Cumhur ve Millet… Ha bir de Kürtler var…

Cumhur ve Millet… Ha bir de Kürtler var…

Memleketin sorunlarını, başta Kürt sorunu olmak üzere Kürtler olmadan çözmekse niyet, bu epeydir deneniyor. İşe yaramadı!

Murat Sevinç

Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş, serbest bırakılmalıdır!

Cumhur İttifakı (Kısakürek+Atsız koalisyonu), seçim yasasındaki değişiklikler ardından kuruldu ve belli ki hiç ummadığı bir başka seçim ittifakı ile karşılaştı: Millet ittifakı.

‘Cumhur’ halk (kalabalık) demek. ‘Millet’ ise, ulus. Türk milliyetçileri genellikle ‘yeni Türkçe’ sözcükleri sevmez! Eski Türkçe, Arapça, Farsça… Biraz batılı versiyonu, Fransızca, İngilizce… Bizim alanımıza çalışıp on yıllardır süren anayasa tartışmaları ve parlamento tutanaklarını takip edenler için bu sözcükler, hem hüzün veren hem de gülümseten tercihler. Anayasa tartışmaları ve metin yazımlarında, önerilerde; biri millet der, diğeri ulus; biri hürriyet der, diğeri özgürlük; biri onur der, diğeri haysiyet; biri teşkilatlanma der, diğeri örgütlenme…

Haliyle Türkiye merkez siyasetinde nasıl ki bir kadeh içki yalnızca bir kadeh içki değilse, kullanılan sözcükler de bolca anlam/ideoloji yüklüdür. Halk yerine cumhur, ulus yerine millet, bu yüzden tercih edilmiştir, kuşkunuz olmasın!

Reklam

 

Söz konusu tercihlerin başlıca iki gerekçesi olur. Ya Türkçe sözcük yerine, örneğin Arapça karşılığını tercih eden bunu hakikaten istiyordur, ya da aslında Türkçe’den yana olmakla birlikte muhafazakâr kesimin hoşuna gideceği varsayımıyla yapıyordur. Haliyle, metinlerin yazılma aşamasına tanık olmanıza hiç gerek yok aslında; sözcüğü görür görmez nasıl bir‘müzakere’ sonucunda oluştuklarını tahmin etmek mümkündür.

Hâl böyleyken, hem ‘cumhur’ hem de ‘millet’ kavramlarının seçilmesinin nedeni, kuşkusuz ‘sağın’ farklı renklerini oluşturan seçmene hitap edebilmektir.

Tercih edilen ‘sözcükler’ etrafında ittifak kuranlar, aynı zamanda o sözcüklerin rağbet gördüğü dünyaya hitap eden ilkeleri de benimsemek zorunda kalır. Ya da zorunda hisseder. Örneğin, aslında ‘millet’ yerine ‘ulus’ sözcüğünü kullanan bir CHP’li, ‘diğerlerini’ ikna edebilmek için mecburen ‘millet’ kullanmak zorunda kalır. Her genellemenin biraz sorunlu olduğunu gerçeğini unutmadan, Türkiye’de siyasetin çok uzun yıllardır ‘sağ/muhafazakâr’ jargona hapsolduğunu söylemek mümkün.

Bu bir ‘zorunluluk’ değil. Türkiye’de halihazırdaki siyasal partilerin, ‘siyaset yapmanın’ dönüştürücü etkisini görmezden gelerek kendilerini, en yaygın olduğunu varsaydıkları düşüncelere ‘uyumlaştırmaya’ çalışmasıyla ilgili bir durum.

Türkiye’de yaşayan her bir yurttaşla, eşitlik temelinde ortak bir dil oluşturmak kuşkusuz yaşamsal önemde. Ancak bu dilin, ‘muhafazakâr seçmene ulaşmak için mutlaka onların dilini benimsemek’ gerekir ‘inancıyla’ kurulması sorunlu.

Bir yurttaşa kendi dünyası dışında da dünyalar olduğunu göstermeye çalışmak ile bir yurttaşa kendi dünyasının en matah dünya olduğunu söylemek ve bu yüzden ‘riyakârlığa’ savrulmak arasında, iki ayrı evren var. İki ayrı tercih, iki ayrı siyaset tarzı ve iki ayrı memleket.

Partilerin, hemen her durumda, ‘çoğunluğun değerlerini hesaba katmalı ve ona göre davranmalıyız’ siyasetinin bir kısır döngü yaratmaması mümkün değil. Demokratik sistemler, çoğunlukların taleplerini dikkate alır, ancak çoğunlukların hacetinde boncuk olmadığını da bilir. Bildiği içindir ki, azınlık olanın talebine de diğeri kadar değer verir. Çünkü her demokrasi çoğunlukların dizginsiz taleplerinin bir gün kendi sonunu getirebileceğinin farkındadır. Tarihsel deneyimle sabittir! Haliyle, o çoğunlukların eğilimleri ve talepleri, beğenileri, hayalleri, azınlıktaki düşünceyi boğmasın ve bir arada var olabilsinler diye çok muhtelif mekanizmalar yaratmaya çalışır…

Türkiye giderek ‘çoğunluğun’ ne olduğu tam saptanamayacak ‘değerleri’ kapanına sıkıştırıldı. İşte ittifak adlarının millet ve cumhur oluşu da bu yüzden. Sözcük tercihleri masum değildir. Partiler, ittifaklarına millet ve cumhur isimlerini uygun gördüğü içindir ki HDP ‘millet ittifakına’ kabul edilmedi.

Çünkü ‘ulus’ yerine, hoşa gitsin diye ‘millet’ tercih eden zihniyet, elbette pek o kadar hoşa gitmeyecek bir partiyi, kurduğu takıma kabul etmeye yanaşmaz. Her iki tercihin bana kalırsa üç temel gerekçesi var: 1) Millet dersek milletin hoşuna gider. 2) HDP’nin katılımı o ‘milletin’ hoşuna gitmez. 3) Ve tabii o milletin yirmi milyon oy verdiği Reis’in diline düşeriz, bize terörist vs. der.

Ne derler? Kim ne der? Millet ne der? Reis ne der? Dindar seçmen ne der? Sonuç: Siyasetin belirleyicisi olan muhalefet yerine, sınırları Reis tarafından belirlenmiş alanda siyaset yapmaya mecbur kalan muhalefet. Kendimizi kandırmayalım, muhalefet de bizi kandırmasın: Türkiye’de siyasetin oyun alanını belirleyen, Erdoğan. Muhalefet, onun izin verdiği kadarıyla idare ediyor. En büyük endişeleri, hiç kuşkusuz dile düşmek, laf vermek. Attıkları her adımda bunu hesaba katıyorlar. Her adımda…

CHP iki kez belirlenmiş oyun alanının dışına çıktı ve ikisinde de çok başarılı oldu: Adalet Yürüyüşü ile 15 milletvekili transferi. İki adımda da kendi siyasetini belirledi.

Gelelim, sözcüklerin tarihsel anlamları ve HDP’nin durumuna…

Millet/ulus ile cumhur/halk kavramları arasında temel bir ayrım var. Her ne kadar beli bir tarihten sonra biri diğerinin yerine kullanılıyor olsa da, ‘millet’ Fransız Devrimi’nin sonucu: Ulusal egemenlik.

Neden ‘ulus’ ve ‘ulusal egemenlik’ kavramları benimsendi? Çünkü 1789’da ‘egemenliğin kaynağı’ değişiverdi.

Biraz daha açayım. 1789’a dek, gidip krala (ya da kraliçeye), “Ey kral hazretleri, hayırdır, siz bize nasıl buyuruyorsunuz, bu gücü nereden alıyorsunuz” diye sorsanız, size “Egemenliğimin kaynağı Tanrı’dır” diyordu. Tabii, Tanrı soyut bir varlık olduğundan, “Siz mi verdiniz bu yetkiyi” sorusunu yöneltemiyordunuz! İşte 1789’da Tanrı’nın yerini ‘ulus’ aldı. Aralarındaki benzerlik, hem Tanrı hem ulus (millet) kavramlarının ‘soyut’ oluşu. Yani gidip ulusa da, “Bizi yönetenlere bu yetkiyi sen mi verdin” diye soramıyorsunuz. Oysa‘halk’ somuttur. Halk, halihazırda o toprakta yaşayanlardır. Halkın fertlerine dokunabilirsiniz. Ulus ise halkın fertlerinin‘ölmüşlerini’ ve ‘doğacaklarını’ da kapsar.

Türkiye’nin ulus (millet) kavramı ile tanışması, 1921 Anayasası’nın birinci maddesinin ilk satırıyla oldu: Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir! Fransız devrimcileri gibi Türk devrimciler de egemenliğin kaynağını ‘gökyüzünden yeryüzüne’indirdiler böylece. Halihazırda kurulan seçim ittifaklarına bakalım. Biri somut ‘cumhur’ diğeri soyut ’millet’ kavramlarına yaslanıyor. Peki yüzde 10 civarında oyu olan HDP? Yaklaşık altı milyon seçmen?

CHP’nin ittifaka HDP’nin de dahil edilmesi gerektiğini savunduğunu ve Kılıçdaroğlu’nun bu yönde çaba harcadığını biliyoruz. Özellikle engelleyenin İP (had safhada iyi parti) olduğunu da. Akşener ikinci tura kalamayacağını biliyor kuşkusuz, HDP’yi dışlaması bundandır. Kaç oyu olduğunu dahi bilmediğim DP’nin ise yalnızca ‘sembolik’ bir anlamı var.

Seçim propagandası henüz başlamışken ittifak hakkında iri laflar etmemekten yanayım. Daha ilk günden iki ‘ittifakı’ aynı kefeye koyup ‘faşizm’ tartısına çıkaranları ise anlamakta zorlanıyorum. CHP’li vekiller ve cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, Demirtaş’ın serbest bırakılması gerektiğini dillendirmeye başladılar bugün. Muhtemelen olağan koşullarda CHP’ye oy veren seçmenin bir kısmı, baraj sorunu yaşamaması için yine HDP’ye oy verecek, daha önce yaptığı gibi. HDP, umuyorum ki 12 Eylül faşizminin alameti olan utanç verici seçim barajını yine geçecek. Yine umuyorum ki Selahattin Demirtaş rekor düzeyde oy alacak.

Hepsi tamam tamam olmasına da, yine de kendinizi HDP’ye oy veren (özellikle) Kürt seçmen yerine koysanız. Ömür boyu “Hikmet Çetin Kürt idi”, “Turgut Özal Kürt idi”“Benim de Kürt arkadaşlarım var” incilerini dinlemişsiniz. Seçimden seçime ‘kardeş’ ilan edilmişsiniz. Siyasetçilerinizin çoğu cezaevinde. Cumhurbaşkanı adayınız cezaevinde. Sırf HDP’ye oy veren altı milyon yurttaştan biri oluşunuz dahi ‘terörist’ olarak adlandırılmanıza yetmiş.

Demokratik seçimden başka her şeye benzeyen bir seçimde, Cumhuriyet’in en tarihi anlarından birinde, mecburen kurulan ve yalnızca ‘seçim’ amaçlı bir ittifakın içine dahi ‘dahil’edilmiyorsunuz. Ezcümle, hadi cumhuru geçtik, millete de katmamışlar sizi; ama, kardeşsiniz!

Muhterem okur, yukarıdaki satırlar yalnızca iki ay sonraki seçimlere ilişkin değil. O seçim biter, başkası başlar. AKP kazanır, diğeri kazanır, ittifaklar şu kadar, HDP bu kadar oy alır… Ali, Veli’yi ikinci turda destekler, vesaire… Bunları şimdiden bilemeyiz.

1876’dan bugüne iyi kötü seçim yapılıyor bu toprakta, yine yapılır. Ancak kabul edilmeli ki mesele, sonrası…

Barış içinde ‘birlikte’ yaşama iradesi gösteren bir ‘millet’yaratma yolunda, ‘cumhur’ kimlerden oluşuyor? Memleketin sorunlarını, başta Kürt sorunu olmak üzere Kürtler olmadan çözmekse niyet, bu epeydir deneniyor. İşe yaramadı! İP’nin lüzumundan fazla parlatılan lideri hanımefendi, herhalde bu tarihsel gerçeğin farkındadır.

Kürtler’in ulusun/halkın ‘eşit’ fertleri olduğunu düşünen çok sayıda insan da yaşıyor Türkiye’de.

Neyse ki!


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar