, gözlerimi açtığımda yatakta yatan bendim, kızım ağlıyordu, elimdeki ıslaklık onun gözyaşlarıydı,

– Anne, uyan…

Onun sesi beni hayata çeken halatın en ucundan uzanarak elimden tuttu, uyandım.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar