‘Dayanışma Yaşatır ‘- Ankara

‘Dayanışma Yaşatır ‘- Ankara

Az çok sınıf bilinci ve kültürüne sahip dostlarımızı, çevremizi bu dayanışmayı sürdürmek için bir ekmeklerini bölmeye ve yan yana, omuz omuza birlikte “Dayanışma Yaşatır” şiarını yükseltmeye çağırıyoruz.

Korona günlerinin daha başında İnşaat-İş tarafından başlatılan “Dayanışma Yaşatır” kampanyası heyecan yaratmıştı, gözümüz kulağımız çalışmanın nasıl seyrettiğindeydi. Çünkü bu düzen, bencil, birbiriyle sürekli rekabet eden, benmerkezci, başkasını düşün(e)meyen, tüm ahlaki ve insani değerlerin yok edildiği, sormayan-sorgulamayan ve kendisi gibi açgözlü yani “hep bana hep bana” diyen bir toplum yaratmaya çalışıyor. İşçilerin, emekçilerin kendi sorunlarına bile yabancılaştırıldığı, birbirinden uzaklaştırıldığı, kendisi dışında herkesi öteki olarak görmeye yönlendirildikleri, baskı ve dayatmalarla bunların dikte ettirilmeye çalışıldığı bu dönemde dayanışma kültürünü harlama çabası her zamankinden daha farklı anlamlar taşıyordu.

Korona salgınıyla da derinleşen işsizlik, yoksulluk, açlık, sefalet, ölümle yüz yüze olma hali aslında burjuvazi ile işçi ve emekçilerin çelişkilerinin uzlaşmazlığını daha da derinleştirerek görünür hale getirdi.

İşte böylesi bir dönemde İnşaat-İş Sendikası’nın başlattığı “Dayanışma Yaşatır” kampanyası dikkatleri üzerine topladı. Çünkü bir ekmek bile almakta zorlanan inşaat işçilerine ve sendika dostlarına, “insanca yaşam istiyoruz” diyen herkese; sistemin yok etmek istediği ve kısmen de başardığı bir şeyi, “Dayanışma, yan yana olma, yalnız değilsiniz diyebilme” duygu ve bilincini yükseltme çağrısı yapıyordu. Ki o işsiz kalan, ölümle burun buruna insanlık dışı koşullarda çalışan, köleliğin reva görüldüğü işçiler nezdinde de “insanca yaşamı istiyoruz” mücadelesi veren sendika dostları nezdinde de başarılı oldu. Bu dönemde en gerekli şeylerden birinin dayanışma kültürünü canlandırmak olduğu gerçeği birçok yerde esinleyici sonuçlar yarattı. “Dayanışma Yaşatır” adıyla başka illerde de benzer girişimler örüldü. Ve her yerde dayanışmalar örüldü hem “Dayanışma Yaşatır” adıyla başka illerde ağlar örüldü; bilinçli kesimler, işçiler, halklar birbirlerine omuz vermeye başladı.

Bütün bunları bir süre izlemede kaldık. Ama bir taraftan da “Biz bulunduğumuz yerelde yapabilir miyiz, yaparsak nasıl yaparız?” soruları kafamızda dönüp durdu. Çünkü hepimiz deyim yerindeyse kendi yağımızla bile zor kavruluyoruz. İhtiyaçlarımızı bile arada dostlarımızın desteğiyle ancak karşılayabiliyoruz. Ama yine de bir şey yapmalıydık; yoksa kendimizle, bilincimizle, mücadele inancı ve irademizle çelişkiye düşerdik.

Bütün bunları kafamızda harmanlarken ilk önce bir komşumuzun durumu bu düşünceyi bir an önce pratikleştirme etkeni oldu. Komşumuz bizim binanın temizliğine bakan bir kadın, eşi ücretsiz izne çıkarılmış, iki çocukları var, işsizlik bağlanmamış, evleri kira ücretsiz izne çıkarılan eş yüzde 60 engelli. Hiçbir yerden ne ayni ne de nakdi herhangi bir yardım-destek alamamışlar.

Bunu öğrenince kafamda evirip çevirdim. Sonra birkaç arkadaşla konuştum. Evet bizler ancak kendi yağımızla zor da olsa kavruluyorduk ama çevremizdeki insanların bu zor durumda bırakılmalarına da sessiz kalamazdık. Biz bir ekmek alıyorsak bunu bölüşebilirdik. Bizler, insanca yaşamı savunanlar, bunun mücadelesini verenler olarak dayanışmanın olanak ve imkanlarını yaratabilmeliydik. Ve bunu çevremizdeki arkadaşlarımızla karınca kararınca herkes bir şeyler katabilir üzerinden konuştuk. Belki dayanışma yaptığımız ailelerin maddi anlamda yarasına belirgin bir merhem olmazdı yaptığımız destek, ama yalnız olmadıklarını anlatabilmekti amaç.

Biz bu dayanışmayı örmeye çalışırken görüştüğümüz kimi arkadaşlar, “Bu işleri yani insanları zaruri ihtiyaçlarının tümünü devlet karşılamalı. İnsanları ihtiyaçları için sosyal yardım kuruluşlarına, kaymakamlıklara, belediyelere yönlendirmeliyiz. İnsanlar oralara başvurarak zorlamalılar” dedi.

Elbette ki yıllardır işçinin, emekçinin, yoksul kesimin vergileriyle nereye harcandığını bilmediğimiz bütçeler hazırlayan devlet kurumlarını zorlamak gerekir. Bizlerden alınan vergilerin, ücretlerden yapılan kesintilerin, işsizlik fonunun… vs. gerçek toplumsal ihtiyaçlar için kullanılmasını zorlamak, bu düzende bunun mümkün olmadığını teşhir ederek sorgulatmak, insanlarda bunu bilince çıkarmak en önemli işlerimizden biri. Ama özellikle korona salgını sürecinin başından beri devletin tutumunu biliyoruz. Halkı, işçileri, emekçileri salak yerine koyuşunu ve sermayeye nasıl arka çıktığını… Bunun teşhiri, bilince çıkarma çalışmaları da yapılıyor. Ve biz devleti aklamak, işini kolaylaştırmak için yapmıyoruz bu dayanışma çalışmasını. Devletin bu tutumlarını da daha içeriden anlatmak, onların bilincine çıkarmak ve ileride belli tutum içinde olmalarını sağlamak için de bu dayanışmanın örülmesi gerektiğinin bilincindeyiz.

Yukarıda anlattığım ifadeyi kullanan arkadaş gibi düşünenlere şunu da söylemek gerekiyor, -ki o arkadaşa da söyledik-:

Ne yani, devlet yapmıyorsa ve insanların çoğunda bu bilinç yok ya da çok az diye biz o kültürü canlandırmak yerine olup bitene seyirci mi kalalım. Sadece ajitasyon ve teşhirle yetinmek mi emekçilerin derinlerde yatan dayanışma, birlikte hareket etme kültürünü sembolik de olsa kimi pratiklerle canlandırmak mı? Mesela İnşaat-İş’in bir röportajında kampanya başladıktan sonra durumu nispeten iyi olan işçilerin daha kötü durumda olan arkadaşlarıyla dayanışmaya yöneldikleri yazıyordu. Bu yönelimin yarın daha güçlü bir sınıf tutumuna dönüşmesi çok mu zor?

Sonunda çok cüzi de olsa aramızda belli bir miktar nakit toplayabildik. Şunu da tartıştık kendi aramızda; koli mi hazırlayalım yoksa bir araya getirdiğimiz miktarı ailelere nakit olarak mı bölüştürelim?

Burada şunu belirmek isterim Maviş yoldaşımın “Bir lolipopum olsun yeter” sözü aklımın bir köşesine kazınmıştır. Hani derler ya mutluğun remini çizebilir misin? Ben elime kâğıdı kalemi alsam asla çizemem ama Maviş yoldaş mutluğu “Bir Lolipopum olsun yeter” ile çizmişti.

Bu bende koli hazırlamak yerine az da olsa “Dayanışma Yaşatır” zarfları içine nakit koyarak ailelere ulaştırmak gerektiği kanaati oluşturdu. Belki küçük çocukları vardı, belki başka ihtiyaçları… O nedenle bizim ulaştırdığımız gıda kolilerine sınırlamak yerine (gıda kolisi hazırlanmasına karşı değilim ve eleştirmiyorum kesinlikle böyle bir algı çıkmasını da istemem kesinlikle) ailelerin kendi ihtiyaçlarına göre kullanabilecekleri dayanışma zarfları ulaştırmanın daha uygun olacağını düşündük. Belki çocuğuna lolipop almak ister, belki bir oyunca, belki de bir faturasını ödemek … Bu düşüncelerle dayanışma zarfları hazırladık. Belki mutluluğun resmi çizilmiştir, bilemiyorum.

Bütün bunları aramızda netleştirdikten sonra ilk olarak bahsettiğim komşuyu aradım; “nasılsınız?” diye sordum. Maddi-manevi olarak herhangi bir destek gelip gelmediğini sordum. Çok samimi olarak dürüstçe eşine işsizlik maaşının bağlandığını, belediyeden de destek geldiğini ve iyi kötü kendi yağlarında kavrulduklarını söyledi.

Aslında burada şunu belirtmek gerekir belki; demek ki bu sistem emekçiler üzerinde bencillik kültürünü tam olarak yerleştirememiş. Bir örnekten bu sonuç çıkar mı bilmiyorum; ama insanlara değip dokunabildiğimiz oranda bunun doğru olup olmadığını daha net olarak görebileceğiz. Komşumuz kendilerinin yardıma ihtiyaçları olmadığını söyledi. İki ailenin çok zor durumda kaldıklarını belirterek, “onlara destek olursanız daha çok sevinirim” dedi. Bunu demesi bile bize umut veren bir motivasyon yarattı ve dediği gibi yaptık.

Sonra daha önce bir şekilde tanışma fırsatı bulduğumuz şehir hastanesinde taşeron temizlik şirketinde çalışan bir aileyi arayıp koşullarını sorduk. Korona başlangıcından beri kronik rahatsızlığı nedeniyle ücretsiz izne çıkarılmış, eşi iş bulabilirse inşaatlarda çalışıyormuş, “şu an bir tek oğlum çalışıyor” dedi. Biz de etraflarında zor durumda olan başka bildiği aile olup olmadığını sorduk. Bir ailenin daha adresini verdi.

Zaten bu ilk adımda dayanışma için toparlayabildiğimiz nakit ancak bu ailelere yeterliydi. “Dayanışma Yaşatır” zarflarımızı hazırladık ve dün ailelere ulaştırdık.

Ailelerden ikisi kendi oturduğumuz semtteydi. Öğleden önce hem daha önce gidip gördüğümüz, sohbet ettiğimiz bu ailelere dayanışma zarflarını ulaştırdık hem çay içip sohbet ettik. Üçüncü ailenin evi çok uzakta olduğu için mahalleden sonra oraya gittik. Bu kendi ilişkilerimizden biriydi. Daha sonra da diğer iki aileye gittik.

Hava oldukça sıcaktı. Bir kısmına yayan, bir kısmında da birkaç toplu taşıma aracı değiştirerek gittik. Fakat dayanışma duygularının gücüyle ne korona riskine rağmen birkaç araç değiştirmemiz ne yorgunluğumuz umurumuzda olmadı, “değdi” duygusu yaşadık.

Bu kadarla kalmasını istemiyoruz elbette. Az çok sınıf bilinci ve kültürüne sahip dostlarımızı, çevremizi bu dayanışmayı sürdürmek için bir ekmeklerini bölmeye ve yan yana, omuz omuza birlikte “Dayanışma Yaşatır” şiarını yükseltmeye çağırıyoruz.

İnsanca yaşamın bir başka sistemde olduğunu söyleyen bizler, bunun adımlarını bu çürümüş sistem içinde yaratmalıyız.

Ve diyoruz ki bu küçük bir adımdı, omuz verin büyütelim!


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar