Dersim hiç “bitmedi” ki…

Dersim hiç “bitmedi” ki…

Dersim Katliamı kendisini tekrarlayan, tamamlayan, yeniden kurgulayan bir “hikaye” olmayı sürdürüyor, taa ki…

Hejar Adar

Dinleyerek dokunabildiğiniz bazı “hikâyeler” vardır. Son derece keskindir cümleleri, kısadır… Anlatılan olay ne kadar olağanüstüyse, olay örgüsü de bir o kadar yalın, sığdırılan cümleler bir o kadar sınırlıdır. Belki de kelimelerin kifayetsiz kalmasındandır olağanüstü olanın böyle, bu şekilde boğazlarda düğümlenircesine dile gelmesinde.

Kelimelerden çok anlatanın sesinin kıvrımlarının konuştuğu, gözbebeklerine oturan sinematografik görüntülerin kafanızda canlandırdığı ve her defasında sizin yeniden ve tamamlayarak anlatacağınız sarsıcı bir “hikayeye” dönüşür tüm o yaşanmışlıklar.

Dersim Katliamı’nı yaşayanların torunları için de katliam hikayeleri böyledir; en azından ben böyle yaşadım/yaşarım belleğime kazınmış bu kısa hikayelerin yeniden yeniden üretilmesini.

Küçük bir kız çocuğuyken nenemin biraz da sakınarak anlattığı kendi katliam hikayesi, ömrümün sonraki yıllarında yaşanan yeni, “küçük” katliamlarla her defasında farklı şekillerde yeniden yazıldı kafamda, yüreğimde…

Dersim Katliamı’nın şu ya da bu şekilde gündeme geldiği ya da katliamı anımsatan yeni gelişmelerin yaşandığı her kesitte, daha küçük bir çocukken nenemden dinlediğim bu hikayeyi yeniden dinliyor, yaşıyor ya da aynı hikayede bambaşka şeyler buluyormuşum duygusu yaşadım/yaşarım.

12 Eylül askeri faşist cuntası geldiğinde, sokaklar haki renge, panzer ve kurşun grisine kestiğinde, yani ben henüz çocukken nenemin anlattığı katliam hikayesi ile sokaklarda dolaşan ölüm sesini özdeşleştirerek kafamda yeni hikayeler kurguladığımı hatırlarım. Sokağımızdaki askerleri her görüşümde, katliamı, çocuklara mahsus hayal gücümle ürettiğimi… Sonrasında aklımın ermeye başladığı yıllarda hakinin ve grinin bendeki karşılıklarının faşizm olduğunu farkettim.

Sonra biraz daha büyüdüğümde, o askerler de hep sokağımızdaydı, okulumuzun çevresinde, hayatımızın içinde… Nenemin katliam hikâyesinden fırlayıp yaşamımızı işgal eden anti kahramanlara benziyorlardı.

Liseyi de onların ve namlularının gölgesinde bitirmiştim işte. O arada kurşun sesleri hiç eksik olmamıştı yaşamımızdan. Dersim’in o ilçesinde hayat, geceleri rastgele taranırdı bu namlularca… Bir savaş hali yaşatılırdı, Dersim Katliamı’nın “anısı” hiç silinmesin isterlerdi sanki. Gece ilçemiz aydınlatılarak tepeden tarandığında, evimizin tavanına kurşunlar saplandığında, henüz hayatta olan nenem ve annemin biz çocukları sedirlerin altına soktukları her defasında, nenemin hikayesi benim için yeniden yazılırdı. Sanki biz de onun üç çocuğuyla sığındığı Dersim’in o kadim mağaralarından birine sığınmışız gibi olurduk.

Sonra üniversite yılları geldi. Dersimli olmak o zamanlar daha fazla “öteki“ olmaktı. Polis, sivil faşistler, önyargılı arkadaşlarınız…

Her ötekileştirme saldırısı-hissi, o hikayeyi yeniden yazdırırdı bana, sonra yanı başımızda akan Kürdün yeni sürgün hikayeleriyle birleşti. Üniversitenin bulunduğu kentin kondularında gördüğüm derme çatma çadırlarla içimde bir çığlık kopardı. O çadırlarda yaşayanların da tıpkı nenem ve babam gibi kirli savaşın sürgüne savurduğu halkımın bir parçası olduklarını ta yüreğimden duyumsardım. Nenemin Katliam hikayesinin devamı olan sürgün hikayeleri üşüşürdü yüreğime. Ayaklarım o çadırların arasına çekerdi beni, öylesine avarece dolaşırdım. İçim sızlardı o naylonlara hücum eden suları, çamurda oynayan çıplak ayaklı çocukları gördüğümde. Babam, halamlar ve nenem, o ağır hikayeleri ile benimle birliktelermiş gibi olurdum.

Sonra o katliamdan fırlamış Cizre, Şırnak ve daha nice katliam haberi düğümlenmiş bir çığlığa dönüşürdü boğazımda, kendimi dağlara vurmak isterdim, ama bir yanım, ille de sezgilerim, “bulvarda, fabrika bacalarının arasında kal” derdi.

Ardından işkencehane, zindan yılları geldi… Polisle ilk karşılaşmamda, “Hem Dersimlisin (tabi o Tuncelilisin demişti), hem Kürt, hem Alevi, hem komünist, sen bittin!” demesini halen hatırlarım.

İşkence, zulüm, katliamla iç içe geçen zindan yıllarında nenemin katliam hikayesi hep benimleydi, hiç eskimeden, tozlanmadan… Zindanda yaşanan sayısız operasyonda, katliamda, en son 19 Aralık’ta…

Sonra kısa bir sürgün girdi yaşamıma… Nenemin, babamın hikayelerine çok benzeyen bir sürgün hikayem oldu benim de ve duygularım… İstemediğim bir yerde bulunmanın, köklerimin olduğu topraktan kopmuş olmanın acısı, kapkara bir ağırlık gibi yüreğime oturdu o yıllar boyunca.

Dersim’e dönük kültürel-ekolojik katliamın alenileştiği bu günlerde tertelenin yıldönümünün de yarattığı duygularla o hikayeyi nenemin kısıtlı cümleleri ile bir kez daha anlatmak istedim ben de.

Ki bu hikayenin bir ucu da Ermeni Katliamı’na bağlanıyor… Nenem, hikayenin bu kısmını nedense hiç anlatmadı. Dedemin olmayışı hep kapatılan, üzerinde durulmayan bir parça olarak eksikti. Bu eksiği de uzun yıllar sonra tesadüfen öğrendiklerimle tamamladım. Ve aslında Dersim ve Ermeni katliamlarının ne kadar çok iç içe geçtiğini de bir kez daha anlamış oldum.

Dedem, katliamdan kısa bir süre önce aynı zamanda bir Ermeni köyü olan köyümüzün meydanında, jandarma dipçikleri ile ölüme yollanmış. Katlinin nedeni, Ermenilerle işbirliği yapmak, onları kollayacak sözler sarf etmekmiş. Nenem o zamanlar doğurmak üzere olduğu babamı karnında taşırmış. Zaten kısa süre sonra da katliam bombardımanı başlamış. O bombardımanı babam çok küçükken karşılamışlar.

Nenemin hangi korkularla olduğunu şimdi tahmin ettiğim bu “sansürünü” yıllar sonra öğrendiğim gerçeklerle aşmış ve bu cümlelerle özetleyerek hikayeye eklemiş oldum. Sonrasıysa onun halen aklımda olan cümleleri ile şöyle akıyordu:

Ciğerim, o günlerde dağ taş bombalanıyordu. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, hastalar çevre mağaralara sığınıyorduk. Türk askeri bebek sesi duyar da gelir, kafileyi kıyımdan geçirir diye insanlar kucaklarındaki çocuklarını bırakmak ya da kafileden kopmak zorunda kalıyordu. Ben de babanla birlikte iki kızımla kafileden ayrılıp ormanın derinliklerindeki bir mağaraya sığındım. Silah sesleri yanı başımızdaydı. Günlerce orada ot yiyerek yaşadık. Tanrı bize yardım etti, her gün batımında bir inek gelerek sütünü bırakıp giderdi. Bu tüm günler boyunca böyle tekrarlandı. Sonra kıyım bitti, mağaralarda sağ kalan bizleri hayvanlar gibi çıkardılar oralardan. Arkadaşlarımı, akrabalarımı gördüm yol boyunca, hepsi süngülenmiş, bedenleri parçalanmış vaziyetteydi. Sonra bizi cemselerle sürgüne yolladılar. İlk sürgün yerimiz Konya’nın kuş uçmaz, kervan geçmez bir yeriydi…

Nenemin, tüm bir kentin, toplumun, doğanın kıyımdan geçirilirken yaşadığı ve tüm bir ömrünü belirleyecek bu olağanüstü hikayesini kendi diliyle aşağı yukarı 10 satıra sığacak bir özetle aktarması o zamanlar bana kötü bir masal gibi gelirdi. Anlattığı diğer masallardan daha korkunç bir masal… Hani kahramanlarının daha çok hayvanlar olduğu o köy masallarına benzemeyen ve onlardan daha fazla dehşete düşüren bir “masal”…

Hem de bizzat kahramanı tarafından kelimelere dökülen bu kısa ve çarpıcı “masal” şimdi halen sürüyor … Kürt halkı özgür oluncaya ve bu özgürlük gerçek haliyle hüküm sürünceye kadar da sürecek olan bir korku masalı… Hani sömürünün, zulmün, her türlü ayrımcılık ve eşitsizliğin yeryüzünden geri dönmezcesine kazınıp atıldığı zamanlara kadar.

Yani sözün kısası, uğruna canımızı seve seve sunacağımız sosyalizm ve sınıfsız komünist toplum yeryüzünde hüküm sürünceye kadar bu dehşet masalı da yeni kahramanlarının ağzından anlatılmaya devam edecek. Olay örgüsü, zamanı, kahramanları değişerek… Ne zaman ki düşünü kurduğumuz bir dünya kurulursa işte o zaman tüm bunlar da gerçekten “masal” olacak…


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et