Covid-19 Salgını Her Yönüyle Sınıfsaldır

Covid-19 Salgını Her Yönüyle Sınıfsaldır

Okuyacağınız derleme Halk Sağlığı ve Epidemiyoloji (*) uzmanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun çeşitli zamanlarda yaptığı görüşmelerden, makalelerinden derlenmiştir. Derlemeye sunduğu destek için kendisine teşekkür ederiz

Korona nedir?

Covid-19 pandemisinin etkeni SARS-CoV-2 diye bilinen korona virüs ailesinden bir etken. Şu ana kadar bildiğimiz kadarıyla damlacık yoluyla bulaşıyor. Yani ağızdan çıkan mikro düzeydeki tükürük parçacıklarının üzerinde vücut dışına çıkabiliyor. Virüslerin canlılıklarını sürdürebilmek için mutlaka canlı bir hücrenin içinde olmaları gerekiyor. Böylece genetik materyallerini kopyalayıp çoğalabiliyorlar. Dış ortamda uzun süre canlı kalamıyor.

Diğer mikroplar gibi virüslerin de insanları hastalandırmak gibi bir kaygıları yok. Virüsler de değişen koşullarda yaşam savaşı veriyorlar. Koşullara uyum sağlamaya çalışıyorlar. Virüsler, değişen koşullara genetik yapılarında değişimle uyumlu hale gelebiliyor. Buna da mutasyon diyoruz. Korona virüslerde de gördüğümüz gibi diğer virüslerde sıkça gördüğümüz bir durum mutasyon. Yani değişen çevre koşullarına kendilerini hazırlamak. Bu durum esasında evrimin çok somut bir örneğidir de aynı zamanda.

Şu an için en azından insanlarda kalıcı bir bağışıklık yapıp yapmadığı, yani covid-19 hastalığı geçiren birisinin bir daha aynı virüsten etkilenip etkilenmeyeceğine dair kesin bir bilgi yok. Ömür boyu bağışıklık olabileceği gibi, mevsimsel griplerdeki gibi, 8 ay veya daha kısa ya da uzun süre bağışıklık sağlıyor olabilir.

Ancak toplumda yayılmasının ve salgının durma noktasına gelebilmesi için o kentteki, o ülkedeki, dünyadaki nüfusun yarısı ya da biraz daha fazlasının (yüzde 50-67) bu hastalığa karşı bağışık olması gerekiyor. Yakın zamana kadar da aşısı olamayacağına göre de bu durumda insanların hastalığı geçirerek hayatta kalıp bağışık hale gelmesi gerekiyor.

Covid-19 hastalığının etkeni daha önce insanlarda hastalık yapmıyordu, insandan insan bulaşmıyordu. Ancak, neoliberalizmle birlikte, dünya genelinde uzun bir süredir eşitsizlikler, yoksulluk, doğanın tahribatı çok arttığı, beraberinde iklim krizinin de yaşanıyor oluşuyla insanların insan, hayvanların hayvan ve bitkilerin bitki gibi yaşayabileceği koşullar kalmadı. Virüsler de değişen dış koşullara evrimsel olarak uyum sağlayabilmek için mutasyona uğruyor ve bazıları insanlarda hastalık yapabilme özelliğini bazıları da insandan insana bulaşma özelliği kazanınca salgınlar ortaya çıkıyor. Yaklaşık 10 yıl önce yaşanan domuz gribi pandemisinin etkeninin de benzer bir özelliği vardı.

Salgın kapitalizmin “armağanı”dır

21. yüzyılın üçüncü on yılının başındayız. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Ocak 2020 tarihinde kuruluşundan günümüze kadarki süre içinde “uluslararası kamu sağlığı acil durumu”nun altıncısını ilan etti. Sonuncunun gerekçesi de öncekiler gibi, dünya genelinde yaşanmakta olan salgının olumsuz etkilerini azaltabilmek.

DSÖ tarafından ilan edilen uluslararası kamu sağlığı acil durumunun ilki, 2009 yılında domuz gribi salgını içindi. İkincisi, diğerlerinden farklı olarak eradike edilmiş (dünya genelinde ortadan kaldırılmış) olmasına karşın yeniden görülmeye başlayan çocuk felci için 2014 yılında gerçekleştirildi. Ebola salgını için 2014 ve 2019 yıllarında, Zika salgını için 2016 yılında ve sonuncusu da SARS CoV-2’nin neden olduğu Yeni Korona-19 hastalığı salgını için 30 Ocak 2020’de ilan edildi. 

DSÖ’nün tarihinde ilk defa acil durum ilanına neden olan salgın, Meksika’da başlamıştı. Ve dünya genelinde büyük bir felaket yaşandı; 415’i Türkiye’de olmak üzere 200 binden fazla insanın ölümüne yol açtı. Peki neden salgın, neden Meksika? Günümüzden 40 yıl kadar önce Meksika, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (DB)’nın çevre kapitalist ülkelere dayattığı piyasacı ekonomik modeli başka bir deyişle neoliberal reformları bütün alanlarda uyguladı, uygulamak zorunda kaldı.

Meksika yaşanan krizle birlikte her iki kuruluşa daha da bağımlı hale geldi. Ulus ötesi sermayenin, özellikle Kuzey Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA)’nın aracılığıyla da ABD’nin ucuz emek cenneti haline getirildi. ABD’li şirketler hem ülkelerindeki emek maliyetinden korunmak hem ülkedeki yabancı yatırımcıya yönelik teşviklerden yararlanmak hem de kendi ülkelerinde uymaları gereken çevre ve sağlık alanlarındaki korunma kurallarının yarattığı maliyetten kurtulmak için üretim yeri olarak Meksika’yı tercih etmeye başladı. Böylece Meksika, yıllar içerisinde ABD’nin öncelikle kirli, tehlikeli ve emek yoğun üretimlerinin üssü haline getirildi.

Neoliberalizmle birlikte sermaye sahiplerine sağlanan yeni olanaklardan ABD’li domuz çiftliği sahibi patronlar da yararlanmış. Domuz üretimi ABD’de oldukça hızla büyüyen bir o kadar da hızla tekelleşen bir sektördür. ’70’li yıllarda, ABD’de 1 milyon domuz çiftliğinde yaklaşık 53 milyon domuz bulunurken, 2007 yılında, Meksika’daki ABD’li şirketlere ait yalnızca 65 bin çiftlikte 65 milyon domuz bulunduğu biliniyor. Dev çiftliklerin koşulları da doğal olarak hijyenik değil, sağlıksız. Bu koşullarda yaşayan domuzlar, daha önce yalnızca onlarda grip yapan etken, burun akıntılarından önce çiftlik çalışanı işçilere geçip onlarda da grip yapmaya başladı. Bir süre sonra da bu insanlardan başka insanlara bulaşıp onları da hastalandırmaya başlayınca salgın ortaya çıkmış oldu. Çünkü patronlar tarafından maliyeti düşürüp kârı artıracak her türlü faaliyet ne pahasına olursa olsun gerçekleştirilmeye devam ediyor.

Sağlık “reformları” insanlığı tehdit ediyor

Kapitalizm, ’80’li yıllarda krizden çıkmanın yolu olarak sosyal güvenlik sisteminde de reform adı altında patronların çıkarına uygun düzenlemeler yapılmasını sağladı. Toplumun ancak yüzde 50-55’i sosyal güvenlik kapsamına dahil olabildi. Sağlık alanında da yine DB ve IMF destekli reform faaliyetleri ile kamu sağlık hizmetlerinin kapsamı daraltıldı, katkı payı vb. ödemeler adı altında cepten ödemeler artırıldı, özelleştirmeler yaygınlaştı, özel hastaneler ve özel sigorta uygulaması desteklendi.

Sağlık hizmetlerinin yönetiminde hızla desantralizasyona (merkezsizlik) gidildiğinden eyaletler arasında ve eyalet içinde işbirliği azaldı, düzenliliğini yitirdi. Özellikle sağlık verilerinin toplanması ve paylaşılması, özetle hem eyalet hem de ülke genelinin/bütününün sağlık durumunu kısa süre içinde görebilmek, izleyebilmek zorlaştı.

Meksika’da ilk domuz gribi olgularının saptandığı yer Perote Kasabası. Kasabada Mart 2009’da nüfusun yarısından çoğunda nezle, alt ve üst ve solunum yolu enfeksiyonlarının görülmesi üzerine belediye tarafından rapor hazırlanmış olmasına rağmen, eyalet ve federal sağlık yetkilileri konunun “farkına varamamış”lar. DB ve IMF’nin dayattığı sağlık sektöründe reformun bir parçası olan desantralizasyon ve özelleştirmelerin, sağlık yetkililerinin hem olayı zamanında fark etmelerini ve bütünlüklü olarak görebilmelerini engellediği, olay patlak verdikten sonra da merkezi olarak koordinasyon ve müdahaleye olanak vermediği ayan beyan ortaya çıktı. Bir kez daha ifade etmek gerekirse, “sağlık reformları insanlığı tehdit ediyor”.

Neoliberalizm devam ettiği sürece, kapitalizm başka forma geçse bile insana, doğaya karşıtlığı nedeniyle sistem değişmediği sürece bu ve benzeri salgınları daha da sık aralıklarla yaşayacağız. İşte DSÖ, 2009’dan 2020’ye kadar uluslararası kamu sağlığı acil durumunun 6.sını ilan etti. Bundan sonra daha da sık ilan etme gerekçesi ortaya çıkacak gibi gözüküyor. Dolayısıyla, bu süreç pekçok durumun, pekçok gelişmenin, yaşanan pekçok sorunun nedenleriyle beraber insanların zihninde bir tartışma açacaktır; doğrudur. Ama bu tartışma kendi başına hiçbir şey değiştirmez. Ezilenlerin, üretenlerin, yoksulların hep birlikte mücadelesi gerekir ki bu düzen değişsin.

Düzen değişsin ki, eşitlikçi bir toplum, öznenin insan olduğu, öznenin doğa olduğu, insanın insanla barışık, doğanın doğayla barışık olduğu, herkesin gereksiniminin karşılanmaya çalışıldığı birilerinin zenginlik içinde yüzerken, birilerinin bir dilim ekmeğe muhtaç olmadığı hayatlar yaşansın. Tüm dünyadaki zenginlikler hepimize yeter.

İsrafa, gereksiz saklamalara, birileri 60 metrekarede 9 kişi yaşarken, birilerinin 500 metrekarede üç kişi, iki hatta tek kişi yaşamasının olmayacağı, herkesin olması gerektiği koşulların sağlanmasına çalışılan bir perspektifle yaşam sürmesi hedeflenmeli. Tabii ki bu kendiliğinden olmaz. Bu bir sınıf mücadelesi sürecine eklenebilirse, bu sorunun yarattığı kaygılar öfkeler bir sınıf mücadelesini beraberinde yaratabilirse ancak bu değişiklikle ilgili umudumuz olabilir. Yoksa “her şey eskisi gibi olmayacak” çıkarımına ben katılmıyorum. Her şeyin eskisi gibi olma olasılığını arttırabiliyor. Bizler, sınıf, gereğini yapamazsak…

Türkiye’de alınan önlemler göstermelik

Salgınbilim kavramları arasında sokağa çıkma gibi bir kavram söz konusu değil. Özellikle damlacıklar biçiminde bulaştığı bilinen salgın etkenine karşı alınacak önlemler hem bilimsel bilgiler ışığında hem de tarihsel olarak sınanmış bu bilimsel bilgiler ışığında nettir.

Hatırlanacağı gibi Türkiye’de ilk sokağa çıkma yasağı ilanı sonrasında yaşanan kaosu hep birlikte izledik. Parası olanlar ekmeksiz kalmasın, yemeksiz kalmasın diye marketlere, fırınlara, bakkallara akın etti. Bu durum sonucunda doğrusu fizik mesafe olan, yani ağızdan çıkan bir damlacığın başkasına bulaşmamasını sağlayan mesafe kuralı ihlal edilmiş oldu. Binlerce, on binlerce insan tarafından ihlal edildi. O güne kadar ağır aksak da uygulanmakta olan önlemlerin büyük bir bölümü o gece boşa çıktı. İnsanların sürüklendiği panikle birden bire ve gereksiz biçimde yeni hasta sayıları eklenmiş oldu. Kamu yöneticilerinin, eldeki tüm bilimsel verileri görmezden gelip, ortaya koydukları yanlış uygulamaları buna neden oldu. Bu açıkça bir kamu suçudur.

Sadece Türkiye’de değil dünyada da yapılması gereken ilk şey, Çin’den gelen herkesin karantinaya alınması gerekiyordu. Çin’i bırakalım İtalya’da korona virüsünün görülmesinden neredeyse 1 ay sonra İtalya’dan; keza New York’ta virüsün ortaya çıkmasından günler sonra uçuşlar ancak durduruldu. Uçuşların durdurulmasından önce de havalimanlarında göstermelik olarak gelen yolcuların ateşi ölçüldü sadece. Ama şu anki bilgilerimize göre korona virüsün kuluçka süresi 2-14 gün arasında. Gelen yolcuların karantinaya alınmasını geçelim, virüsün olup olmadığı test etmek bile düşünülmedi. Evde izolasyon önerildi sadece.

Oysa, Türkiye’de Çin’den getirilen 62 kişi için karantina uygulaması olması gerektiği gibi yapıldı. Ancak, sonrasında virüsün tespit edildiği ülkelerden gelenler için uygulanmadı. Böylece hastalığın ülkeye girişi daha da geciktirilebilecekken bu yapılmadı. Tam tersine AB ile gerilimin olduğu o günlerde binlerce, on binlerce mülteci sınırlara otobüslerle taşındı. Bu mültecilerin bir kısmı Türkiye’de yaşayanlar, bir kısmı da virüsün olduğu bilinen ülkelerden gelen insanlardı.

Karantina uygulamasından sonra yaygın biçimde test yapılması gerekiyordu. Yaygın test insanların hastanelerde yaygın biçimde yapacakları bir işlem değildir. Bu testler yaşam alanlarında, çalışma alanlarında yapılması gereken tarama testleridir. Sonra da bu tarama testlerinde pozitif çıkanların tanı testleri ile hastalık olup olmadığı kesinlik kazanır. Hasta olanlardan hastane tedavisi gerektirenler hastanelere alınıp tedavisi yapılırken, hasta olan ama tedavi gerektirmeyen veya virüs tespit edilen ancak hasta olmayan kişilerin diğer sağlıklı kişilerden ayrılması gerekir. Buna da izolasyon denir. Bu da Türkiye’de zamanında başlatılmadı. Hasta olup da belirtileri hafif olan kişilerin evlerine gönderildiğini biliyoruz.

Ancak deniyor ki tarama testleri yapılıyor. Ama bu tarama testleri bizim birinci basamak sağlık hizmeti dediğimiz, yani insanların yaşam alanlarında, çalışma alanlarında sunulan sağlık hizmetleri kapsamında yapılmadı. Birinci basamak sağlık hizmetinde çalışanların bu sürece dair bilgiye sahip olması gerekirdi. Ancak bugün biliyoruz ki, örneğin bir apartmanda beş korona-19 hastası varsa, bu beş hastanın herbirinin ayrı hekimi var. Ve Türkiye’de sağlık sistemin yapısı nedeniyle bu hekimlerin birbirinden ve apartmanda beş korona-19 hastasının bulunduğundan maalesef haberi yok.

Sürece dair kayıt sisteminde de ciddi sorunlar var. Örneğin, korona-19 hastalığı şüphesiyle hastaneye yatan hastalığın seyri ile yoğun bakıma alınıp hayatını kaybeden bir kişinin testi öldükten sonra pozitif çıkarsa bu bilgi kayıtlara geçirilmiyor. Korona-19 hastalığına bağlı ölüm olarak kabul edilmiyor.

Kimseye “evde kal” denilemez

Kimseye ‘evde kal’ diyebilecek durumda değilim. Çünkü insanlara, evde kal diye bir öneri getiriyorsam onların ekonomik ve sosyal bütün gereksinimlerini karşılayabilecek bir öneriyi de sunabilmem gerekir. Bunu, kendini sosyal devlet olarak tanımlıyorsa eğer, hükümetin hızlıca planlaması gerekir. Ancak, özellikle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından açıklanmış olan paket, halka ait bir paket değil. Dolayısıyla bütün bu sözünü ettiğimiz sorunları yaşayabileceklere yönelik bir paket değil. Bu anlamda, insanların evde kalabilmesi için, yoksulların bir şekilde gıdalarla vb. desteklenmesi gerekiyor. Kendi işletmesi olan küçük esnaf, kendi günlük kazancı olan pazarcı, simitçi ya da el arabasıyla bir şeyler satanlar şu anda alana çıkıp bu işleri yapamıyorlar. Dolayısıyla gelirleri yok.

Ev temizliğine giden kadınlar var, yüzbinlerce… Şu anda onların da gelirleri kalmadı. Bütün bunlar dikkate alınarak, sosyal ve ekonomik desteğin doğrudan doğruya yurttaşa sağlanması gerekiyor. Yine bu temelde tabii ki her zaman sözünü ettiğimiz gibi, özellikle yoksullara yönelik sabun ve temizlik malzemelerinin sağlanması da gerekiyor. Bütün evlerin suyunun, elektriğinin, gıdasının ve ısınacak yakıtının sağlanması gerekiyor bu aşamada. Hükümetin doğrudan doğruya göçmenlere, mültecilere yönelik olarak da hiçbir adli işlem yapılmayacağının garantisini vermesi gerekiyor. Ki hem ülkemizde bulunmakta olan mülteci ve göçmenlerin yaşam risklerini arttıracak süreçleri engelleyelim hem de toplumun diğer üyelerinin de hastalık riskini artırmayalım.

Buraya kadar paylaştığımız sistem ve hükümetler üzerinden değerlendirme yaptık. Çağlar boyunca salgınla mücadelenin kişisel olarak değil toplumsal alanda yapılan uygulamalarla kazanıldığını biliyoruz. Kişisel çabalar salgını sonlandırmaz. Ama insanları hastalıklardan ve ölümden koruyor tabii ki. O bağlamda üç şeyden bahsedebiliriz; bunlardan ilki, ellerimizi sabun ve suyla yıkamak. Yaklaşık 22’ye kadar sayarak ellerimizi bol köpüklü suyla yıkamamız gerek.

Ne zaman peki? Herhangi bir şeyi, örneğin sigarayı ya da ekmeği ağzımıza götürmeden ve su içeceğimiz bardağı tutmadan önce. Ellerimizi yıkayamadığımız ortamlarda ise hiçbir şeyi ağzımıza götürmeyeceğiz. Fırsat buldukça, özellikle ağzımıza bir şeyler götürmeden ellerimizi, parmak aralarımızı ovuşturarak, tırnaklarımızı da avucumuzun içine sürterek yıkamamız gerekiyor.

İkinci husus, bulunduğumuz ortamlarda fiziki mesafeyi korumak. Burada tabii ki hasta olmayanlardan söz ediyoruz. İnsanlarla yana yana gelirken 1-2 metre mesafeden daha yakın olmamamız gerekiyor. Özellikle toplu taşımalarda mesafeyi korumak çok önemli. Mümkün oldukça seyahate çıkmamak lazım.

Üçüncü husus ise, izolasyon olarak ifade edilen, zorunlu olmadıkça evlerden dışarıya çıkmamak. Maskeyi de hasta olmayanların değil, özellikle ateşi ve öksürüğü olanların takması gerekiyor. Çünkü öksürükle ağızdan çıkan ve görmediğimiz tükrüklerin etrafa dağılmaması için maske takılması önemli. Yoksa hekimler, sağlıkçılar dışında sağlıklı insanların mesafeyi korudukları ve hastaların bulunduğu ortamlara girmedikçe evde veya sokakta maske takması gerekmiyor.

Vücut direncinin düşük olması, yoksulluk bu virüsün etkisini daha da artırıyor. Çünkü yoksulluk aynı zamanda sabuna ve suya da ulaşamamak demek. Yoksulluk evinde ısınamamak, evinde tencerenin kaynamaması demek aynı zamanda. Açlık demek yoksulluk. Bunlar bu virüsün çok daha öldürücü olmasının, çok daha çabuk yayılmasının koşullarını yaratıyor. Dolayısıyla sadece bu virüs üzerinden değil, eşitsizliklerin bir an önce kalkması için de çaba göstermek gerekir

* Epidemiyoloji: Hastalıkların yayılış şeklini, etkilediği nüfusu, alınabilecek önlemleri, görülüş sıklığını, tekrarlama derecesi, aşılama ve etkisi gibi yönlerini inceleyen tıp dalı.

Hastalıkların ve sağlıkla ilgili olayların kişi (yaş, cinsiyet vb.), yer (bölge, kent, gecekondu vb.) ve zaman özelliklerine göre dağılımı, neden(ler)i ile bunların tanı, tedavi ve önlenmesi için uygun teknikleri belirlemeye yarayan araştırma tekniklerini uygulayan ve geliştiren bir bilim dalıdır.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar