Devletin yeniden yapılandırılması yönelimi üzerine

Devletin yeniden yapılandırılması yönelimi üzerine

Yeniden yapılandırma’ yönelimini tekelci bur­juvazi için dünya çapında zorunlu bir ihtiyaç haline getiren özellikle iki temel neden vardır: Bunlardan birincisi, kri­zin ve burjuvazinin anti kriz önlemleri­nin derinleştirip keskinleştirdiği çelişki­leri “yumuşatarak” her an sistem kar­şıtı patlamalara dönüşecek olan top­lumsal muhalefet eğilimlerini soğutup denetim altında tutma çabasıdır. Di­ğeri ise, sermayenin -özellikle de son kriz sürecinde olağanüstü bir büyük­lük ve önem kazanan para sermaye­nin- hareket serbestisini sınırlandırıp yavaşlatan engelleri ortadan kaldırma gereksinimidir.

H. Selim Açan

Devletin sosyal devrimle ve sosyal devrimin devletle ilişkisi sorunu II. Enternasyonal’in en ünlü teorisyen ve yazarlarını çok az ilgilendirmiştir, tıpkı bir bütün olarak devrim sorununun onları çok az ilgilendirdiği gibi. Fakat II: Enternasyonal’in 1914’te çöküşüne yol açmış oportünizmin tecridi büyüme sürecinde karakteristik olan, sorunla açıkça yüz yüze geldiği zaman bile YAN ÇİZMEYE ÇALIŞILMASI ya da sorunun fark edilmemesidir. Bir bütün olarak diyebiliriz ki, proleter devrimin devletle ilişkisi sorununa bu YAN ÇİZME-oportünizme uygun ve onu besleyen bir yan çizme-Marksizmin tahrifine ve tamamen bayağılaştırılmasına götürmüştür.” (Lenin, Devlet ve Devrim, abç)

I-

“Devletin yeniden yapılandırılması”, “küreselleşme” ve “Yeni Dünya Düzeni” kavramları ile birlikte, özellik­le 1990’lı yıllardan itibaren, ekonomi­den siyasete, toplumsal yaşamın ör­gütlenmesinden ideo-kültürel sorunla­ra kadar her konuda burjuva yaklaşım ve ölçütleri belirleyen bir “üst dil”in kilit kavramlarından biri haline gelmiş du­rumda. “Devletin küçültülmesi” (‘mini­mal devlet‘), “üzerine vazife olmayan işlerden elini çekerek asli görevleri üzerinde yoğunlaşması” (‘Gece bek­çisi devlet‘), özellikle de “ekonomiye müdahalesinin sınırlandırılması” (“ser­best piyasanın işleyişini kolaylaştıran ‘katalizör devlet‘”), (“sosyal taraflar (sınıflar) arasında oyunun kurallarını gözeten ‘hakem devlet‘”) vb. slogan ve nitelemeler eşliğinde kullanılan bu kavram, tekelci burjuvazi açısından dünya çapında gün geçtikçe daha faz­la yakıcılaşan bir ihtiyacı ve stratejik bir yönelimi ifade ediyor.

Genel bir çerçeve olarak;

–  Tamamlanmış bir süreci değil, başlamış ve halen devam etmekte olan bir süreci anlatı­yor,

– Her ülkenin dünya kapitalist sistemi içindeki yeri ve ağırlığı­na, sosyo-politik ve sosyo-kültürel gelişme düzeyi ve koşulların­daki farklılıklara vd. bağlı olarak farklı yönlerin öne çıktığı, farklı görünümler kazanan bir gelişme seyri izlemekle birlikte, özü, amacı ve karakteristik çizgileri itibarıyla yerel değil evrensel bir karakter taşıyor; yanı sıra çö­züm aradığı sorunlar, geliştirme­ye çalıştığı kurumsal yapı ve dü­zenlemeler yönüyle de uluslara­rası bir niteliğe sahip,

–  Siyasal planda dünya ça­pında bir ‘yönetememe krizi’ bi­çiminde dışa vursa da salt bir ‘yönetememe krizi’nden ibaret olmayan burjuvazinin “hege­monya krizi”ne, gündelik ve ge­çici değil, yeni bir burjuva devlet felsefesi temelinde köklü ve kalı­cı bir çözüm arayışını, bu anlam­da taktik değil stratejik bir yö­nelimi ifade ediyor,

– Salt siyasal yaşama, tekelci burjuva kapitalist devletin ku­rumsal yapılanması ve işleyişine ilişkin radikal düzenlemelerle sı­nırlı kalmayan; siyasal sisteme olduğu kadar ekonomiye ve sos­yal yaşama ilişkin radikal düzen­lemelerin yanı sıra ideolojik ve kültürel boyutları da olan geniş kapsamlı total bir düzenleme amacını taşıyor.

Burjuva devleti yeniden yapılandır­ma yöneliminin kapsamının genişliği­ne ve derinliğine dikkati çekmek ama­cıyla baştan vurgulama gereğini duy­duğumuz bu özellikler, onun içeriği, anlam ve önemi, işçi sınıfı ve emekçi kitleler açısından olduğu kadar onların mücadelelerine önderlik etme çabası içinde olan devrimci radikal güçler açı­sından içerdiği tehlikeler hakkında ge­reken açıklığı sunmaz henüz bizlere. Onun çapının ve boyutlarının büyüklü­ğü hakkında bir fikir verir sadece. An­cak, sorunun önemine denk bir ciddi­yet ile ele alınabilmesi için, önce onun boyutla­rının büyüklüğünün gö­rülmesine ihtiyaç vardır.

Kapitalist sistemin mevcut krizi, onun de­rinlik ve şiddeti bu konu­da bir çıkış noktası oluş­turabilir. Yaşanan krizin kapsamlı ve derinlikli bir çözümlemesi, burjuva devleti yeniden yapılan­dırma yöneliminin bo­yutlarının büyüklüğünün, dolayısıyla onun tarihsel-politik anlamının görülmesini kolaylaştıracak bir açıklık sağlamakla kalmaz; bu yönelimi tekelci burjuvazi için zorunlu bir ihtiyaç haline getiren nedenlerin görülmesini de sağlar. Çünkü bu nedenler, krizin içinde ve yol açtığı sonuçlarda gizlidir. ‘Yeniden yapılandırma’ yönelimini tekelci bur­juvazi için dünya çapında zorunlu bir ihtiyaç haline getiren özellikle iki temel neden vardır: Bunlardan birincisi, kri­zin ve burjuvazinin anti kriz önlemleri­nin derinleştirip keskinleştirdiği çelişki­leri “yumuşatarak” her an sistem kar­şıtı patlamalara dönüşecek olan top­lumsal muhalefet eğilimlerini soğutup denetim altında tutma çabasıdır. Di­ğeri ise, sermayenin -özellikle de son kriz sürecinde olağanüstü bir büyük­lük ve önem kazanan para sermaye­nin- hareket serbestisini sınırlandırıp yavaşlatan engelleri ortadan kaldırma gereksinimidir.

Yazımızın ilerleyen bölümlerinde üzerinde daha geniş olarak durup açımlamaya çalışacağımız bu neden­lerin, dolayısıyla ‘yeniden yapılandır­ma’ yöneliminin krizle olan bağının görülmesi, onun yukarıda saydıkları­mıza eklenmesi gereken genel özel­liklerinden birini daha verir bize: Bu yönelim, TDH içinde egemen olan bir yanılsamanın aksine, tekelci burju­vazinin belirli bir kesiminin niyet ve ter­cihlerinden kaynaklanan bir durum ol­mayıp, kapitalist sistemi ve egemenli­ğini koruyup sürdürebilmesi için tarihsel koşulların sınıf olarak burjuvaziye dayattığı zorunlulukların bir sonucu­dur. Yani burjuva devleti yeniden ya­pılandırma yönelimi, öznel değil nes­nel bir karaktere sahiptir. Onun bu nesnel karakterinin kavranılması, bur­juva devlet terörünün, baskı ve zorba­lığın yeni bir kurumsal yapılanma ve işlerlik temelinde daha açık ve daha yoğun bir hal almasını beraberinde getiren bu yönelimin gelip geçici olma­dığının görülebilmesi açısından önemlidir. Diğer taraftan bunun, sınıf olarak egemenliğini sürdürebilmesi için tarihsel koşulların burjuvaziye da­yattığı bir zorunluluk olarak kavranıl­ması, buna karşı tutarlı devrimci bir çizgide mücadelenin de, burjuvazinin sınıf olarak egemenliğinin kendisine ve onun temellerine karşı mücadele olarak yürütülmesi zorunluluğunun kavranılabilmesi açısından önemlidir. Aksi taktirde burjuvazinin egemenlik tarzında, bunun siyasal aracı olan devletin yapılanmasında köklü bir res­torasyon çabasının ifadesi olan ‘yeni­den yapılandırma’ yönelimi gibi strate­jik, bir yönelimle, bu temel üzerinde, bununla iç içe gelişen bir süreç olarak burjuvazinin değişik kesim ve klikleri arasındaki iktidar savaşımını birbirine karıştıran, bu ikisini bir ve aynı şeyler olarak gören bir yüzeysellikten kurtul­mak mümkün olamayacağı gibi; bu toz duman içinde burjuvazinin bazı kesimleri ya da onun geçmişe kıyasla daha “demokratik” bir görünüm taşı­yan bazı adımları ile sınırların doğru yerden, tutarlı bir tarzda çekilmesi mümkün olamaz. Bunların açımlan­masını daha sonraya bırakarak, biz tekrar kaldığımız yere dönelim.

Onun krizlerinin yapısal nedenleri­nin çözümlenmesine bağlı olarak Marks, “kapitalizmin en önemli deği­şiklikleri, krizlerini aşmaya çalışırken yaşadığını” belirtir. Bu değişim sade­ce siyasal alanla sınırlı kalmadığı gibi, öncelikle de bu alandan başlamaz. “Krizi doğuran nedenlerin bu alanda yatmasından ötürü değişim, kendisini önce ekonomik planda gösterir. Ser­mayenin –çağımızda tekelci sermaye­nin– kendisini yeniden üretim imkanla­rında ortaya çıkan daralma ve tıkanık­lıkları giderebilmek için burjuvazi -te­kelci burjuvazi- kâr oranlarındaki düş­menin önüne geçecek yeni sömürü yöntemlerini devreye sokar. Tekelci kapitalist sömürüyü, hem tek tek ülke­ler ölçeğinde hem de dünya çapında genişletip derinleştirmeye yönelir. Kri­zin derinliğine ve şiddetine bağlı ola­rak bunların kapsamı ve derinliği de değişir. Bu değişim, sınıflar arasında­ki ilişkilerde de bir değişikliği haliyle beraberinde getirir. Sermaye ile emek arasındaki temel çelişki başta olmak üzere bütün sınıfsal çelişkiler keskinleşir, ulusal ve uluslararası düzeyde yeni gerilim ve çatışmalar ortaya çı­kar. Bu yeni durum, toplumsal yaşam­da olduğu gibi siyasal ve ideolojik dü­zeylerde de yansımasını bulur. Bütün bu düzeylerdeki değişim, mekanik bir üst üste yığılma şeklinde değil, birbir­leriyle iç içe geçen bir yumak halinde, kriz öncesine göre farklı yeni bir tablo ortaya çıkartırlar. Onun için, tekelci burjuva devleti yeniden yapılandırma yönelimini,    kapitalist ekonomi ve toplumsal yaşamda ortaya çıkan değişikliklerden, özel­likle de sermayenin merkezileşmesi ve yo­ğunlaşmasının günü­müzde kazandığı bo­yutlardan, mali serma­yenin hacminde ve ro­lündeki olağanüstü bü­yümeden, emperyalist mali ve sınai sermaye ihracındaki artıştan, krizin keskinleştirdiği rekabet koşullarında emperyalist sermaye­nin emeği alabildiğine ucuzlatmaya duyduğu ihtiyacın yanı sıra “gü­ven” ve “istikrar arayı­şından, bu arada siste­min ve burjuva rejimle­rin toplumsal temellerindeki daralmanın bü­yüttüğü tehlikelere kar­şı burjuva devlet cihazını güçlendirip yetkinleştirmenin yanı sıra özellikle or­ta sınıfları yeniden kazanarak onları sisteme daha sıkı bağlama amacın­dan kopuk olarak ele alıp “kendi için­de bir amaç” şeklinde algılamaktan kesinlikle uzak durmak gerekir. Ekonomik ve toplumsal yaşamda yarattığı derin sarsıntı ve yıkıcı sonuçlara bağ­lı olarak krizler, burjuvaziyi, siyasal düzeyde de yeni arayışlara yöneltir, ‘olağan’ dönemlerden farklı yöntem ve araçlara başvurmaya zorlar. Bunların biçimi, kapsam ve derinliği, bazıları kendisini zaman içerisinde gösteren sonuçları, krizin derinliği ve şiddetine bağlı olarak değişik olabilir. Fakat en azından kriz öncesi döneme oranla ‘köklü değişiklikler’ olma özellikleri değişmez. Örneğin her iki dünya sa­vaşı da, emperyalist kapitalizmin bü­yük devrevi krizlerini izleyen yıllarda patlak vermiştir. Burjuva devlet biçim­lerinden biri olarak faşizmin Avrupa’da egemen hale gelişi, 1929 Büyük Bunalımı‘nın doğurduğu sonuçlardan bi­ridir. Keza, 2. Dünya Savaşı sonrası­nın tarihsel koşullarında sosyal de­mokrasi aracılığıyla yaygın bir biçim­de hayata geçirilen kapitalist sosyal devlet/ refah devletianlayışının te­melleri de, yine 1929 Bunalımı sıra­sında Keynes tarafından atılmıştır. Zaten kelimenin etimolojik anlamı iti­barıyla da “kriz” kavramı, “ani ve şid­detli değişikliklerin yaşandığı an ve süreçleri” anlatır.

Emperyalist kapitalist sistem, bu­gün, tarihinin en uzun süreli ve en yıp­ratıcı krizlerinden birinin cenderesinden hâlâ kurtulabilmiş değildir. 70’li yılların başlarında patlak veren ve ardarda yaşanan göreli toparlanma (“canlanma”) evrelerinin arkasından daha şiddetli kasılmaların geldiği yıp­ratıcı bir seyir izleyen bu krizden çıkış umutlarının belirmesi, hatta onun ha­fiflemesi şurada dursun, geçtiğimiz yıl Güneydoğu Asya’dan başlayan yeni bir resesyon dalgası giderek yayıl­maktadır.[1]

Krizin derinliği ve şiddeti, uzun sü­reli ve yıpratıcı bir gelişim seyri izle­mesi, ekonomik ve toplumsal yaşam­da yarattığı yıkımın ve ortaya çıkardı­ğı yeni sorunların ağırlığı, burjuvazinin bunlara karşı önlem olarak yöneldiği “çözüm” arayışlarını da haliyle ‘olağa­nüstü’ kılmaktadır. İşçi sınıfı ve emek­çi yığınların saflarında sisteme karşı tepki birikiminin her geçen gün biraz daha artan yoğunluğu, buna karşılık sistemin esneme olanaklarındaki da­ralma, öte taraftan kapitalist ekonomi­lerin işleyişinde belirleyici bir ağırlık kazanan spekülatif sermayenin kolay­lıkla paniğe kapılabilir yapısı vb. et­kenler, bu “çözüm” arayışlarının ola­ğanüstü niteliğini besleyip güçlendiren etkenler kapsamında değerlendirilme­lidir.

II- “ULUS DEVLET”İN SONU” MU?

Siyasi düzeyde “devleti yeniden yapılandırma” yönelimi olarak karşı­mıza çıkan bu arayı­şın olağanüstü niteli­ğini, burjuvazinin çe­şitli temsilcileri, ide­olog ve akademisyen­lerinin bu konuda ge­liştirdikleri tez ve de­ğerlendirmelerden de görebiliriz.

Örneğin, YDD’nin ahir zaman peygamberle­rinden biri olarak yıldı­zı parlatılan Peter Drucker, “siyasal ya­pıda ve politikada da yeni bir POST döne­me, ‘egemen devlet ötesi çağa’ girildiği” iddiasındadır. O’na gö­re: 1990’ların başları, ulus devlet’in siyaset sahnesinde başrol oyuncusu (hatta çoğu zaman tek oyuncu) ol­duğu 400 yıllık bir ta­rih diliminin de sonunu noktalamıştır. Bu uzun zaman dilimi­nin özellikle 1870-1970 arası kesitin­de, gücünü ve etkinliğini genişletip her alana yayarak ‘sivil toplumun koruyu­cusu’ olmaktan çıkıp onun efendisi ‘mega devlete’  dönüşmüş olan ulus devletin bu rakipsiz tekel, konumu ar­tık geri dönülmez bir biçimde sarsıl­mıştır. Güç, parçalanmakta ve dağıl­maktadır. Eskiden ulus devlet’in teke­linde olan bazı işlevler transnasyonal (ulusötesi) bir nitelik kazanırken (Drucker, çevrenin korunması, terö­rizmle mücadele ve silahların kontro­lünü bu kapsama sokuyor), bazıları bölgeselleşmekte (buna örnek olarak da özellikle Avrupa Birliği‘ni veriyor), bir kısmı da iyice yerelleşip aşiretleş­mededir. Drucker bu gelişmeyi, ‘ka­pitalist ötesi bir siyasal düzene doğru gidiş’ olarak nitelemekte, hatta ‘oraya vardığımızı’ iddia etmektedir. O’na gö­re bu, bir başka açıdan, devletin mü­dahale ve etkinlik alanının sınırlarının daralıp, buna karşılık, ‘sosyal sorum­luluk sahibi sivil toplum örgütlenmelerinin’ inisiyatif ve etkinliğinin genişledi­ği ‘yeni tipte çoğulcu’ bir toplumsal-siyasal düzene doğru gidiştir.

İddianın büyüklüğünden de görü­leceği üzere, insanlığın tarihsel geli­şim sürecinde devrimsel bir sıçrama olarak kabul etmemiz gereken bu de­ğişimi (ki Drucker‘ın Türkiye’deki ateşli müritlerinden biri olan “2. Cum­huriyetçi” Mehmet Altan bu görüşte­dir. O, “uluslararası sermayenin öncü­lük ettiği bu değişimi, tarihte, feodaliz­min tasfiyesi ya da sanayi devrimine eşdeğer bir devrim” olarak nitelemek­te ve bunu anlamayanları “gericilikle” suçlamaktadır. [3 Mart, ’98, Sabah] Drucker iki temel nedene bağlıyor: Bunlardan birincisi, ulus devletin “‘Egemenlik’ kavramının çekirdeği” olarak nitelediği para üzerindeki kont­rolünü kaybetmesidir. Ulus devlet, gü­nümüzde elektronikleşen ve ulusötesi bir özellik kazanan parayı ve onun ha­reketini denetleyemez ve yönetemez hale gelmiştir. Diğer temel neden ise, para gibi enformasyonun da kontrol edilemez hale gelmesidir. Paranın transnasyonal (ulusötesi) hale gelişi, artık ulusal bir ekonomik politika izlen­mesini olanaksız kılmasıyla, enfor­masyonun transnasyonal hale gelişi ise, ‘ulusal’ ve ‘kültürel’ kimliği sabote hatta yok edişiyle ulus devletin ege­menliğinin altını oyup onu iktidarsızlaştırmaktadır. (P. Drucker‘ın bu gö­rüşleri için Bk. “Kapitalist Ötesi Top­lum” -İnkılap Kitabevi- ve “Yeni Ger­çekler” -İş Bankası Yayınları-)

Şu an konumuz Drucker‘ın görüş­lerinin kapsamlı bir eleştirisi değil. Bunların teorik açıdan nasıl ide­alist bir safsata yığını ol­duğunu, Marksist devlet öğretisinin bazı temel yönlerinin hatırlanması sırasında göreceğiz. Kaldı ki bu tezin daya­naklarını oluşturan bazı argümanların günün gerçekleriyle dahi çeli­şen keyfi ve demagojik karakterini yakalamak zor olmasa gerek. Ör­neğin, bütün küreselleşme hayranları­nın paylaştıkları, hatta içlerinden bazı­larının “çağımıza damgasını vuran bir devrim” olarak niteledikleri (“Bilgi ça­ğı” yaygaraları hatırlansın) “enfor­masyonun kontrol edilemez hale gel­diği” iddiası, gerçeği ne denli yansıtı­yor? Bilgi ve iletişim teknolojisinde ‘başdöndürücü’ olarak nitelenebile­cek gelişmelerin yaşandığı bir gerçek. Ama bu, bilginin ve enformasyonun, emperyalist tekelci sermaye ve dev­letler tarafından utanmazca kirletilip denetlenmesiyle iç içe gelişiyor.[2] Ben­zer bir irdeleme, siyasal katılım ve ço­ğulculuğun önünün açıldığı, sanki da­ha demokratik bir toplumsal-siyasal düzene geçilmekte olduğu iddiasına dayanak oluşturan “Gücün parçalan­makta ve dağılmakta olduğu” tezine ilişkin olarak da yapılabilir. Uzun boy­lu teorik açıklamalara girmeye gerek kalmaksızın günün çıplak gözle dahi görülebilir olguları, sadece ülkeler öl­çeğinde değil dünya çapında tam tersi yönde bir gidişin yaşandığını gör­mek için fazlasıyla yeterlidir. Her alan­da sınırsız bir egemenlik peşinde ko­şan ve gericileşen kapitalizmin tekelci aşamasının karakteristiğine ve tarih­sel gelişme eğilimine uygun olarak ekonomide olduğu gibi siyasette de güç, parçalanmak ve dağılmak şu­rada dursun, gitgide daha sınırlı bir kesimin elinde toplanmakta ve merkezileşmektedir. Zaten yazımı­zın ilerleyen bölümlerinde daha geniş olarak açımlamaya çalışacağımız gi­bi, “devleti yeniden yapılandırma” yö­neliminin özünü ve ayırdedici özelli­ğini, tekelci kapitalist devleti bu güç yoğunlaşmasına uygun yeni bir kalıba dökme, bunun gerektirdiği yeni bir ku­rumsal yapılanma ve işlerliğe kavuş­turma oluşturmaktadır.

“Ulus devletin tarihsel bakımdan artık miadını doldurduğu, aşılmakta olduğu”, hatta bazılarına göre “gereksizleştiği” iddiası, yalnızca Drucker‘ın savunduğu bir görüş olmakla kalma­yıp, içlerinde Fukuyama, Huntington, Ohmae gibi başka ‘ağır topların’ da bulunduğu hemen hemen bütün küreselleşme ve YDD çığırtkanları ta­rafından paylaşılan temel bir tez duru­mundadır. Bunlar arasında kuşkusuz bazı farklılıklar vardır. Fakat bu farklı­lıklar, öze ilişkin olmaktan daha çok, çıkış noktaları ve izledikleri yolun farklı farklı oluşundan kaynaklı olarak çı­kartılan sonuçlara ve bu temelde izle­nen/önerilen politik-taktik tutumlara ilişkindir. Ve bu tez, değişik biçimler altında o denli gürültülü ve o denli yaygın bir biçimde propaganda edilmek­tedir ki, ideolojik-politik konumları ge­reği üzerine balıklama atlamaya zaten açık ve hazır durumdaki küçükburjuva liberal sosyalizm yandaşlarının dışın da, Marksizm zemininde durmaya ça­lışan kimi güçler üzerinde bile etkili olabilmektedir. Bu sonuncuların çıkar­dıkları sonuçlar, emperyalist YDD’nin ideologları ve ateşli yalakalarının poli­tik tutum ve yaklaşımlarıyla yer yer ta­ban tabana zıtlık gösterse bile, temel­de, “ulus devletin tarihsel işlevinin artık bittiği, bunun yerini ekonomide ol­duğu gibi siyasal yapılanmada da AB, NAFTA, ASEA, MERCOSUR vb. gibi ‘alt sistemlerin’ aldığı, tarihsel geliş­menin yönünün bu doğrultuda olduğu ve ulus devletin bu nesnelliğe istese de direnemeyeceği” görüşünde bir birlik vardır. Devlet olgusunu ele alır­ken esas ve özsel olanı gözden kaçırışıyla olduğu kadar günün olgularının ele alınıp yorumlanmasında da teorik bakımdan ciddi bir tek yanlılık ve za­yıflıkların sonucunda ortaya çıkan bu birliktelik, günümüz koşullarında özel­likle politik bakımdan burjuva ideoloji­si ve propagandayla sınır çekilmeye çalışılan noktalarda dahi kolaylıkla bu­luşmaya evrilebilecek her türlü oportü­nist savruluşa açık tehlikeli bir yakın­laşma ve birlikteliktir.[3]

Burada hemen belirtelim ki, “ulus devlet’in artık işinin bittiği, tarihsel mis­yonunu tamamladığı ve artık gereksizleştiği” şeklindeki kesin yargı ve belirlemeleri yanlış bulup eleştirmekle birlikte, onun hiçbir değişim geçirme­diği görüşünde de değiliz. Zaten böy­le bir yaklaşım, her şeyden önce, Marksist diyalektiğe ve devlet kavrayı­şına aykırı bir dogmatizmin ifadesi olur. Tarihteki diğer bütün devlet bi­çimleri gibi kapitalist ulus devlet de, bir kez şekillenip olgunlaştıktan sonra şiddete dayanan bir devrim yoluyla yı­kılana kadar fazla bir değişikliğe uğra­madan sabit kalan statik bir aygıt de­ğil, canlı bir organizmadır. “Kapitalist üretimin koşullarını koruyup sürdür­menin aracı” olarak, kapitalist üreti­min koşulları ve örgütlenme biçimin­de, bu temelde kurulan üretim ilişkile­rinde ve temel konumları değişmeden kalan sınıfların durumunda, uluslara­rası işbölümü ve ilişkilerde, toplumun sosyoekonomik ve sosyokültürel yapı­sı ve gelişme düzeyinde, farklı çıkarla­ra sahip sınıfların ihtiyaç ve beklentile­rinde vb, vb. meydana gelen değişik­liklere bağlı olarak o da elbette bir de­ğişime uğrar.

Kaldı ki, kapitalist ulus devlet, bu­gün çıplak gözle bile görülebilecek ka­dar açık bir değişim geçirmektedir. Kendi çöplüğünde dahi borusunu eskisi gibi mutlak bir güç olarak öttürememektedir. Onu sınırlandıran, belli yön­lerde zayıflatan, hatta belli ölçülerde çözen etkenlerin baskısı altın­dadır. Üstelik ulus devlet’i gerileten ve kısmi ölçülerde de çözülme­ye uğratan bu etkenler, ne “ulus devletin artık işinin bittiği” görüşünde birleşenlerin öne çıkartıp dayandıkları gelişmeler yönüyle, ne de “emperya­list gavurların saldırı ve dayatmalarına karşı ulusal devleti savunmaya” soyu­nan küçükburjuva milliyetçiliğin iddia ettiği gibi tek yanlıdır. Birincilere ilişkin olarak, burjuva ulus devlet, sadece ‘üstten’ diyebileceğimiz ‘uluslararası’, ‘ulusüstü’, ‘global’ vs. nitelikteki eko­nomik, siyasi ve ideolojik-kültürel et­kenlerin baskısı sonucunda gerileyip “çözülmeye” uğramamaktadır. Özün­de bunlarla aynı temelden, yani kapi­talist sistemin bugün geldiği nokta ve içinde bulunduğu durumdan kaynak­lanan ve birbirlerini tamamlayıp güç­lendiren ‘alttan’ diyebileceğimiz çö­zülme etkenlerinin de baskısı ile karşı karşıyadır. Etnik, dinsel, hatta bölge­sel gelişme düzeylerindeki farklılıklar temelinde bölünme ve ayrılık eğilimle­rinin güçlenmesini, daha çok gelişmiş kapitalist ülkelerde gitgide çoğalıp yaygınlaşan ve aynı ulus içinde bile bir çözülme dinamiği haline gelen ‘ce­maatleşme’ eğilimlerini, hatta birçok ülkede bizzat devlet tarafından örgüt­lenip teşvik edilen fakat aynı zamanda onun “toplumun tek silahlı gücü olma tekeli”ni zayıflatıp her an denetim dı­şına çıkma riskini de taşıyan Kürdistan’daki korucu çeteleri gibi paramiliter örgütlenmelerin sayısı ve güçlerindeki artışı vb. bu ‘alttan’ diye niteledi­ğimiz etkenlere örnek olarak verebili­riz. Diğer açıdan baktığımızda, burju­va ulus devlet, sadece emperyalist burjuvaziden, yani ‘dıştan’ gelen bas­kı ve dayatmaların basıncı altında ge­rileyip zayıflamamaktadır. Kârlarını koruyup güvence altına alabilmek ve sistemin krizden kurtulabilmesi için kapitalizmin dünyanın her köşesinde enine ve derinlemesine geliştirilmesi, dünyanın bütün burjuvazilerinin ve burjuvazinin bütün kesimlerinin üze­rinde birleştikleri ortak stratejik bir amaç durumundadır. Bundan ötürü, dünya ekonomisinin egemenlerini oluşturan emperyalist burjuvazi ve te­keller tarafından bu amaçla dayatılan ve yapısı itibarıyla ulusal devletlerin hükümranlığını sınırlandırıp belli ölçülerde gerileten bütün önlemler, bizzat bu devletlerin sahibi konumunda olan o ülkelerin egemen sınıfları, hatta ka­pitalist üretimin örgütlenme biçiminde­ki değişikliklerin sonucunda ülke için­deki ve dışındaki işbirlikçi ve emper­yalist tekellerle daha dolaysız ve gö­nüllü bir bağımlılık ilişkileri içine girmiş olan orta ve küçük ölçekli işletme sa­hipleri tarafından da paylaşılıp destek­lenmektedir. Sonuç olarak, kapitalist ulus devlet, günümüzde, çok yönlü ve çok taraflı etkenlerin baskısı altında belirgin bir değişim geçirmekte, belli yönlerde zayıflayıp gerilemektedir.

Fakat bu gerçekten hareketle, onun artık “tarihsel bakımdan işinin bittiği”, “kesin olarak aşıldığı”, hatta şimdiden “gereksizleştiği” şeklinde yargılara varmak, ‘küreselleşmeci’ amaç ve niyetlerle yapılmıyor olsa da­hi, yanlış ve zararlıdır. Teorik bir yak­laşım açısından da çok erken ve ace­leci bir tutumun ifadesidir. Devrimci te­orik öngörü adına da olsa bu yargıya varanlar, gerçeğin ve gelişmenin bir yönünü görürlerken, birincisi, ulus devlet’in tarihsel köklerinin derinliğini, onu ayakta tutup yaşatan ekonomik ve siyasal nedenlerin dışında sosyolo­jik ve kültürel etkenlerin gücünü fazla hafife alıp gözden kaçırmaktadırlar. Ulus devlet’in doğumu ve olgunlaşma­sı nasıl yaklaşık 300 yıllık bir zaman diliminde gerçekleşmişse, proletarya ve ezilen halkların devrimci darbeleri altında yıkılmanın dışında, onun kendi içinde evrim yoluyla değişime uğrayıp pratikte aşılması da o kadar kolay ve kısa sürede gerçekleşebilecek bir sü­reç gibi görülmemelidir. Çünkü buna karşıt yöndeki etkenler de az ve zayıf değildir. Öyle ki, tekelci burjuvazilerin bile, “ulus”a, “ulusal bilince”, “ulus devlete karşı bağlılıkta somutlanan önyargılar ve reflekslere”, hatta ulusal pazara bile olan ihtiyacının büsbütün ortadan kalktığı söylenemez. Fakat bu aceleci yargı, asıl önemlisi, genel ola­rak her devlefin özel olarak da burju­va ulus devlet’in varlık nedenini de oluşturan temel işlevini, yani ezilen sı­nıfları baskı altında tutma işlevini ne günümüzde ne de görünür bir gele­cekte ulus devlet’e gerek bırakmaya­cak bir etkinlikte yerine getirebilecek herhangi bir “ulusüstü” veya “alt sis­tem” vb. yapılanmasının henüz orta­da gözükmediği gerçeğini gözden ka­çırmaktadır.

Ulus devlet’in geçirmekte olduğu değişimi, ister insanlığın tarihsel geli­şim sürecinde devlet’in ‘gereksiz’ ha­le gelerek yerini ‘sivil toplumun’ ege­menliğinin alması yolunda devrimsel bir sıçrama olarak yutturmaya çalışan küreselleşmeci çığırtanlık biçiminde olsun, isterse bunun ‘devletsizleşme’ anlamına gelmediği kaydını koyarak bunu savunsun, sonuçta bu değişimi, “ulus devlet’in tarihsel sonu ve aşıl­ması” olarak yorumlamakta birleşen görüşlerin hareket noktaları ve dayan­dıkları olgular da ortaktır. Bunların ba­şında ise, ulus devletlerin kendi ulusal pazarları üzerindeki eski mutlak haki­miyetlerinin ortadan kalkması; para, kredi, faiz, vergi, yatırım ve harcama politikaları başta olmak üzere kendi egemenlik sahalarında izleyecekleri ekonomik politikaları belirleyici güç ol­maktan çıkmaları gelmektedir. Em­peryalizm aşamasına geçişle birlikte başlayan ve giderek derinleşen bu sü­recin, küreselleşmenin hız kazanma­sıyla birlikte kendi içinde bir sıçrama yaparak çok ileri boyutlar kazandığı doğrudur. Ancak buna dayanarak ulus devletlerin tarihsel bakımdan ar­tık işlerinin bittiği, işlevlerini yitirerek önüne geçilemez bir yok oluş sürecine girdikleri sonucunu çıkarmak, her şey­den önce, ‘devlet’ denilen aygıtın rolü­nü ve işlevini daraltıp tek yanlılaştıran ‘ekonomik determinist’ bir yaklaşı­mın ifadesidir. Burada, belirli bir üre­tim tarzına özgü genel biçimi (kapita­lizme özgü bu genel biçim ‘ulus dev­let’tir) ya da bunun belirli bir ülkede al­dığı somut özel biçim (kapitalist ulus devlet’in demokratik cumhuriyet, fa­şist diktatörlük veya gerici diktatörlük biçimine bürünmüş hali) ne olursa ol­sun, tarihteki istisnasız her devletin varlık nedeni ve en başta gelen işlevi hasıraltı edilmektedir. Toplumun sınıf­lara bölünmesinin nesnel tarihsel bir sonucu olarak ortaya çıkan ve ‘devlet’ olarak adlandırılan aygıt, her şeyden önce, elinde bulundurduğu silahlı ol­ma ve güç kullanma tekeline dayana­rak ezilen sınıfları zorla boyunduruk altında tutmak suretiyle temsil ettiği ekonomik-toplumsal düzenin sürmesi­ni sağlayan siyasal egemenlik aracı­dır. Devlet’in varlık nedeni ve her dev­letin en başta gelen temel işlevi budur. Onun kapitalizmde aldığı genel biçim­den başka bir şey olmayan ‘ulus devlet’ gerçeği de, bu özsel özellikten ko­puk olarak ele alınıp irdelenemez. Devlet sorununun ele alınması sırasında asgari devrimci bir tutumla her türlü burjuva ve küçükburjuva yaklaşım arasında­ki ilk temel ayrım nok­tasını da, bu özsel ger­çeğin kabulü ve sürek­li akılda tutulması ile onun herhangi bir bi­çimde reddi veya muğlaklaştırılması oluştu­rur.

Bu tez, ikinci olarak, kapitalist ulus devlet’in ekonomik rolünü, belli etkinlik kalıplarıyla sınırlı, belirli biçim­lerin varlığı ya da yokluğu, yahut bun­ları kullanma özgürlüğünün derecesi ile ölçen bir darlık veya yüzeysellikle malûldür. Kapitalist ulus devlet’i ken­dinden önceki köleci ve feodal devlet biçimlerinden farklı kılan özel­liklerden biri de, onun, kapitaliz­min tarihsel ge­lişim süreci ve kapitalist eko­nominin işleyişi üzerinde her zaman belirle­yici etkinlikte bir rol oynamış olmasıdır. Fa­kat bu, ulus devlet’i devlet haline getiren ve farklı kılan tek ya da en önemli özelliğin bu özgün eko­nomik rol oldu­ğu anlamına gelmediği gibi, onun ekonomi üzerindeki et­kinliği de sade­ce para ve ulu­sal pazar üze­rinde mutlak bir hakimiyet sahi­bi olup olma­masına indirge­nemez. Daha da dolaysız bir anlatımla, ulus devlet’in ege­menliğinin kay­nağı, para ve ulusal pazar üzerinde başka hiçbir güçle paylaşmadığı bir iktidar sahibi olmak değildir. Açıkça veya dolaylı bi­çimlerde böyle bir iddiada bulunmak ya da onu paylaşmak, kapitalizmin ta­rihsel gerçekliğini baş aşağıya çevir­mek anlamına gelir. Ulus devlet’i, ulu­sal pazar ve bu pazarda geçerli genel değişim aracı olarak ulusal para yarat­mamıştır. Bunun tam tersine, ulusal pazarı ve ulusal parayı yaratan ulus devlet olmuştur. Ulusal pazar ve para üzerindeki hakimiyet, siyasal iktidar aracı olarak devlet’in gücünün ve ege­menliğinin kaynağı ve kendisi olma­makla birlikte, bu, bunlar üzerindeki hakimiyetin hiçbir ya da fazla bir öne­minin olmadığı anlamına da gelmez kuşkusuz. Bu hakimiyet, bir devletin hem ekonomik güç ve etkinliğinin hem de siyasal güç ve iktidarının temel göstergelerinden biri niteliğindedir. Bunun yanı sıra para ve pazarın kapi­talist ekonomi içindeki yeri ve önemi, onun gelişimi üzerindeki etkisi göz önüne getirilecek olursa, bunlar üzerindeki hakimiyetin derecesi,  bize, devletin ekonomik rolü ve etkinliğinin düzeyini gösterir. Bu hakimiyetteki bir zayıflama, devletin ekonomik etkinli­ğinde, sadece bunlarla da sınırlı kal­mayıp zincirleme sonuçlar doğurarak genel bir zayıflamayı beraberinde ge­tirir. Fakat bu hiçbir zaman devletin ekonomik rolünün ve onun üzerindeki etkinliğinin ortadan kalkması ya da önemsizleşmesi anlamına gelmez. Çünkü burjuva devletin, kapitalist eko­nomi, onun işleyişi ve gelişimi üzerin­deki etkinliğinin tek aracı, hatta en önemli aracı ulusal para ve para poli­tikaları olmadığı gibi, onun ekonomik etkinliğinin araçları yalnızca para, ver­gi, yatırım, harcama, ücret, sosyal gü­venlik vb. politikaları ile doğrudan eko­nomik nitelikteki uygulamalardan da ibaret değildir. Devlet, ekonomiye, esas siyasal karar ve uygulamaları ile etkide bulunur. Zaten onun ekonomi­nin işleyişine; üretim, bölüşüm ve do­laşım ilişkilerine doğrudan etki yapan ekonomik nitelikteki başlıca etkinlik araçları bile aynı zamanda siyasal bir nitelik taşırlar. Çalışma yaşamını dü­zenleyen yasaların, para, vergi, ücret vb. politikaları ile sanayide teşvik, ta­rımda sübvansiyon ve taban fiyatı vb. gibi uygulamaların “saf” ekonomik bir karakter taşıdıkları iddia edilemez herhalde. Kaldı ki bunların dışında, ekonomi ile hiç ilgisi yokmuş gibi görü­nen siyasal karar ve uygulamaların, kapitalist ekonomi üzerinde nasıl ciddi etki ve sonuçlar doğurduğunu her gün yaşayarak gördüğümüz sayısız ör­nekten de çıkartabiliriz. İngiltere veya Almanya‘daki seçimlerin sonuçları, Ciinton‘ın Monica ile ahlaksız ilişkisi ya da sarhoş Yeltsin‘in yeni bir kalp krizi geçirmesi vb., vb. hiçbir ‘ekono­mik’ anlam taşımaz, ama borsalardan başlayarak dünya çapında ekonomik sonuçlar doğurur. Aynı şeyi örneğin ABD‘nin Körfez’de yeni bir emperya­list müdahale hazırlığına girişmesi ya da Türkiye‘de bir erken seçim kararı­nın alınması gibi siyasal karar ve ge­lişmeler sırasında da görürüz. Ekono­mi ile siyaset arasındaki genel ilişki kapsamında kapitalist sistemde ve onun emperyalizm aşamasında, her şeyden önce bunun için örgütlenmiş siyasal egemenlik aracı olarak devlet’in bu özel ve başta gelen rolü ile ekonomik rolü ve etkinliği arasındaki ilişkinin nasıl ele alınması gerektiği ve bu karşılıklı etkileşimin başlıca biçim­leri üzerinde daha sonra daha geniş olarak duracağız. Şu an amacımız, onun kendi ulusal pazarı ve para üze­rindeki hakimiyetini büyük ölçüde yitir­mesinden hareket ederek, “ulus dev­letin işinin tarihsel bakımdan bittiği” sonucunu çıkarmanın nasıl tek yanlı, aceleci ve yanlış bir tutum olduğuna dikkatleri çekmektir.

Bu konu, karşımıza zaman zaman komünistlerden ve devrimcilerden da­ha ateşli “devlet düşmanı” maskesini takınmış olarak çıkan “yeniden yapılandırmacı” burjuvazi ve onun paralı askerlerinin, “devlet’i yeniden yapılandırma” yöneli­minin gerçek amacını ve içeriğini gizlemeye çalışırken kullandıkla­rı temel argümanın demagojik karakteri­nin yakalanıp sergilenebilmesi açısından da önem taşıyor. “Devletin ekonomiye müdahalesine son verilmesi, siyasetin ekonomiden kovulması” bunların ağzından en faz­la duyduğumuz slogan ve gerekçe. Öyle ki, içlerinden hızını alamayan ba­zıları, kapitalist özel mülkiyet ve ‘ser­best piyasa’ düzeninin sebep olduğu bütün eşitsizliklerin, sömürünün, sefa­letin, adaletsizliklerin sorumluluğunu getirip “devletin ekonomiye müdaha­lesine” bağlayarak bu arada sistemin ‘beyazlatılması’ işini de aradan çıkar­mayı deniyorlar.[4]

Kapitalizmde devlet’in ekonomi üzerindeki etkinliğinin yöntem ve araçlarını klasik bazı biçimlerden iba­ret gören anlayış, küreselleşme süre­cinin hızlanması ile birlikte ulus devlet­lerin bunları kendi başlarına eski tarz­da kullanamaz hale gelmelerinden hareketle bunu, “ulus devlet’in tarihsel bakımdan sonunu getiren bir gelişme” olarak sanki ‘yeni ortaya çıkan bir durum’muş gibi yorumlamakla, üçüncü olarak, emperyalizm olgusunu ve onun tarihsel gelişme eğilimini -en ha­fif nitelemeyle- yeterince anlayamadı­ğını sergilemiş olmaktadır. Halbuki özellikle yarı sömürge ülkelerin ulus devletlerinin, kendi ulusal pazarları ve paraları üzerindeki kontrollerini yitir­meleri, ekonomik yaşamları ve onun gelişimi üzerinde belirleyici bir etkide bulunan stratejik kararları dahi bağım­sız bir biçimde alamamaları olgusu, son 15-20 yıllık süreçte ortaya çıkan “yeni” bir durum değildir. Her alanda sınırsız tekelci bir egemenlik peşinde koşan emperyalist sermayenin yapı­sından kaynaklanan tarihsel eğiliminin ortaya çıkardığı bir sonuç olarak bu ol­gu, emperyalist sömürgecilik siyaseti­nin tarihi kadar eski bir olgudur. Em­peryalist sömürgecilik ve yeni sömür­gecilik ağının içine düşmüş olan ülke­lerin ulus devletleri, siyasal bağımsız­lıklarına sahipmiş gibi göründükleri durumlarda bile, özellikle de ekono­mik ve mali bakımlardan hiçbir za­man bağımsız olmamışlardır. Zaten ‘siyasal bakımdan görünüşte bağım­sız, ama gerçekte ekonomik, mali, diplomatik, askeri, kültürel vd. bakım­lardan emperyalizmin boyunduruğu altında olmak’ şeklinde bir bağımlılık ilişkisi, emperyalist sömürgecilik siya­setinin ortaya çıkardığı tipik bir bağım­lılık biçimidir. II. Dünya Savaşı sonra­sında, tarihsel koşulların zorlamasıy­la, sömürgecilik sisteminin büsbütün çökmesinin önüne geçmek için yeni sömürgecilik yöntemlerini devreye so­kan emperyalist burjuvazi, pençesini geçirdiği ülkeleri -bir iki istisna dışın­da- artık asıl olarak bu biçim altında sömürme ve soymaya devam etmiş ve bu biçim altında onları kendisine gitgide daha bağımlı hale getirmiştir.[5] Dolayısıyla etkileri ve yol açtığı sonuçlar bakımından bazıları gerçek­ten tarihsel bir öneme sahip ekono­mik, siyasi, teknolojik vd. nitelikteki değişimlerin toplam bir sonucu olarak ulus devletlerin kendi ülkelerinde uy­gulayacakları ekonomik politikaları dahi bağımsız olarak belirleyememelerini, tek yanlı ve abartılı bir yorumla, emperyalist kapitalist sistemin işleyi­şinde ve onun üstyapısında ‘niteliksel’ bir farklılık yaratan “yepyeni bir du­rum” olarak görmek, buna dayalı tez ve politikalar inşa etmek, içerdiği diğer yanlışlar ve sakıncalar dışında, em­peryalizmi ve onun sömürgecilik siyasetinin geçmişini temize çıkarmak an­lamına gelir.

İlginçtir, emperyalist sömürgecilik ve bağımlılık ilişkilerinde yaşanan de­ğişimi, “ulus devlet’in aşılmasını” sağ­layarak insanlığın tarihsel gelişim sü­recinde ileriye doğru atılmış bir adım olarak hararetle destekleyen ‘küresel­leşme yandaşlığı’ ile, bunu “yeni bir kompradorlaşma süreci” olarak nite­leyen ve bu yüzden ateşli bir ‘ulus devlet savunuculuğuna’ soyunan küçükburjuva milliyetçilik, görünürdeki bütün zıtlıklarına rağmen bu noktada tam bir çakışma halindedirler. Her iki­si de, bugün yaşanan değişimi, em­peryalizmden, onu sömürgecilik siya­setinden ve bunun tarihsel gelişim sü­recinden kopartarak sanki ‘yeni’ orta­ya çıkmış, ‘bugüne mahsus’ bir du­rum ve gelişme olarak yorumlamakta birleşmektedirler. Görünüşte ‘düşman kardeşler’ arasındaki bu çakışma, kuşkusuz tesadüf değildir. Bunun te­orik arka planında, emperyalizm ko­nusunda olduğu gibi devlet olgusunun kavranışında da burjuvazinin sınıf egemenliğinin aracı olarak kapitalist ulus devlet’in temel işlevi, bunun siya­si ve ekonomik ayakları arasındaki ilişki, yöntem ve araçları konularında bayağı fakat çok köklü önyargıların tutsağı olan küçükburjuva darkafalılık yatmaktadır. Bu eğilimlerin önde ge­len temsilcilerinin geçmişlerinde de ateşli birer emperyalizm ve devlet ya­lakaları olmaları, aralarındaki bugün­kü ortaklığın tarihsel arka planını oluş­turur.

“Ulus devlet’in aşılmakta olduğu” tezinin teorik açıdan önemli bir başka zaafı da, tarihsel bir kategori olarak her türlü devlet’in -bu arada tabii ki onun kapitalizme özgü genel bir alt bi­çimi olarak ulus devlet’in- gerçekte nasıl ortadan kaldırılacağını bulanıklaştırmasıdır. Devlet konusundaki eski ve köklü önyargılardan da beslenen bu bulanıklık, sadece bilinçsiz yığınlar arasında değil, onları bu konuda eğit­mekle yükümlü devrimci güçler arasında bile zaten oldukça yaygındır. Bir de bunu daha da derinleştirici, bundan da önce kendisi bu bulanıklığın zemini üzerinde yükselen te­orik bir tutum, tez ve gö­rüşlerin savunulması, eğer varsa ‘devrimcilik’ iddiası ile bağdaşmaz; bunu savunanı, devrim­ci olmaktan çıkartarak küçükburjuva liberal demokratizmin ve oradan burjuvazinin kucağına kadar sürükler. Devlet denilen kuru­mu, ‘gereksiz hale getirerek’, “tarihin âsâr-ı atika müzesinde tunç balta ve çıkrığın yanına gönderecek” tek ey­lem, proletarya devrimi ve sosyalizmin inşasıdır. Bunun dışında, hangi etkenlerdeki hangi değişime bağlanır­sa bağlansın sonuçta barışçıl bir ev­rim yoluyla ‘devlet’in kendi içinde ‘bü­züşerek’, ‘daralarak’, ‘küçülerek’ vb., vb. kerte kerte aşılıp yok olabileceğini iddia etmek, devrimden, dolayısıyla sosyalizmden vazgeçmek anlamına gelir. Kaldı ki tarihte, hepsi de sömü­rücü bir azınlığın sınıf diktatörlüğünün genel biçimi olarak bir devlet biçiminin yerini bir başkasının alması bile dev­rimlerin sonucunda gerçekleşmiştir. Sadece bununla da sınırlı kalmayıp, burjuvazinin egemenlik biçimindeki radikal değişiklikler de benzer bir yol izlemiştir. Burjuva ulus devlet genel formu içinde meşruti monarşilerin ye­rini demokratik parlamenter cumhuri­yetlerin alması, demokratik cumhuri­yet yerine faşist diktatörlüklerin kurul­ması, ilerleyen süreçlerde faşist dikta­törlüklerin yıkılarak tekrar burjuva de­mokratik cumhuriyete geri dönüş gibi alt biçim değişiklikleri dahi yeni dev­rimler, devrim girişimleri ya da çok şid­detli sınıf mücadelelerini gerektirmiş­tir. Onun için, zaten birbirlerinden ayrı düşünülüp ele alınamayacak olan devlet ve devrim arasındaki ilişkinin kuruluş tarzı, ideolojik-politik bakım­dan hangi konumda bulunulduğunu belirleyici nitelikte özsel bir sorundur ve dogmatik bir tutuculuğa olduğu ka­dar teorik-entelektüel bir orijinalite me­rakına vb.’ne de kurban edilmemelidir. Küreselleşme sürecinin ortaya çı­kardığı, derinleştirdiği, ivmelendirdiği, yeni görünümler kazandırdığı olgula­rın üstelik bir kısmına dayanarak, si­yasal düzeyde bundan, “ulus devlet’in tarihsel sonu” sonucunu çıkarmak, te­orik bakımdan olduğu kadar politik-pratik bakımdan da vahim yanlışlara açık,  bunlara bugünden kaynaklık eden bir yapıya sahiptir. Güncel du­rumda bu politik savruluşların en önemlilerini, şu başlıklar altında topla­yabiliriz:

  • Bu tez, burjuvazinin sınıf olarak egemenliğini güçlendirme ve pekiştirme amacını taşıyan, bu temelde ekonomide olduğu gibi siyasette de aşırı bir güç yoğunlaşması’ sağlamayı he­defleyen ‘burjuva devleti yeni­den yapılandırma’ yöneliminin bu içyüzünü gizlemekle kalma­yıp, bunu, “‘sivil toplum’un daha fazla nefes alacağı, hareket ala­nının genişleyeceği, daha fazla inisiyatif ve etkinlik kazanacağı çoğulcu-demokratik bir toplumsal-siyasal düzene geçiş” olarak yutturmaya çalışan burjuva ve küçükburjuva liberal propagan­danın ekmeğine yağ sürücü bir niteliktedir.
  • Aynı besleyici özellik, “yeni­den yapılandırmacı” burjuvazi ve uşaklarının en fazla kullan­dıkları temel slogan olan “devle­tin ekonomiden elini çekmesi” demagojisi karşısındaki duruş açısından da geçerlidir. Onlar, başta özelleştirme ve sosyal gü­venlik imkanlarının tasfiyesi ol­mak üzere, sermayenin, işçi sı­nıfı ve emekçi kitlelerin tarihsel kazanımlarını dahi gaspetmeye yönelik saldırılarını, bu demago­jik slogan ve gerekçe altında toplumun bilincinde meşrulaştır­maya çalışmaktadırlar. Bu konu­da az mesafe aldıkları da söyle­nemez. Söz konusu tahribatı da gidererek gerçekte yapılmaya çalışılanın, sermayenin yeniden üretimi mekanizmalarında orta­ya çıkan tıkanıklık ve daralmala­rı gidermek için, tekelci serma­yenin sömürü ve talan olanakla­rını genişletmek olduğu sergi­lenmelidir. Fakat bunu yapabil­mek içinse, bunların ekonomik ve sosyal yaşamdaki yıkıcı so­nuçlarının “demokratikleşme yo­lunda ödenmesi gereken bir be­del” gibi algılanması ve gösteril­mesine zemin hazırlayıcı yakla­şımlardan net bir biçimde uzak durmak gerekir. Bu aynı zaman­da, tekelci burjuvazinin saldırıla­rına karşı mücadelenin hedefle­rinin, strateji ve taktiklerinin, mü­cadele biçimleri ve sloganlarının doğru ve tutarlı bir devrimci çizgi temelinde belirlenebilmesi açı­sından da yaşamsal önemdedir.
  • İlk ikisine bağlı olarak bu tez, MAI, MIGA, Yeni NATO gibi ‘uluslarüstü’, ‘ulusötesi’ bir görünüme sahip yeni emperya­list oluşumların, BM şemsiyesi ya da bir başka ‘uluslararası ko­alisyon’ görünümü altında Körfez‘e, Bosna‘ya, Somali‘ye, Kosova‘ya vd. yapılanlar türünden emperyalist müdahale ve hay­dutluk eylemlerinin açıkça veya sessiz kalarak onaylanmasına zemin hazırlayıcı bir özelliktedir. Çünkü dev emperyalist tekelle­rin, ABD başta olmak üzere em­peryalist güç ve devletlerin çı­karları doğrultusunda örgütle­nen bütün bu ve benzeri kurum ve eylemler, ‘insanlığın ortak ve temel değerleri’ olarak empoze edilen “insan haklarının korun­ması, demokrasi ve serbest pi­yasa işlerliğinin yerleşmesi, terö­rizme karşı mücadele, vb. vb.” kılıfı altında ‘uluslar ve devletler üstü’ bir görünüme büründürülerek yaşama geçirilmektedir. Eğer, “ulus devlet aşılıyorsa” ve bu da insanlığın tarihsel ilerle­mesi ve geleceği açısından “olumlu” bir gelişme ise, zaten az çok ateşli birer ‘Küreselleş­me’ savunucusu olan küçükburjuva liberal sosyalistlerin, ‘sivil toplumcular’ın, ‘2. Cumhuriyetçi­ler’in tutumlarından da görebile­ceğimiz gibi, bunlara karşı çık­manın zemini ortadan kalkar. Bu derece açık ve iğrenç bir oportü­nizm biçimini almasa, tersine bir karşı çıkış olsa dahi, temeldeki birliktelikten ötürü bu, günümüz koşullarında inandırıcı ve etkili olamaz. Ayrıca kendisiyle de sık sık çelişen tutarsız ‘merkezci’ bir konuma düşmekten kolay kolay kurtulamaz.
  • “Ulus devlet’in tarihsel ba­kımdan ömrünü tamamladığı ve artık aşılmakta olduğu” tezinin politik planda doğurabileceği ama sadece politik bir anlam ta­şımakla kalmayıp aynı zamanda ayırdedici ideolojik bir tutum so­runu da olan en tehlikeli sonuç, ezilen ulusların ve halkların anti-emperyalist demokratik bir ka­raktere sahip ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelelerine kar­şı çıkma potansiyelini yoğun ola­rak içinde taşımasıdır. Çünkü, “önüne geçilemez nesnel tarih­sel bir sonuç olarak ulus dev­letin artık işi bitmiş ve oynayabi­leceği bir rol kalmamışsa” o za­man, en temel ulusal demokratik hakları ve özgürlükleri başkaları tarafından zorla gaspedilmiş olan halkların ve ulusların, öz­gürlüklerini kazanma ve kendi bağımsız ulusal devletlerine sa­hip olabilmek için mücadeleye atılmalarını, kategorik olarak, ‘tarihin akışının tersi yönde, geri­ci ve nafile bir çaba’ şeklinde değerlendirmek ve karşı çıkmak mümkündür. Emperyalist sö­mürgecilik ve şovenizmle her an ve kolayca buluşabilecek böyle bir konum, bu temel tezin yapı­sında içsel olan, bir yerde onun mantıki bir sonucudur. Nitekim siyasal demokrasi konusu açıl­dığında herkesten daha fazla ‘demokrat’ kesilen küçükburjuva liberal solculuğun bütün türle­rinin, bir ‘demokrat’ olarak dahi tutarlılığın Türkiye’deki en önemli turnusol kağıdı olan Kürt ulusal özgürlük mücadelesine karşı tutum sorununda, onun özellikle bağımsızlık talebi ve devrimci silahlı mücadele çizgi­sine karşıtlıkta Türk şovenizmi ile aynı zemini paylaşmaktan hiçbir utanç duymaması ve bunu gerekçelendiriş biçimi ortadadır. Antiemperyalist demokratik bir içerik taşıyıp taşımadığına bak­maksızın, bugün halkların ulusal kurtuluş ve özgürlük mücadele­lerine, “mikro milliyetçilik” yafta­sını da asarak ayrımsız karşı çı­kan burjuva ve küçükburjuva li­beralizminin, bu aşağılık tutumu­nu meşrulaştırabilmek için sarıl­dığı en büyük argümanı, “ulus devlet’in artık aşıldığı, çağımız­da ulus devlet için mücadele et­menin anlamsızlığı” tezi oluştur­maktadır.

 

III- “SOSYAL DEVLET”İN YASINI TUTAN SOSYAL DEMOKRAT YAKLAŞIM

Burjuva devleti yeniden yapılandır­ma yöneliminin radikal bir değişim özelliği taşıdığını görerek onu bu te­melde ele alıp çözümlemeye çalışan ana eğilimler içerisinde geniş taraftar bulanlardan biri de, onu, kapitalist “sosyal devletin sonu” olarak değer­lendiren yaklaşımdır. Tahmin edilece­ği üzere bunların başında da kendile­rini “sosyal devlet anlayışının yetkili acentası” olarak gören sosyal demok­ratlar ile gerçekte sosyal demokrat bir kafa yapısına sahip olan ‘düşüncesiz devrimcilik’ gelir.

Şu an konumuz bu olmadığı için, “refah devleti” olarak da adlandırılan burjuva-kapitalist “sosyal devlet” an­layışı ve uygulaması üzerinde uzun boylu durmak niyetinde değiliz. Fakat konumuzu da yakından ilgilendiren şöyle özgün bir konumu var bugün bu anlayışın: Her ikisi de aynı sınıfsal öze ve aynı stratejik amaçlara sahip ol­dukları halde, hatta her ikisi de kapita­lizmin krizlerine yine kapitalizmin sı­nırları içinde etkin ve kalıcı çözüm arayışlarının ürünü olan, sadece farklı tarihsel koşullara özgü birer ‘yeniden yapılandırma’ modeli özelliği taşıdık­ları halde, bugünün neoliberal ‘yeni­den yapılandırmacılar’ının tüylerini di­ken diken eden, en öfkeli saldırılarını yönelttikleri sistem anlayışları içinde, ML ve sosyalizmden sonra ikinci sıra­yı “sosyal devlet” anlayışı -ve ona esin kaynağı olan Keynes’in görüşle­ri- alır herhalde. Tabii bu öfkeli düş­manlık, Keynesçi “sosyal devlet” anla­yışının, kendilerini “sosyalist” hatta “Marksist-Leninist” olarak niteleyen bazı ahmak solcuların zannettikleri gibi, iyi-kötü, az-çok “toplumcu”, “sosyalizan”, “demokratik” bir karaktere sa­hip olduğu anlamına gelmez. Bilinçli ve sinsi bir kapitalizm savunuculuğu söz konusu değilse, o zaman cehalet­ten kaynaklanan büyük bir yanılsama­dır bu. Ne var ki oldukça yaygın olan bu yanılgının aksine, burjuva “sosyal devlet” anlayışı ile onun düşünsel te­melleri içinde belirleyici bir konuma sahip olan Keynes’in kuram ve öneri­leri, utangaç bir biçimde de olsa kapi­talizmi yadsıyan, ondan farklı, yavaş yavaş evrim yoluyla da olsa adil, eşit­likçi ve demokratik bir toplumsal düze­ne ulaşma amacıyla hareket eden bir sistem ve arayış özelliğini taşımaz.[6] Bunun tam tersine, onun hareket nok­tası ve ulaşmak istediği amaç, kapita­lizmin krizlerinin önüne geçerek ona istikrarlı ve güvenli bir gelişme çizgisi sağlamak, bu arada bunun en önemli koşulu olarak kapitalizmin neden ol­duğu çelişkileri olabildiğince ‘yumu­şatmak’ suretiyle sınıf savaşımının şiddetlenmesine meydan vermemek, devrim ve sosyalizm yöneliminin güç­lenmesinin önüne geçmektir. Bugün­kü ‘yeniden yapılandırma’ yöneliminin de stratejik amacı budur. O halde bu­günün neoliberalleri, “sosyal devlet” anlayışına ve bunun fikir babası ola­rak gördükleri Keynes’e neden bu ka­dar düşmandırlar? Bunun nedeni, Keynes’in, hazırladığı reçetede, kapi­talist ekonominin istikrarlı bir biçimde işleyişi ve gelişimi açısından “devletin ekonomiye müdahale etmesini zorun­lu görmesinde” yatar. “Sosyal devlet” anlayışının da çıkış noktasını ve da­yanağını oluşturan bu temel fikir, Key­nes’in görüşlerinin klasik burjuva ikti­sat öğretisinden ayrıldı­ğı noktayı oluşturur.

Kapitalizmin krizlerine ‘kalıcı’ bir çare arama arayışıyla yola çıkan Keynes, önce, klasik liberal teori ve pratiğin o güne dek ‘tartışılmaz doğru’ olarak bellediği “piyasa denilen ‘görünmez sihirli el’in her şeyi kendiliğinden dengeye kavuşturacağı” şeklindeki paradigmasının doğru ve geçerli olmadığı sonucuna varır. O’na göre, ne “Her arz -kendiliğinden- kendi tale­bini yaratır”, ne de “Bütün tasarruflar yatırıma dönüşür, dolayısıyla tam is­tihdam sağlanır.” Çünkü insanlar “ge­lirlerinin tamamını tüketime, tasarruf­larının tamamını ise yatırıma harcama eğilimi içinde değildirler.” Bunun so­nucunda, tüketim her zaman için arzın gerisinde kalır; eksik tüketim ise zaten eksik olan yatırım eğilimini daha da törpüleyerek işsizliğin büyümesi ve kronikleşmesine yol açar. Kabaca özetlediğimiz bu ilk sonuçlardan hare­ketle Keynes, etkin talep yönetimiolarak adlandırdığı temel fikri ortaya atar. Keynesçi düşüncenin ayırdedici karakteristik özelliğini oluşturan bu dü­şünce, aynı zamanda “ekonomiye devlet müdahalesi”nin temel dayana­ğını oluşturur. Buna göre, serbest pi­yasa denilen “görünmeyen sihirli el”in hiçbir zaman kendiliğinden ortadan kaldıramayacağı yatırım ve harcama eğilimlerindeki eksikliği devlet kapat­malıdır. Devlet; büyük altyapı yatırım­ları başta olmak üzere yapacağı yatı­rımlarla, hem bunlar için kaynak sağ­lama hem de toplumdaki gelir dağılı­mında ortaya çıkan adaletsizlikleri nis­peten hafifletme aracı olarak kullana­cağı vergi politikaları aracılığıyla top­lumdaki toplam talebi etkin ve yüksek tutmak suretiyle kapitalist ekonomiye istikrarlı bir büyüme ve gelişme olana­ğı sağlar. Keynes’in önerdiği “etkin ta­lep yönetimi”nin araçları arasında, devletin doğrudan yatırımlara girişme­si ve vergi uygulamalarının dışında, sermayeye ucuz kredi sağlama, faiz hadlerini düşük tutma, vb. gibi doğru­dan veya dolaylı başka biçimler de vardır, ilerleyen yıllarda, uygulama içinde bunlara, daha çok sosyal de­mokrat parti ve hükümetler tarafından başka teşvik tedbirleri, değişik sosyal güvenlik uygulamaları, özellikle İskandinav modelinde devlet eliyle kurulup teşvik edilen tüketim kooperatifleri gi­bi vb., vb. bir dizi yeni yöntem ve araç eklenmiştir.

Bugünün ‘yeniden yapılandırmac’ı neoliberalleri, devletin ekonomiye bu denli doğrudan ve bu kadar geniş kapsamlı “müdahalesi”nin önünü aç­makla Keynes’in görüşlerinin, serbest piyasanın ‘olağan’ işleyişini bozarak işlerin çığrından çıkmasının da önünü açtığı inancındadırlar. Onlara göre; 1929 Bunalımı ve izleyen yıllarda ka­pitalist ekonomileri ve burjuvazinin egemenliğini tehdit eden tehlike et­kenleri içinde en korkutucu hale gelen işsizliği ‘katlanılabilir makul sınırlar’ içinde tutmak başta olmak üzere yararlı kimi işlevler gören “etkin talep yö­netimi” anlayışı, yapısından ileri gelen kendini sürekli genişletme eğilimi ne­deniyle, başa çok daha büyük yeni belalar açmıştır. Bunların başında, devletin ekonomik rolünün gitgide bü­yüyerek azmanlaşması ile enflasyonu sayarlar. Güya bu yüzden devlet, ka­pitalist ekonominin kaynaklarının çok büyük bir bölümünü önce kendi elinde toplar ve kontrol eder hale gelirken; bu yetmezmiş gibi, devlet’in bu tutumu ve uygulamalarına bakarak gitgide ‘her şeyi devletten beklemeye, istemeye, almaya alışan’ yığınlardan gelen ta­leplerin basıncına direnemeyen burju­va hükümetlerin, partilerin ve politika­cıların ‘popülist’ tutumları yüzünden gelirlerinin çok daha fazlasını harca­mak gibi hovardaca bir alışkanlık edi­nerek kapitalist ekonomilerin başına bir de enflasyon belasını sardırmıştır. Bu gidiş, eninde sonunda yeni ve da­ha ağır krizleri beraberinde getirir. Za­ten neoliberaller, kapitalist sistemin hâlâ içinden çıkamadığı son krizi, esas olarak, devlet’in ekonomideki ro­lü ve ağırlığının artışına bağlarlar ve onu, bugün artık tekelci çürüme ve asalaklaşmanın doruklarında dolaşan kapitalist özel mülkiyet ve sömürü dü­zeninin yapısından kaynaklanan kaçı­nılmaz bir sonuç olarak değil de elde edebileceği gelirlerin çok üzerinde so­rumsuzca harcamalarda bulunma hakkını ve yetkisini kendisinde gören “mali devlet” in krizi olarak yutturmaya çalışırlar!!![7]

Keynes’in görüşleri ile ondan ade­ta nefret eden bugünün yeni liberaliz­mi arasındaki farklılıkların nereden kaynaklandığına işaret etmek amacıy­la yaptığımız bu çok genel özet, özde ve amaçta aralarında tam bir kan ba­ğı bulunan bu ‘düşman kardeşler’ ara­sındaki uyuşmazlığın anlamı konu­sunda olduğu kadar, bunun ‘devlet anlayışı’na ilişkin yansımaları konu­sunda da bize yeni bir ipucu daha ve­rir: Dikkat edilirse, bunların her ikisi de esasında toplumsal kaynakların ser­mayenin cebine hangi yoldan hangi yöntemler aracılığıyla akıtılacağına ilişkin sistem önerileridir. Bunun doğ­rudan ve temel biçimi olarak artıdeğer sömürüsüne, kapitalist özel mülkiyete ve meta ekonomisinin serbestçe işle­yişine en küçük bir itirazı ve müdaha­le yönelimi olmayan Keynesçi reçete, kapitalist sınıfın kolektif temsilcisi ola­rak burjuva devlet’in, o da sözünü etti­ğimiz nedenlerden dolayı, sadece bö­lüşüm alanına belirli bir müdahalede bulunarak bu işe aracılık etmesinin daha yerinde ve güvenilir olacağı gö­rüşündedir. Bugünün neoliberal eğili­mi ise, tekelci burjuvazinin kaynak ihtiyacının büyüdüğü ve şiddetlendiği günümüz koşullarında hem zaman kaybına hem de belirli bir ‘kaynak isra­fına’ neden olduğunu düşündüğü böyle dolayımlı yöntemlerin tümüyle bir kenara atılarak, bu bölüşümün em­peryalist ‘güce göre paylaşım’ ilkesi­nin geçerli olduğu en dolaysız yön­temlerle yapılmasından yanadır. Yani bunlar arasındaki farklılık, top­lumsal kaynakların te­kelci sermaye tarafın­dan yağmalanması ko­nusunda, amaçta değil yöntemlerde bir farklılık­tır. Ama bu, onun hiçbir önem taşımadığı anla­mına da gelmez. Tersi­ne, özde bir farklılık an­lamına gelmemekle birlikte, ekonomide ve sosyal yaşamda olduğu gibi, farklı bir devlet anlayışı başta olmak üzere si­yasal yaşamda da önemli sonuçlara kaynaklık eder. Ve bu sonuçların top­lamı bize, Keynesçi “sosyal devlet”e bile tahammülü olmayan bugünkü “yeniden yapılandırma” yöneliminin, nasıl gözü dönmüş bir sömürü hırsı içinde olduğunu ve bunun zorunlu kıl­dığı bir sonuç olarak siyasal düzeyde nasıl yoğunlaşmış bir baskı ve terör eğilimi taşıdığını gösterir. Fakat tekrar hatırlatalım, bu gerçek, Keynesçi “sosyal devlet” anlayışı ve uygulama­sının hiç olmazsa ‘ehven-i şer’ sayıl­ması gerektiği anlamına gelmez hiçbir zaman.

Bugünkü ‘yeniden yapılandırma’ yönelimini “sosyal devletin sonu” ola­rak değerlendiren sosyal demokrat bakış açısı bu tespitinde haklıdır. Ger­çekten de dünya burjuvazisi, proletar­ya ve ezilen yığın hareketinin, devrim ve sosyalizm tehdidinin eskisi kadar yakın ve büyük bir tehlike olmaktan çıktığı günümüz koşullarında “sosyal devlet” aldatmacasına eskisi kadar ihtiyacı kalmadığı görüşündedir ve “kaynak israfına neden olan gereksiz bir masraf kapısı” olarak gördüğü bu yöndeki uygulamaları sistematik bir biçimde saldırarak tasfiye etme çaba­sı içindedir.

Sosyal demokratik bakış açısı, ideolojik konumu ve politik misyonu­nun mantıki bir sonucu olarak, siste­min kendisini temelleriyle birlikte sor­gulamak gibi bir niyet içinde olmadığı için, sistemin bugünkü krizini ve onun doğurduğu ‘yeniden yapılandırma’ yönelimini daha çok sosyopolitik so­nuç ve yansımalarıyla ele alan bir çar­pıktık taşımaktadır. Daha işin başın­da, yöntem sorununda kendisini gös­teren böyle bir çarpıklık, temelde yatan belirleyici nedenlerin istense de görülmesini engeller. Bu durumda, sü­recin bütünlüklü ve doğru bir çözümle­mesinin yapılması beklenemeyeceği gibi, bütünüyle doğru sonuçların çı­kartılması da beklenemez. Kendi içle­rinde kendileriyle sınırlı olarak ele alı­nan sonuçların ‘neden’ olarak görülmesi, temeldeki yöntem çarpıklığın­dan kaynaklanan ikinci bir kırılma ve darlaşma etkeni olarak sık sık karşı­mıza çıkar. Bunlara bir de sosyal de­mokrat yaklaşımın zaten devrimci so­nuçlar çıkarmak gibi bir amaç taşıma­dığı eklenirse, bugünkü ‘yeniden yapı­landırma’ yönelimini matem havası içinde “sosyal devletin sonu”, “refah devletinin çöküşü” vb. olarak değer­lendiren görüşlerin, nasıl eleştirel bir yaklaşımla ele alınması gerektiği her­halde kendiliğinden anlaşılır. Sosyal demokrat bakış açısının mantığına ve çıkardığı sonuçlara güvenilemez. Fa­kat bu, onun bütün tespit ve teşhisleri­nin yanlış olduğu anlamına da gel­mez.

Sosyal demokratik bakış açısı, bu­günkü ‘yeniden yapılandırma’ yöneli­minin, burjuva devlet yapısı ve siyasal sistemin en fazla aksayan yönlerinin elden geçirilmesi ile sınırlı basit bir ‘reformasyon’un ötesinde, burjuva dev­let’in rolü ve işlevlerinin yeni bir devlet anlayışı (felsefesi) temelinde yeniden tanımlandığı ve mevcut devlet yapısı ile sistemin işleyişinin buna uygun ye­ni bir kalıba döküldüğü daha köklü bir ‘restorasyon’ anlamına geldiği temel gerçeğini yakalamıştır. Bu yönüyle, TDH içinde daha işin bu ciddiyetinin dahi farkında olmayan birçok devrimci radikal güç ve çevreden daha ileri bir konumdadır. Öte yandan bu değişimi, aceleci ve abartılı bir tutumla “ulus devletin sonu” olarak yorumlamakla, işin içyüzünü gizlemeye çalışan burju­va liberal propagandanın yaratmak is­tediği bulanıklık ve kafa karışıklığına ortak olan entelektüel savruluşa kı­yasla da ayakları daha yere basmak­tadır.

“Sosyal devletin sonu/Refah devletinin çöküşü” teorisi, yeni devlet felsefesinin temelini oluşturan değişimi, “toplumda daha önce varolan sosyal uzlaşmanın bozularak bunun yerine sermaye tarafından yeni bir sözleş­menin dayatılmasında” görmektedir. Daha açık bir anlatımla, ona göre, “re­fah devleti döneminde geçerli olan ve örgütlü emek, sermaye ve devlet ara­sındaki uzlaşmaya dayanan sosyal sözleşme düzeninin” yerini, bugün, örgütlü emeğin geri sürülmesi ve sos­yal devletin tasfiyesi temelinde “ser­maye ile orta sınıf meslek sahipleri ve bir ölçüde de işçi aristokrasisi arasın­da dayanışmaya dayalı yeni bir top­lumsal uzlaşma düzeni” almaktadır. (Bk. Gencay Şaylan, Değişim Küre­selleşme ve Devletin Yeni İşlevi, İmge Kitabevi, Bölüm ll-lll)

Devleti, toplumdaki sınıflar arasın­da rızaya dayalı bir sosyal sözleşme­nin ürünü olarak gören Fransız Aydınlanmacı burjuva devlet anlayışının te­orik eleştirisi başta olmak üzere, bu değerlendirme birçok açıdan eleştiriyi hak etmektedir. Fakat bu arada par­mak bastığı önemli bir nokta vardır. O da, sadece “meslek sahipleri”nden ibaret olmayan veya sadece onlarla sınırlı kalmamak üzere orta sınıfların sisteme tekrar sıkıca bağlanmasının, bugünkü ‘yeniden yapılandırma’ yö­nelimi sırasında kazandığı özel önemi ucundan da olsa yakalamış olmasıdır. ‘Yeniden yapılandırma’ yöneliminin hangi ana eksenler üzerinde, neleri hedefleyerek yürütüldüğü konusunu işlerken daha geniş bir biçimde açım­lamaya çalışacağımız gibi, kapitalist sistem, bugün aynı zamanda ciddi bir ‘meşruiyet krizi’ içindedir. Yalnız he­men belirtelim ki, devrimci mevzilerde tutunmaya çalışan bazı çevreler için­de de yaygın olan bir görüşün iddia et­tiği şekilde bu ‘meşruiyet krizi’, krizin kendisi olmadığı gibi onun en önemli nedeni, hatta bir neden bile değildir. O bir sonuçtur. Üstelik krizin kendisin­den kaynaklanan doğrudan bir sonuç da olmayıp, onun ekonomik ve sosyal yaşamda doğurduğu ilk sonuçlardan türeyen dolayımlı bir sonuçtur. Ama tabii dönüp kriz üzerinde derinleştirici bir etkide bulunmaktadır.

‘Meşruiyet krizi’, ilk planda, “Düze­ni ve Yasayı” temsil eden kurum ve mekanizmaların manevi otoritelerindeki yıpranmayı, buna bağlı olarak sistemin olağan ve istikrarlı bir biçim­de işleyip devamını sağlayacak çö­züm üretme işlevlerindeki zayıflamayı anlatır. Bugün bu olgu Türkiye’de kar­şımıza, bütün devlet kurumlarının ama en başta da parlamento ve burju­va siyasi partilerin, yargı ve adalet sis­teminin vd. itibarsızlaşması, öte yan­dan seçimlerin dahi “çözüm” değil çözümsüzlük üretir hale gelmesi vb., vb. biçimlerde çıkmaktadır. Ancak yaşa­nan ‘meşruiyet krizi’, bu sınırlar içinde kalmaktan çıkmış, artık bizzat düzenin ve tekelci burjuvazinin egemenliğinin toplumun gitgide daha geniş kesimleri tarafından giderek daha fazla sorgula­nır hale gelmesi boyutlarını kazanmış­tır. Kapitalizmin ve burjuvazinin iktida­rının en güvenilir ve istikrarlı toplumsal dayanağını oluşturan orta sınıf kesim­leri bile tepkili ve huzursuzdur. Bir ta­raftan krizin bunları da sürüklediği yı­kım ve gelecek güvensizliği, diğer ta­raftan sistemdeki çürüme ve yozlaş­manın dayanılmaz boyutlar kazanma­sı bunlar içinde de muhalefet eğilimle­rini ve yeni arayışları güçlendirmekte­dir. Bu özelliği ile ‘meşruiyet krizi’, bir bütün olarak rejimin kitle temellerinde bir daralma ve istikrarsızlaşmayı da beraberinde getirmektedir. Kapitalizmin toplumsal dayanaklarının nesnel olarak zaten büyük bir daralma gös­terdiği tekelci kapitalizm çağında, bu­nun üzerine bir de ağır bir ekonomik krizle de birleşen yoğunlaşmış bir meşruiyet krizinin eklenmesi, durumu burjuvazi açısından çok daha tehlikeli bir hale sokar. Her an sistem karşıtı patlamalara dönüşme riskini bağrında taşıyan bu durumu bir an önce bir bi­çimde aşmanın yollarını aramaya yö­neltir. Kapitalist sistemin ve burjuvazi­nin mevcut egemenlik biçiminin meş­ruiyetinin toplum tarafından sorgulan­ması ne kadar yaygın ve derin bir sor­gulama halini almışsa, burjuvazinin bunu gidermek için seçtiği yol ve baş­vurduğu yöntemler de o kadar ‘olağa­nüstü’ bir nitelik kazanır. Sadece te­kelci burjuva devletin kurumsal yapı­lanması ve işleyişine yeni bir biçim ka­zandırılmaya çalışılması ile sınırlı bir girişim olarak görülmesi ge­rektiğini başta da vurguladığımız bu­günkü ‘yeniden yapılandırma’ yöneli­mini, bir bakıma da, dünya burjuvazi­sinin, sistemin ‘meşruiyet krizi’ne bir çözüm arayışı olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

Bu arayış sırasında orta sınıfların desteğinin yeniden kazanılması, ege­men burjuvazi ile onun siyasal temsil­cilerinin, burjuva parti ve hükümetlerin özel önem verdikleri bir hedef haline gelmiştir. Tekelci burjuvazi, egemenli­ğinin ve kapitalizmin geleceği açısın­dan ciddi bir tehlike oluşturacak bo­yutlar kazanmış olan sistemin toplumsal dayanaklarındaki zayıflama ve is­tikrarsızlaşmayı ortadan kaldırmanın görece en kolay ve en kestirme yolu­nu orta sınıfların tekrar kazanılmasın­da görmektedir. Orta sınıfların, özellik­le de orta burjuvazi ile küçükburjuvazinin üst kesimlerinin politik ve ruhsal bakımlardan yeniden kazanılmaları, bir proletarya ve/veya diğer emekçi kesimlerin yatıştırılmalarına oranla çok daha kolaydır. Çünkü kriz koşulla­rında uğradıkları yıkımın, içine sürük­lendikleri yoksulluk ve sefaletin bü­yüklüğü, ikinciler içinde, orta sınıflarınkinden çok daha derin ve yoğun bir tepki birikimi yaratmış durumdadır. Gelinen noktada bu sınıfların ve top­lumsal güçlerin, ideolojik-politik birta­kım manipülasyonlarla, göz boyamayı amaçlayan sınırlı bazı ekonomik-siyasal hak kırıntılarının tanınması ile yatıştırılmaları mümkün değildir. Buna karşılık orta sınıflar, her şeyden önce mülk ve mevki sahibi konumlarından ötürü, zayıflayan bağları çok daha ko­lay tamir edilebilecek ‘sistem içi’ bir sınıfsal konuma sahiptirler. Ayrıca bunlar içindeki tepki ve huzursuzluk, belirgin boyutlar kazanmış olmasına karşılık, sık sık abartıldığı kadar derin bir kopuş halini almış da değildir. Eko­nomik kriz ve tekelci burjuvazinin izle­diği kriz politikaları her ne kadar bun­ları da boğmakta, yaygın olarak ve sık sık iflasa sürüklemekte, daha da önemlisi sürekli bir gelecek güvensiz­liğinin pençesinde kıvrandırmakta ise de, öbür yandan kapitalist üretimin bu­günkü örgütlenme biçiminin sunduğu kimi olanaklar, en başta da üretimin parçalara ayrılması ve bu parçaların her birinin orta ve küçük boy işletme­lere kaydırılması (popüler ifadesiyle ‘taşeronlaştırma uygulaması’) bunları ekonomik bakımdan da aynı süreklilikte büyük tekellere ve sisteme bağla­maya devam etmektedir. Zaten orta sınıfların bugünkü tepkileri asıl olarak, burjuva siyasal sistemde ve toplumsal yaşamda kendini gösteren çürüme ve yozlaşmanın dayanılmaz boyutlar ka­zanmış olmasından kaynaklanmakta­dır. Kriz koşullarında asıl ekonomik bakımdan çok fazla taviz verebilecek durumda olmayan tekel­ci burjuvazi için, ‘cebin­den fazla bir şey çıkma­sını’ gerektirmeyen po­litik manevralarla bu tür ‘ahlaki eleştiriler’in ha­vasını almak hem nis­peten daha kolay hem de tercih edilir nitelikte­dir. ’90’lı yıllarda adeta bir furya halini alan ve en gelişkin burjuva de­mokrasilerinden en ko­kuşmuş diktatörlük re­jimlerine kadar her cins ülkede irili-ufaklı sayısız örneğinin yaşandığı “te­miz eller” operasyonları ile son 1-2 yı­lın modası olarak geçmişte işlenen emperyalist insanlık suçlarına ilişkin “günah çıkarma modası”nı, sistemin kendi ürettiği pisliklerden yine kendi kendine arınma ve kendisiyle hesap­laşma yeteneğini hâlâ yitirmediği ya­nılsamasını körüklemekte kullanılan bu tür ‘masrafsız’ yöntemlere örnek olarak verebiliriz.[8]

Fakat sistemin politik meşruiyetindeki zayıflama ve toplumsal dayanak­larındaki daralmanın giderilmesi ça­baları sırasında özel bir ağırlık kaza­nan orta sınıfların desteğinin tekrar kazanılmasına yönelik manevralar içinde asıl öne çıkanını sosyal demok­rasinin yeniden yükselişi oluşturmak­tadır. Zaten her ülkenin somut koşul­larına bağlı olarak sosyal demokrasi­nin ve liberal oportünizmin önünün bazı sınırlar dahilinde açılması, ‘yeni­den yapılandırma’ yöneliminin üç te­mel ayağından birini oluşturur. Çok değil, bundan 8-10 yıl öncesinde yer­lerde sürünen ve “emek yanlısı” görü­nümünden ötürü onun da “işinin bitti­ği” düşünülen sosyal demokrasi, ne­den bugün yeniden büyük sermayenin bile ‘gözdesi’ haline gelmiştir? Sosyal demokrasinin özellikle Batı Av­rupa’da son yıllardaki hızlı yükselişi neyin sonucudur? Öte yandan onun, programından temel politikalarına ka­dar her konuda eski demagojik “sol” söylem ve görüntüsünü dahi bir kena­ra atarak bugün kendisini açıkça “bir orta sınıf hareketi” olarak tanımlayıp “Yeni Orta’yı bulma” arayışına çıkma­sı bir tesadüf müdür? Bütün bu soru­ların yanıtları ancak, ‘yeniden yapılan­dırma’ yönelimi, tekelci burjuvaziyi buna iten nedenler, bu çerçeve içinde orta sınıfların desteğinin yeniden ka­zanılmasının artan önemi ekseninde ele alındıkları takdirde yerli yerine otu­rup anlaşılır hale gelir. Bu konuya iler­de tekrar döneceğiz.

Keynesçi “sosyal devlet’ anlayışı, devletin “toplumsal sorumluluk bilin­ciyle hareket ederek” sosyoekonomik yaşama müdahalesinin kapsamı ve sınırları ile siyasal demokrasinin sınır­ları arasında doğrudan ve mekanik bir ilişki kurar. Ona göre, birincisi ne ka­dar genişse, ikincisi de o ölçüde ge­niş, dayanıklı ve işlevli olabilir. Bu mantıktan hareketle, kapitalist “refah devleti’ni tasfiyeye soyunan bugünkü ‘yeniden yapılandırma’ yöneliminin, bununla aynı zamanda siyasal de­mokrasinin sınırlarını da daralttığı tes­pitinde bulunur ve onu “seçkinci bir otoriterizm” eğilimi olarak eleştirir.

‘Devlet’ ve ‘demokrasi’ konuları ile “sosyal devlet”in karakteri konusunda küçükburjuva yanılgı ve boşinanlarla bugünkü ‘yeniden yapılandırma’nın ayırdedici bir özelliğinin daha yakalan­masının iç içe geçtiği bir başka değer­lendirme de budur. Gerçekten de bu­günkü ‘yeniden yapılandırma’ yöneli­mi, burjuva demokrasisinin klasik biçi­mine dahi fazla tahammülü olmayan bir otoriterizmin ifadesidir. “Hızlı işleyen, çevik devlet” sloganı altında “ik­tidarın alabildiğine merkezileştirilmesi” ile burjuva siyaset sahnesi ve seçim sisteminin buna uygun bir tarzda yeni­den düzenlenmesi (“siyasette merke­zileşme”) onun ayırdedici diğer iki -esasında tek- temel karakteristik özel­liğini oluşturur. Buna bağlı olarak, yeni bir ‘demokrasi’ tanımı ile ortaya çık­maktadır. Sorunun özünü oluşturan ihtiyacın kendisinden de önce değişi­min çapı ve derinliği dikkate alınacak olursa, hiç de şaşırtıcı bir durum değil­dir bu. Devlet paradigması değişiyor­sa eğer, burjuva siyasetin araçları, yöntemleri, bu arada dilinde de bir de­ğişikliğin olması, kavramların ve araç­ların artık eski anlam ve işlevlerinden farklı bir kimlik kazanması da doğal ve kaçınılmazdır. Bu anlamda, değişen sadece ‘demokrasi’ tanımı da değil­dir. Bununla birlikte ve bir yerde de buna bağlı olarak bir dizi kavram artık eski anlamını yitirmiştir. Örneğin, bur­juva siyasetinde eskiden nispeten ılımlı liberal yönlerin ağır bastığı bir konumu ifade eden ve genellikle “Mu­hafazakar” ya da “liberal” partiler tara­fından temsil edilen “merkez” konu­mu, artık daha sağa kaymış, milliyetçi ya da dinci gerici çizgilerin daha koyulaşmış olarak öne çıktığı bir konumun ifadesi haline gelmiştir. Bu genel ‘sa­ğa kayış’ sürecinde eski “merkez”in konumunu bugün sosyal demokrasi almıştır ve bugünkü sosyal demokrasi de artık eski sosyal demokrasi değil­dir. Bu zincirsel gelişmeyi izlemeye devam edecek olursak eğer, eski sos­yal demokrasinin yerini küçükburjuva liberal sosyalizmin aldığı, onun eski konumunun yerini de derinleşen po­pülizm ve sağ tasfiyeciliğin almakta ol­duğu gerçeği ile karşılaşırız. Ama biz tekrar ‘demokrasi’nin tanımı ve sınır­larındaki değişme sorununa dönecek olursak, bu izin sürülmesi bizi, burju­vazinin egemenlik sistemindeki krizi, ekonomik, toplumsal ve tarihsel te­mellerinden kopartarak “temsili de­mokrasinin işleyişinde bir tıkanıklık olarak” gören kategorik bir görüşün şahsında ‘yeniden yapılandırma’ yö­neliminin iç yüzü hakkında daha açık bir kavrayışa götürür.

 

IV- “TEMSİLİ DEMOKRASİNİN KRİZİ” TEORİSİ:

BURJUVA LİBERALİZMİ İÇ YÜZÜNÜ KUSUYOR

 

Burjuva rejimlerin bugün yaşadığı tıkanıklık ve açmazları, esas olarak “temsili demokrasinin işleyişinde orta­ya çıkan yetersizlik ya da bozulmala­rın yol açtığı bir sonuç” olarak gören ve çözümü de bu çerçeve içinde, özellikle de siyasi partiler düzeni ve sistemlerinde yapılacak daraltma ya da genişletmelerde arayan anlayış, ‘yeni­den yapılandırma’ yö­neliminin yorumlanışında yaygın taraftar bulan üçüncü ana gru­bu oluşturur. Sorunu kapitalist sistemin temelleriyle birlikte sor­gulanmasından kopar­tarak ele alan bu yak­laşımın en başta gelen temsilcileri, kolayca tahmin edileceği üze­re, ‘yeniden yapılandırmacı’ burjuvazinin biz­zat kendisi ve onun maskesiz uşaklarıdır. Fakat ilginç olan, ger­çekte neyi savundukla­rının ne kadar bilincin­de oldukları şüpheli bazı budala küçükbur­juva demokratizm yan­daşlarının da bir “tem­sil krizi” edebiyatı tut­turmuş olmalarıdır. So­runu temelde “temsili demokrasinin krizi” ola­rak görmekte birleşen görüşler, sadece buna dayalı çözüm önerile­rinde farklılaşmaktadırlar. Burjuvazi ve onun maskesiz uşakları bu konu­daki önerileri ile “demokrasi” etiketi al­tında burjuva demokrasisinin biçimsel bazı gereklerinin dahi budandığı daha ‘otoriter bir rejim’ özlemlerini dışa vu­rurlarken; budala küçükburjuvalar ise, siyasi partiler düzeni ve seçim siste­minde “toplumdaki farklı siyasi görüş ve eğilimlerin daha geniş temsilini sağlayacak değişikliklerin yapılması” gibi bir hayalin peşinde koşmaktadır­lar. Egemen burjuvazinin ‘devleti ye­niden yapılandırma’ yöneliminin özü­nü ve amacını oldukça çıplak bir bi­çimde yansıttığı için, biz bunlardan bi­rincisi üzerinde duracağız.

Burjuvazi ve onun kendilerini “neoliberal” olarak tanımlayan uşakları, bütün aldatıcı ve ikiyüzlü karakterine rağmen burjuva temsili demokrasinin günümüzde artık “yönetemeyen bir demokrasi” haline geldiği görüşünde­dirler. Onlara göre bu sistem, ülke yö­netiminde görüş ve taleplerinin esa­sında kaale alınmaması gereken mar­jinal toplumsal kesimleri dahi siyaset­te bir güç ve ağırlık sahibi haline getir­mekte, bunların partileşmesine ve se­çimlere katılmasına izin vermekle ge­reksiz yere çok sayıda partinin ortalık­ta boy göstermesine ve oyların parça­lanmasına zemin hazırlamakta, sonuçta da güçlü hükümetler yerine zayıf ve istikrarsız koalisyonlara mahkum olunmaktadır. Siyaset­teki bu parçalanma, merkez sağ ya da merkez sol’daki büyük kitle partilerini bile, tabanlarında bir da­ralmaya ve oylarında düşmeye meydan vermemek için marjinal kesimlerin taleplerine taviz veren ‘popülist’ politikalar izlemeye yö­neltmekle kalmayıp, parlamento içinde de hükümet kurabilmek ya da hükümette kalabilmek için bu marjinal kesimlerin temsilcisi küçük partilerin oyuncağı haline getir­mektedir.   Demokrasiyi “yönete­mez” hale getiren bu duruma son verip, “Yöneten bir demokrasi”nin kurulabilmesi için, her şeyden ön­ce seçim sistemi değiştirilmeli, toplumdaki bütün eğilimlerin güç­leri oranında parlamentoda temsi­li gibi bir anlayış bütünüyle bir ke­nara bırakılarak oyların ‘merkez sağ’ ve ‘merkez sol’u temsil eden iki büyük partide toplanmasını sağlaya­cak bir seçim sistemi oluşturulmalı­dır.[9]

Bu mantıkla getirilen öneriler, tabii ki sadece bir seçim sistemi değişikliği ile sınırlı değildir. Mantı­ğın temelinde, burjuva demokra­sisinin pratikte zaten fiilen kulla­nılamaz halde olan biçimsel bazı haklar veya mekanizmalarının dahi “demokrasiyi yozlaştıran ve yönete­mez hale getiren etkenler” olarak gö­rülmesi yattığı için, çok partili bir dü­zen yerine iki partili bir siyasi partiler düzenine geçişin zorlanmasından hü­kümetlerin ve parlamentonun yetkile­rinin sınırlanmasına, iktidar gücünün merkezileşmesini sağlayacak başkan­lık ya da yarı başkanlık sistemine ge­çilmesinden bazı toplumsal kesimlerin açıkça “siyasetin dışına itilmesi”nin önerilmesine kadar vb. birbirini ta­mamlayıcı bir dizi öneriden oluşan kapsamlı bir ‘sistem değişikliği’ önerisi ile çıkmaktadır bu görüş genelde kar­şımıza. Kendisini “özgürlükçü liberal” bir eğilim olarak yutturmaya çalışan bu temel yaklaşımın, gerçekte ikiyüzlü burjuva demokrasisinin ölçüleri içinde dahi “demokrat” olarak nitelenemeye­cek ‘seçkinci, faşizan’ karakterini, ara­larında Yeni Dünya Düzeni ideolojisi­nin gözde ideologlarından S. Huntington’un da yer aldığı üçlü bir ko­misyonun, “Demokrasinin Krizi, Yöne­tebilir Bir Demokrasi Üzerine Rapor”unda dile getirilen şu görüşlerde açıkça görmek mümkündür:

“1960’11 yıllarda demokrasi çok ileri gitmiştir. Demokratikleş­me, ‘daha adil ve eşitlikçi bir top­lum’ için devlet hizmetlerinde genişlemeye neden olmuştur. Bu durum ise devletin düzen ve yasama sağlama otoritesini za­yıflattığı gibi ekonomik yaşamı da darboğaza sokmaktadır. De­mokratikleşme nedeni ile toplum ‘yönetilemez’ hale gelmiştir. Ge­lecek açısından çok ciddi endi­şeler yaratan bu sorunun çözü­mü için demokrasi yeniden yorumlanmalı (ve) devletten hiz­met talep eden en azından bazı gruplar siyaset dışına itilmelidir” (S. Huntington, M. Crozier, J. Watanaki‘den oluşan “3’lü Ko­misyon Raporu”, aktaran G. Şaylan, age, sf. 182-183) “‘Yönetemez’ hale gelen demokra­sinin yeniden tanımlanıp yeni bir işler­liğe kavuşturularak ‘yöneten bir demokrasi’nin kurulması”, “Serbest piya­sa ve girişim özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması”, “Devlet’in kü­çültülmesi”, “Güçlü ve istikrarlı hükü­metlerin kuruluşuna izin vermeyen se­çim sistemi ve siyasi partiler düzeninin değiştirilmesi”, “Sistemde bir tıkanıklık ortaya çıktığı zaman duruma müda­hale edecek kurum ve mekanizmala­rın yaratılması”, “Başkanlık ya da yarı başkanlık sistemi”, “Partilerin ve hükü­metlerin ‘popülist’ politikalar izlemesini engelleyecek kuralların konulması”, “Hükümetler ve partiler üstü, herkesi bağlayıcı nitelikte bir ‘Ekonomik Ana­yasa’ hazırlanması” vb. biçiminde öneri ve taleplerle boy gösteren neoliberal ‘yeniden yapılandırmacılık’ın özü ve amacı, bu Rapor‘da, fazla bir yorum gerektirmeyecek kadar açık ve sakınmasız bir biçimde ortaya konul­maktadır. Krizin de kamçıladığı bir aç­gözlülükle tekelci burjuvazi,  bugün, ekonomik yaşamda olduğu gibi siya­sal yaşamda da işçi sınıfının ve emek­çi yığınların bazıları 100 yılı aşkın bir geçmişe sahip olan tarihsel kazanımlarına dahi tahammülsüzdür, onları bir biçimde gaspetmenin çabası ve arayı­şı içindedir. Ekonomik yaşamda örne­ğin “çalışmanın esneklestirilmesi” slo­ganı altında 8 saatlik işgünü ve ondan doğan hakları ortadan kaldırıp vahşi kapitalizm döneminin bundan 100-150 yıl önceki angarya düzenini nasıl hortlatmaya çalışıyorsa; siyasal de­mokrasi alanında da, paranın her şe­ye hükmettiği kapitalist özel mülkiyet düzeni koşullarında emekçiler açısın­dan zâten lafta kalan biçimsel bir hak ve eşitlik olmaktan öte geçmeyen “Genel ve eşit oy hakkı”nın dahi res­men ortadan kaldırmanın peşindedir. Onlar için gerçekte zaten olmayan de­mokrasiyi istismar ederek(!) “devlet otoritesini zaafa uğrattıkları, düzeni ve yasayı bozdukları, hatta ekonomik ya­şamı darboğaza sürükledikleri” ge­rekçesiyle açıkça “siyaset dışına itil­meleri” istenen toplumsal kesimlerin, işçi sınıfı ve emekçi yığınlar olduğu açık ve ortadadır. Onlar nasıl “siyaset dışına itileceklerdir?” Açıktır ki, mümkün olduğunca örgütsüzleştirilerek, özellikle de kendi sınıfsal çıkar ve ta­lepleri temelinde siyasal örgütlenme­lerine izin ve meydan verilmeyerek bunun yanı sıra ‘seçme ve seçilme haklarını’ büsbütün ortadan kaldı­rarak… Seçme (oy kul­lanma) hakları kağıt üzerinde sürmeye de­vam edecek olsa bile, ‘istenmeyen yönde’ kul­lanılan oylarını daha işin başında çöpe atacak seçim sistemleri bulup uygulayarak… Kısacası günümüzde burjuvazi, halkın (demos’un), biçimsel olarak da­hi siyasetten büyük ölçüde dışlandığı ‘halksız bir demokrasi’ peşindedir.

Burjuva devleti yeniden yapılandır­ma yönelimine de yön veren bu temel düşünce, ‘Yeni Dünya Düzeni De­mokrasisi’nin, burjuvazinin tarihsel ba­kımdan iki temel egemenlik biçimini oluşturan klasik burjuva demokrasi­sinden daha çok faşizme yaklaştıran ayırdedici bir özelliktir. Başka bir anla­tımla, ‘YDD demokrasisi’, zaten sahte ve aldatıcı burjuva demokrasisinin sınırlarının genişlemesi yönünde de­ğil, bunun tam tersine, onun biçimsel bazı yönlerinin dahi törpülendiği, bur­juvazinin egemenlik sisteminde faşiz­me özgü yöntem ve çizgilerin öne çı­kıp derinleşmesi yönünde bir gidişin ifadesidir. Buna bağlı olarak, özellikle yarı sömürge ülkelerde yeni bir rejim modeli, yeni bir devlet tipi ortaya çıkmaktadır. Özünde burjuva demok­rasisini fetişleştiren küçükburjuva libe­ral demokrat kimi çevreler tarafından “Düşük Yoğunluklu Demokrasi”, kimi­leri tarafından ise “Yarı askeri otoriter rejimler” vb. olarak tanımlanan bu modelin karakteristik çizgileri, anlamı ve sonuçları üzerinde daha sonra du­racağız.

Uluslararasılaşan tekelci sermaye ve onun burjuva devleti yeniden yapı­landırma yöneliminin iç yüzü ve he­defleri konusunda bilinçsiz yığınları, ama belki onlardan da önce emperya­lizm çağında her konuda gericileşen burjuvazi ve onun sınıf diktatörlüğü­nün bir biçimi olarak burjuva demokra­sisi konusunda hâlâ ahmakça hayaller gören küçükburjuva liberal budalaları aldatıp peşine takabilmek için, “özgür­lüklerin sınırlarının genişleyeceği da­ha katılımcı ve çoğulcu bir demokrasi anlayışının temsilcisi” pozlarında kendisini pazarlamaya çalışan “yeni” liberalizmin bu “yeni” demokrasi ve devlet felsefesi, esasında ne burjuva demokrasisinin özüne ve onun özellik­le emperyalizm çağında belirgin bir iv­me kazanmış olan daha fazla zorbalık ve gericileşme yönündeki tarihsel ge­lişme eğilimine aykırıdır, ne de bunlar ilk kez günümüzde ortaya atılan “yeni” görüşlerdir. Burjuva demokrasisi­nin olduğu kadar, “özgürlükçü”, “de­mokrat” bir felsefe ve dünya görüşü olarak geçinen liberalizmin gerçek yü­zünü, niyet ve eğilimlerini bütün çıp­laklığıyla sergileyen benzer görüşleri, liberalizmin 18 ve 19. yüzyıllarda ya­şamış atalarının devlet ve demokrasi konusundaki yaklaşımlarında da gö­rebiliriz. Örneğin, “Özgürlük, devlet yönetiminin halkın elinde olması ile sağlanamaz. Çoğunluğa dayalı bir yönetim, özgürlüklerin kolayca kısıtlana­bileceği bir Uranlığa adaydır” görü­şünde olan ve bu yüzden halkın dev­let yönetimini elinde bulundurmasına kuşku ile yaklaşan bir Benjamin Constant‘ın görüşleri ile bugün açık­ça halkın “siyaset dışına itilmesini” öneren ‘yeni’ liberallerin “Yönetebilir demokrasi” anlayışları arasında her­hangi bir fark, dolayısıyla “yeni” ve “özgün” olan bir yan var mıdır? Libe­ral felsefe ve iktisat öğretisinin tarihte­ki en ünlü isimlerinden biri olan J. S. Mill de, “devletin özgürlükleri koruya­bilmesi için, yoksulların oy hakkının kısıtlanması gerektiğini” savunur, ‘ye­ni’ liberalizmin ‘yeni’ demokrasi anla­yışı da bugün bunu nasıl gerçekleşti­rebileceğinin arayışı içindedir. Burada can alıcı nokta, burjuva liberalizminin nasıl bir “özgürlük” anlayışına sahip olduğudur.

Burjuva liberal öğreti, kendisini ol­dum olası “tutkulu bir özgürlük savu­nuculuğu” olarak pazarlamaya çalış­mıştır. Kavramların içeriği ile bu içerik­te somutlanan sınıfsal anlamları üze­rinde durup düşüneceği yerde, onları ‘sınıflarüstü’ soyut kategoriler olarak kendi başlarına ele alıp fetişleştiren küçükburjuva kafa yapısı da bu sahte­karlığı yutar. Sadece bunu yutmakla da kalmaz; bu ikiyüzlü “özgürlükçülü­ğü”, “demokratlıkla” çiftleştirir, liberal “özgürlük” savunuculuğunun aynı za­manda otomatikman “demokrasi” sa­vunuculuğu anlamına da geldiğini dü­şünür. Halbuki liberal felsefe ve dünya görüşünde bu ikisi arasında böyle doğrudan, içsel ve bölünmez bir ilişki olmadığı gibi, ‘demokrasi’ sorunu libe­ralizmin yapısı ve söyleminde hiçbir zaman özel bir yer ve önem taşımaz. Liberalizm için her zaman esas ve önemli olan, “insanın doğuştan sahip olduğu, hiçbir güç tarafından kısıtla­namaz, istense de kimseye devredile­mez ‘doğal hakları’nın” en başında saydığı “mutluluğu arama, istediğini yapabilmek” hakkını özgürce kullana­bileceği ‘tek zemin’ olarak, özel mül­kiyet temeline dayalı serbest piyasa düzeninin özgür işleyişidir. Onun için “demokrasi” imiş, “Toplumsal eşitlik ve adalet” imiş, bunlar liberal dünya görüşü ve onun tarihsel pratiğinde ‘öncelikli’, ‘temel’ değerler arasında yer almak surda dursun, kısaca özet­lediğimiz bu “özgürlük” anlayışından çok sonra gelen, ona tabi, onunla ko­şullu, dolayısıyla onunla çeliştikleri noktalarda hiçbir moral rahatsızlık duymaksızın umursanmaması, tereddütsüz sınırlanması, ge­rekiyorsa tümden vaz­geçilmesi gereken ‘te­ferruatlar’ durumunda­dır. Bundan ötürüdür ki zaten, liberalizmin gel­miş geçmiş, ünlü ünsüz bütün temsilcileri, ister “demokrasi” adına is­terse “eşitlik” düşüncesi gibi soylu bir amaç uğ­runa olsun, özel mülki­yet düzeni ve meta eko­nomisinin işleyişine en küçük bir müdahaleyi dahi; “Doğal hu­kuka ve özgürlüğe karşı bir saldırı” (Hobbes ve Locke), “Sivil toplumun, özgürlüğün ve uygarlığın boğulması” (H. De Tocqueville), “Tiranlık” (B. Constant), “Bir imparatorun yönetimi ile eşit derecede keyfi, zalim, gaddar ve her açıdan kötü” (J. Adams), “Hiç­bir ahlaki temeli olmayan bir zorbalık” (A. Herbert) vb. ola­rak görürler. “Toplum­sal eşitlik” düşüncesi­nin sözünü dahi duy­mak, liberallerin tüyle­rini diken diken etme­ye yeter. Ama “de­mokrasi” konusunda da burjuva liberalizmin çok istekli ve tahammüllü olduğu söylene­mez. Ona göre: “Demokrasi yani demosun egemenliği, servetin yeniden bölüşümünü gündeme ge­tirerek özgürlüğü sı­nırlar; ayrıca demok­ratik süreç altında alı­nan kararlar kaçınıl­maz olarak optimal ol­mayan sonuçlar üretir. Bu nedenle demokrasi ciddi bir biçimde sınır­lan(malıdır)” (G.C. Pierson, abç) Liberalizmin ‘yeni’ çö­mezlerinden birinin bu görüşleri ile, onun ata­larının savundukları arasında özsel hiçbir çelişki yoktur. Liberal dünya görüşünün ‘kla­sikleri’ arasında yer alan, üstelik kapitalist özel mülkiyet ve serbest pazar düzeninin sürekli bir bi­çimde üretip derinleştirdiği toplumsal eşitsizliklerin büyümesine bütünüyle duyarsız kalmamasıyla da tanınan “si­vil toplumcu” H. De Tocqueville‘in şu görüşleri arasında sonuçta bir ayrılık olduğu söylenebilir mi:

“Tocgueville, sivil toplum içinde servet yoğunlaşması ola­bileceğini, böylece eşitlik düşün­cesinin büyük yaralar alabilece­ğini kabul etmektedir. Ancak bu durumda toplumsal çatışmayı yumuşatacak, şu ya da bu ölçü­de eşitlik ortamı sağlayarak geri­limi çözmeyi amaçlayacak bir devlet müdahalesinden kesinlik­le kaçınmak gerekmektedir. Tocqueville’e göre, düzenleme yaparak, teftiş ve kontrol ederek, akıl vererek, cezalandırarak, eğiterek sivil topluma müdahale eden devlet ya da kamu yöneti­mi sivil toplumu boğacaktır. Bu ise, özgürlüğün ve uygarlığın boğulması anlamına gelecektir. Bu bakımdan, sivil toplumun iş­leyişi içinde ortaya çıkan sorun­ların çözümünü yine sivil topluma bırakmak gereklidir; başka bir deyişle, pazar mekanizmasının işlemesi ile ortaya çıkan adaletsizliklerin ve çatışmanın çözümü yine pazar mekanizma­sının işleyişi içinde sağlanacak­tır.” (aktaran Şaylan, age, sf. 33) Sonuç olarak, liberalizmi demokratizmle özdeşleştirmek, onun ekono­mik yaşama ilişkin ‘sınırsız özgürlük’ talebinin doğal ve mantıki bir sonuç olarak siyasal alanda da ‘özgürlükçü’ bir tutum anlamına geldiğini düşün­mek, kapitalist serbest piyasa düzeni ile özgürlükçü liberal bir demokrasinin birbirlerinden ayrılamayacağını, biri­nin diğerini şart koştuğunu, ikisinin de ancak bu bütünlük içinde sağlam ve istikrarlı bir işleyişe kavuşabileceğini zannetmek, eğer cehaletten ileri gel­miyorsa ahmaklıktan kaynaklanan bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Marksizmin 150 yıldan beri her fırsat­ta sergilediği gibi; burjuva demokrasisi ve onun düşünsel temelini oluşturan burjuva liberalizminin “özgürlük”, “eşitlik” ve “demokrasi” sloganları, ezilen yığınları aldatmak için başvurulan bü­yük bir yalan ve sahtekarlıktır. Libera­lizmin savunduğu “özgürlük”, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulundu­ran sınıfların, işgücünden başka hiçbir serveti olmayan proletarya başta ol­mak üzere emekçi sınıfları hiçbir en­gel ve sınırlama ile karşılaşmaksızın sömürme, soyma, onların emek ürün­lerini hayasızca talan etme özgürlüğü­dür. “Özgür seçimler temelinde halkın halk tarafından yönetildiği sistem” olarak yutturulmaya çalışılan burjuva demokrasisi, en fazla mülk sahibi zen­gin sömürücü sınıflar için geçerli bir demokrasi, günümüzde çok daha kü­çük bir azınlığı oluşturan tekelci burju­vazinin egemenliğini perdelemekte kullanılan bir maskedir. Bugün bu bi­çimsel demokrasinin, emekçilerin en­gin çoğunluğu için pratikte zaten kağıt üzerinde kalan “seçme ve seçilme öz­gürlüğü”, “genel ve eşit oy hakkı” gi­bi en temel biçim şartlarının sürmesi­ne dahi tahammülü kalmayan ege­men burjuvazi ve onun ‘yeni’ liberal uşaklarının ‘yeni’ yönelimleri, ML’in bu tespit ve eleştirilerinin bir kez daha doğrulanmasından başka nedir? ML öğretinin canlılığını ve geçerliliğini hâ­lâ nasıl koruduğu gerçeği, bu alanda da kendisini göstermektedir.

Tekelci burjuvazi ve onun ‘yeni’ li­beral uşakları, kapitalist sistemin bir türlü içinden çıkamadığı krizin derinliği ve bundan kaynaklanan tehlikelerin her geçen gün biraz daha büyümesin­den duydukları korkunun etkisiyle, “demokrasi” konusundaki gerçek ni­yet ve eğilimlerini, bugün artık öyle fazla sakınma gereğini de duymaksı­zın kusmaktadırlar. Onların bu denli rahat ve pervasız davranabilmelerin­de, proletarya ve emekçi yığınların devrimci örgütlülük ve başkaldırıları­nın, devrim ve ulusal kurtuluş müca­delelerinin, sosyalizmin prestiji ve çe­kim gücünün eskisi kadar güçlü olma­yışının verdiği cesaretin payı da kuş­kusuz çok büyüktür. Burjuva devleti yeniden yapılandırma yöneliminde ifa­desini bulan bu “yeni” demokrasi ve devlet anlayışını, küstahça bir sakınmazlıkla teorize eden ‘yeni’ liberal ide­ologlardan birisi de Frederich Hayek‘tir. YDD’nin ‘peygamberler’ katına yükselttiği geç keşfedilmiş yıldızlardan biri olan Hayek‘in görüşleri, açıksözlülüğün yanı sıra ‘yeniden yapılandırma’ yönelimine ilişkin bazı somut önerileri de içeren ‘programatik bir çerçeve’ özelliğini taşıdığı için, bunların geniş bir özetinin aktarımı yararlı olacaktır: Hayek, temel tez olarak -ki bu, bütün ‘yeniden yapılandır­macıların’ temel tezi ve hedefi­dir- en başta ekonomik yaşa­mın denetiminin demosa veril­memesi gerektiğigörüşünde­dir. O, “özgür ve adil bir toplu­mun ancak pazar mekanizması tarafından kendiliğinden oluşan bir düzenle varolabileceğini ileri sürmektedir. Bu düzende insan­ların davranışları ve birbirleri ile olan ilişkileri mülkiyeti esas alan yasalara, özgür mukavele ilkesine göre biçim alacak; (bu) düzende devletin çok sınırlı bir rolü olacaktır. Hayek, ancak bu koşullar altında gerçek de­mokratik bir devletten söz et­menin mümkün olduğunu ileri sürmektedir. Bu demokratik devlet, sadece dış güvenlik ve hukukun üstünlüğünü sağlamak amaçları için vergi toplayacak­tır. Bu işlevlerin dışındaki her­hangi bir devlet işlevi için her­hangi geçerli bir moral ilkeden söz edilmemektedir.

Hayek, demokrasinin ve ka­mu çıkarının ancak sınırsız, ko­şulsuz bir pazar işlerliği ile gerçekleşeceği düşüncesinde­dir. Bunun için de demokrasinin somut tanımının yeniden yapıl­masına gerek vardır. Hayek, dürüstlükle ve cesa­retle siyasal süre­cin nasıl yeniden yapılanması ge­rektiğini ortaya koymaktadır. Te­mel amaç, eko­nomik yaşamı Demosun elin­den kurtarmaktır ve anayasalar bu doğrultuda yeni­den yazılmalıdır. Hayek, buna ek olarak, yasama organının ekono­miye müdahale edemeyecek hale getirilmesini (‘Ekonomik Ana­yasa’ önerileri ha­tırlansın) öner­mektedir. Bunun için de somut olarak, seçilme yaşını 45’e yük­seltmek (her tarafı dökülen has­talıklı ‘ihtiyar köstebek’ kapitaliz­me de böyle bir ‘bunaklar mecli­si’ yakışır zaten), yasama orga­nını 15 yıllık dönemler için seç­mek (Hayek de, Sabancı ve di­ğer TUSİAD patronları gibi, ‘se­çim’ denilen şu aldatmacaya başvurmayı tümden kaldırıp bir kenara atmak en iyisi diyecek demesine ama, şu zevahiri kur­tarma zorunluluğu yok mu?!!) gi­bi öneriler ortaya atmaktadır” (G. Şaylan, age, sf. 93-94, abç). Hayek‘in tanımladığı türde bir “de­mokrasi’ ve “devlet’ anlayışının; yani “mülkiyeti esas alan”, “sınırsız ve ko­şulsuz bir serbest pazar işlerliğini te­mel amaç edinen”, bunun için halkın siyasetten artık sadece fiilen değil açıkça da dışlandığı, bugüne kadar “burjuva parlamenter demokrasinin temel kurum ve araçları” olarak tanımlanagelen serbest ve özgür seçimle­rin, parlamentoların ve hükümetlerin yetki ve işlevlerinin alabildiğine budanarak büsbütün göstermelik hale geti­rildikleri bir demokrasi(!) ile bütün işi “güvenliği sağlamak” (devlet konu­sunda en yaygın ve köklü önyargılar­dan birine hitap ederek Hayek bunu salt bir ‘dış güvenlik’ sorununa indirgiyor ama, mevcut düzenin devamını sağlayabilmek için ezilen sınıfları bas­kı altında tutmanın aracı olarak her devletin ilk ve esas görevi ‘iç güvenli­ği’ sağlamaktır) ve “vergi toplamak” olan baskıcı, zorba bir devlet anlayışı­nın, teorik bir tartışma ve fikir cimnastiği düzeyini çoktan aşıp 1980’li yıllar­dan itibaren politika ve pratik uygula­ma düzeyine taşındığını, dünyanın çeşitli yörelerinde olduğu gibi Türki­ye’de de özellikle 1994 seçimleri son­rasında yaşanan gelişmelerden de (sık sık alevlenen “Başkanlık Sistemi” tartışmaları, seçim ve siyasi partiler yasalarında yapılması istenen deği­şiklikler, ‘merkez sağ’ ve ‘merkez sol’un birliğini sağlama yönündeki zor­lamalar, RP’nin kapatılması ve FP’nin “hizaya sokulması” yönündeki baskı­lar, son günlerde tekrar gündeme ge­len “Milli Mutabakat Hükümeti” ara­yışları vb., vb.) görebiliriz. Bazılarınca “postmodern darbe” olarak tanımla­nan “28 Şubat Süreci” de dahil hepsi ancak “Devleti yeniden yapılandırma” stratejik yönelimi ekseninde, onunla ilişkisi kurularak ele alındığı takdirde yerli yerlerine oturtulup gerçek anlam­ları kavranabilecek olan bu gelişme­ler, özellikle küçükburjuva liberal de­mokrat çevrelere, “çağdaş demokrasi­ye” ve “YeniDünya Düzenine” aykırı gelişmeler olarak gözükmektedir. Po­litika ve taktikler düzeyinde bunun zıt kutbunda yer alan ve kendisini aynı zamanda “Yeni Dünya Düzeni karşıtı” bir antiemperyalizm olarak yutturma­ya çalışan burjuva milliyetçi ‘Genel­kurmay solu’ ise, bu gidişi, “devrimci yöntemlerle yürütülen gerçek bir de­mokratikleşme yönelimi” olarak “milli bir devrim” şeklinde yorumlamakta­dır. Dayandıkları ideolojik öncüller ve çıkardıkları sonuçlar ne kadar zıt yön­ler ve görünüm taşırsa taşısın, bunlar esasında, “Yeni Dünya Düzeni de­mokrasisi”, bunun ayırdedici çizgileri ve yaşama geçirilme biçimleri konu­sunda aynı zemin üzerindedirler. Biri­nin “çağdaş demokrasiden uzaklaş­ma”, diğerinin ise “gerçek bir milli de­mokratik devrim” olarak yorumladık­ları süreç, esasında tam da burjuva demokrasisinin “çağdaş” biçimi olarak ‘milli’ değil uluslararası bir modelin Türkiye‘deki uygulamasından başka bir şey değildir. Siyasal rejimlerinin daha önceki biçimlenişindeki, sosyo­ekonomik ve sosyokültürel gelişme düzeyleri ve koşullarındaki, bu arada emperyalizmin gözündeki jeostratejik ve ekostratejik konumlarındaki farklı­lıklar nedeniyle bu “YDD Demokrasisi” modelinin yaşama geçirilişi, Güney Kore ve Endonezya örneklerinde gö­rüldüğü gibi askeri cunta ya da kişi diktatörlüklerinin yerini daha ‘sivil’ ve ‘demokrat’ yönetimlerin alması görü­nümüne bürünürken, bir Pakistan ve­ya Türkiye gibi örneklerde ise görü­nüşte ‘sivil parlamenter’ rejimin işleyi­şi sırasında ordunun müdahaleleri ve ağırlığının daha dolaysız ve daha yo­ğun bir hal alması biçiminde bir seyir izlemektedir. Fakat ortaya çıkan rejim modelinin karakteristik çizgilerinde, hatta uygulanan çoğu yöntemlerde hiçbir fark yoktur. Ana hatlarıyla: Kla­sik burjuva “kuvvetler ayrılığı” ilkesi­nin yerine iktidar gücü ve yetkilerinin merkezileştirildiği ve ordunun belirleyi­ci bir konumda olduğu çekirdeksel ku­rum ve organların elinde toplandığı, parlamentoların yanı sıra artık hükü­metlerin bile iyice işlevsizleşip göster­melik bir konuma itildiği, yargının poli­tik bir silah ve düzenleme aracı olarak kullanıldığı, değil burjuva “Hukuk dev­leti” olmak “yasa devleti” olarak bile nitelenemeyecek, görünüşte “sivil” ve “parlamenter” ama gerçekte ne ‘sivil’ ne de ‘parlamenter’ sayılabilecek key­fi, bürokratik, zorba bir yönetim tarzı ve rejim modelidir bu.

Yukarıda özellikle Hayek‘in görüş­lerinde teorik çerçevesini gördüğümüz bu “YDD tipi demokrasi” anlayışının politika düzeyindeki yansıma biçimle­rinden birini, ABD yönetiminin görüş ve eğilimlerini yansıtmasıyla tanınan Foreign Affairs dergisinin yöneticile­rinden Fareed Zakaria‘nın ortaya attı­ğı “illiberal demokrasi-liberal otokrasi” ayrımında ve ABD‘nin bugün bunlar­dan hangisini tercih etmesinin global çıkarlarına daha uygun olacağına dair önerisinden de görebiliriz. “İlliberal de­mokrasi”, Zakaria‘nın, “Yöneticilerin seçimle işbaşına geldikleri, ancak sivil özgürlüklerin anayasal güvenceye alınmadığı rejimler”e verdiği ad. “Libe­ral otokrasi” ise, “Yönetimin seçimle işbaşına gelmediği, ancak yöneticile­rin bireysel haklara saygı gösterdiği ülkelerdeki rejimler”e ilişkin tanımı. Zakaria, birincilere örnek olarak, “Ko­münizm sonrası, ‘demokratikleşen‘, ancak ‘liberalleşmeyen‘ ülkeleri” gösteriyor. Zakaria‘nın ölçütüne göre Türkiye‘yi ve Latin Amerika ülkeleri­ni de bu kategoriye sokmak mümkün.

“Liberal otokrasi” örnekleri ise Endo­nezya, Singapur ve Malezya. Bu ay­rım temelinde Zakaria, “ABD’nin bazı ülkelerde ‘demokratik’ görünümü libe­ralizme’ yeğlediğini” iddia ederek -ki bu esasında gerçeği yansıtmıyor-, “Washington’un bundan böyle salt ‘seçim’ peşinde koşmayı bırakarak, ‘otokratik’ de olsa ‘liberal’ rejimleri desteklemesini” öneriyor. Zakaria‘nın temel gerekçesi ise şu: “Demokrasi toplumsal gerilimleri artırıyor, dema­goglar seçim kampanyalarını seç­menlerin etnik ve dinsel hoşgörüsüz­lük gibi en kötü içgüdülerine hitap et­mekte kullanabiliyorlar, (dolayısıyla) seçmenlerin tercihleri her zaman iyi ve doğru tercihler olmayıp kötü ve va­sat tercihler olabiliyor…” (Foreign Af­fairs dergisinin Kasım-Aralık 1997 ve Mart-Nisan ’98 tarihli sayılarında yer alan bu tartışmaları aktaran Y. Çongar, 9 Mart ’98 Milliyet)

  1. Zakaria‘nın tezi ve önerisinin, Amerikan yönetiminin -en azından bir kanadının- tercih ve eğilimlerini yan­sıttığından kuşku duymamak gereki­yor. Politika düzeyinde formüle edilen bu görüşlerin, Hayek‘in önerileri ve “3’lü Komisyon”un yönetebilir de­mokrasianlayışı ile Türkiye, Pakis­tan, Endonezya, Güney Kore ve La­tin Amerika ülkelerinin ezici bir ço­ğunluğunda bugün zaten uygulanan rejimlerle nasıl bir çakışma gösterdiği ise ortada. YDD’nin efendilerinden “demokrasi” bekleyenlerin, ABD ve diğer emperyalist ülkelerin günümüz­de artık askeri darbelere, demokratik hak ve özgürlüklerin gaspedilmesine seyirci kalmayacakları” düşlerini gö­renlerin, tekeller çağında her ikisi de birer palavraya dönüşmüş olan “eko­nomik liberalizm ile siyasi liberalizmin birbirlerinden ayrı düşünülemeyeceği” tezine dayanarak egemen burjuvaziyi “demokrasinin sınırlarını genişletme­ye ikna etmeye” çabalamanın vb. na­sıl ahmakça birer yanılsama olduğunu görmek için bunları gözönüne getir­mek yeterlidir. Hayek ve diğer ‘yeni’ li­beraller gibi Zakaria da:

1) Salt “seçimlere” indirge­nen burjuva demokrasisinin gü­nümüzde artık nasıl iyice biçim­sel bir karakter kazandığını,

2) Buna rağmen burjuvazi­nin, onun olası “istenmedik” so­nuçlarına dahi güveni ve taham­mülünün kalmadığını,

3) Tekelci burjuvazi için gü­nümüzde aslolanın siyasal “de­mokrasi” değil, sermayenin önünde ayak bağı oluşturan, onun sömürüsünü ve dolaşım hızını sınırlandıran tüm engelle­rin kaldırıldığı ekonomik “libera­lizm” olduğunu,

4) Bunun için gerekirse se­çim aldatmacalarına vb. de son vererek, seçmenlerin yapama­yacağı “doğru” seçimlerin ‘birile­ri’ tarafından yapılmasının tercih edilmesi gerektiğini açık açık iti­raf ediyor.

“Yeni Dünya Düzeni Demok­rasisinin ne anlama geldiğini, onun nasıl bir rejim modeli/dev­let tipi peşinde koştuğunu, bu­nun sadece “Türkiye’ye özgü” ve “konjonktürel” bir durum ol­mayıp “evrensel” ve “stratejik” bir yönelim olduğunu, proletarya ve emekçi yığınların hareketinin, devrim ve sosyalizm uğruna mü­cadelenin bundan sonraki geli­şim seyri, kaderi, izlenmesi ge­reken strateji ve taktikler açısın­dan nasıl ciddiyetle ele alınıp ir­delenmesi gerektiğini göstermek için daha fazla söze ve örneğe bilmiyoruz hâlâ gerek var mıdır?

V- TDH BU DEĞİŞİMİN ANLAM VE ÖNEMİNİN NE DERECE FARKINDA?

Burjuva devleti yeniden yapılandır­ma yönelimine ilişkin olarak şu ana kadar daha çok, burjuvazinin ege­menlik tarzında meydana gelen deği­şikliklerin çapının büyüklüğüne ve kapsamının genişliğine dikkat çekme­ye çalıştık. Kapitalizmin geleceğini ve iktidarını sağlama almak, proletarya ve emekçi yığınların her geçen gün bi­raz daha büyüyen öfkelerinin devrimci patlamalara dönüşmesinin önüne ge­çebilmek için tekelci burjuvazinin, kendisinin yarattığı ama günümüz kriz koşullarında artık kendisine de ayakbağı haline gelen burjuva parlamenter yöntem ve mekanizmaları iyice kuşa çevirerek yönetmenin ‘yeni’ yöntem ve mekanizmalarını devreye soktuğu­na işaret ettik. Çoğu faşizme özgü olan yöntemlerin parlamentarizmin kalıntılarıyla harmanlanarak farklı bir bütünlük oluşturmaları sonucunda or­taya yeni bir burjuva devlet biçimi‘nin çıktığı tespitinde bulunduk. Te­kelci burjuvazinin siyasal egemenlik aracı olarak burjuva kapitalist devletin, bütün göstermelik karakterine karşın burjuva parlamenter demokrasinin klasik biçiminden daha uzak, açık fa­şist diktatörlük biçimine daha yakın bir çizgide yeniden örgütlendiği bu sü­reç, ’90’lı yıllardan itibaren hız kazan­mış olarak halen sürüyor. Sınıf mücadelesinin sürdüğü koşullarda bir farklı­laşma yaratan bu değişim, proletarya ve ezilen halkların kurtuluş uğruna mücadelesinin bundan sonraki geli­şim seyri ve geleceği açısından yeni sorun ve görevleri, ciddi tehlikeler ve olanakları haliyle beraberinde getiri­yor.

Bu noktada can alıcı bir soru çıkı­yor karşımıza: Türkiye devrimci hare­keti (TDH) bu değişimin ne kadar far­kında? Devlet konusunun, devrimin gelişme çizgisi ve seyri ile olan ilişkisi, burjuvazinin egemenlik biçimi ve yön­temlerinin devrimci proletaryanın stra­teji ve taktiklerinin, örgütlenme ve mü­cadele biçimlerinin belirlenmesi sıra­sında taşıdığı önem dikkate alınacak olursa asla kayıtsız kalınamayacak olan bu süreç karşısında nasıl bir tu­tum sergileniyor? Sorunun üzerinde gereken ciddiyet ve önemle duruluyor mu?

TDH’nin bütünü açısından bu so­rulara olumlu bir yanıt verebilmek mümkün değil maalesef. Bırakalım soruna gereken ciddiyetle eğilmeyi, birçok devrimci örgüt ve çevrenin da­ha işin farkında oldukları bile söylene­mez. ‘Farkında gibi’ görünenlerin de bunlardan çok bir farkı yoktur.

Örneğin bir DHKP-C‘nin gündemi­ne söylem düzeyinde dahi girmiş de­ğildir ‘devleti yeniden yapılandırma’ diye bir konu. Türk tekelci burjuvazisinin bu yöndeki adımlarını hızlandırdığı, konunun güncelleşip so­kaktaki insanın bile günde­mine girdiği bir süreçte, bu çizginin sözcülüğünü ya­pan yasal yayın organının son bir yıllık sayılarını tara­yacak olursanız, böyle önemli bir konuya dil ucuy­la olsun değinildiğini göre­mezsiniz. Anarşizme özgü bir kayıtsızlıkla, proletarya ve halkın ezilme biçimin­deki değişiklikler bu çizgi için pek farketmiyor çünkü. “Oligarşinin sömürge tipi faşizmi”, 40 yıl önce ney­se bugün de o ona göre!!! Aradaki ‘tek değişiklik’, şimdi adının “Susurluk devleti” olması!!! ML’nin il­kesel esaslarının kendisi­ne hatırlatılmasını dahi “dogmatizm” olarak görüp açıkça reddeden bir çizgi­nin ‘yaratıcılığı’ da bu olu­yor!!!

Küçükburjuva bir sosya­lizm anlayışının tarihteki en ünlü temsilcilerinden bi­ri olarak dünyayı “başlan­gıcı ve gelişmesi olmayan değişmez ebedi formüllerle” açıkladığını(!) ve bu temelde değiştirebileceğini(!) zan­neden Proudhon‘un, sadece felsefe ile sınırlı kalmayan düşünsel sefaleti­nin nedenini sergilerken Marks, esa­sında genel bir tespitte bulunur:

“Toplumun bugünkü duru­munu (ve onun ‘resmi ifadesi’ olarak burjuva devleti, birbirine bağlı bir biçimde bunlardaki değişmeleri-nba) an­layamayan bir kimsenin, o top­lum düzenini de­virmeyi amaçla­yan bir hareketi ve bu devrimci hare­ketin sözlerle ifa­desini (yani prole­tarya sosyalizmi­nin tek bilimsel kı­lavuzu olarak ML teorinin esaslarını, onun devlet konusu da dahil bu­güne ışık tutan temel çözümle­melerinin anlam ve önemini -nba) anlamasını nasıl beklersi­niz?” diye sorar.

Bu temel tespit, P-C çizgisi için ol­duğu kadar, ‘kapitalist toplumun bu­günkü durumunu ve ondaki değişme­leri anlayamayan’ küçükburjuva dev­rimciliğinin diğer türleri için de geçerlidir. Fakat DHKP-C‘yi, devlet sorunu ve ondaki değişmeler gibi devrimin ör­gütlenişi ve geleceği açısından kilit bir konuya bu denli kayıtsız kalmaya sü­rükleyen tek etken, ondaki gitgide boyutlanan teorik gerilik ve ML’e yaban­cılaşma değildir. Bunun tek sonucu da, küçükburjuva halkçılığın gitgide daha koyu ve açık bir hal alması ile sı­nırlı kalmıyor. Temelde daha derin ne­denlere, sınıfsal ve ideolojik bakım­dan küçükburjuva bir karaktere sahip olmaya dayanan bu halkçılık, bugün­kü tarihsel koşulların geriye çekici ba­sıncının etkisiyle gitgide daha refor­mist bir yöne evrilirken; özel olarak “devleti yeniden yapılandırma” süre­cinde DHKP-C‘yi, burjuvazinin bu yöndeki adımlarının karşısına ağırlıklı olarak ‘anayasal reformist’ politika ve örgütlenme biçimleriyle karşı çıkan ‘sol muhalif bir kuyrukçuluk’ konumu­na sürüklüyor.

TDH içinde nispeten daha geniş bir kesim, devletin yapılanması ve iş­leyişinde ‘bir şeylerin değişmekte ol­duğunun’ hiç olmazsa ‘farkında gibi’ görünüyor. Hatta günlük propaganda ve ajitasyonunda bunun sık sık lafını da ediyor. Fakat tam da bu noktada, esasında onu hiç kavramadığını, üze­rinde yeterince durup düşünmediğini, bilinçli bir kavrayıştan çok olgulara da­yalı sezgisel bir bilinçle hareket ettiği­ni ele veriyor. Bunların “devleti yeni­den yapılandırmadan anladıkları şey, tekelci burjuvazinin değişik kanatları arasındaki iktidar savaşımı!!! Daha da dar bir kavrayışla, bunun, Susurluk ve 28 Şubat sonrası aldığı görünüm ve gelişme seyri!!! Tabii bu yönelimin sadece ‘Türkiye’ye özgü bir durum’ olarak algılanması, bu sığ yaklaşıma sahip olanların üzerinde birleştikleri bir diğer ortak nokta. Sorun temelde bu kadar sığ ve yüzeysel bir biçimde algılandıktan sonra, ikide bir, yerli yer­siz her konuda lafın getirilip ‘devleti yeniden yapılandırma’ yönelim bağlanması, bu yüzden fazla bir anlam ifade etmiyor.

“Genellikle ve önemli noktalarda hazırlık araştırmasında bir eksiklik olduğunda” der Engels, “politik olaylar ekonomik alana, bunun yanında da birtakım har­cıalem şeylere, indirge(nir)”. “Devleti yeniden yapılandırma” konusunda TDH içinde oldukça yay­gın olan bu “harcıalem” yaklaşımlara tipik bir örnek olarak Halkın Günlüğü gazetesini verebiliriz. Devrimci bir çiz­ginin sözcülüğünü yapan bu gazete, bir süreden beri neredeyse her sayı­sında bu konuya bir biçimde değinmesiyle dikkati çekmektedir. Fakat yazdı­ğı onca yazıya rağmen konunun özü­nü kavramaktan o kadar uzak, bu ara­da kafası o kadar karışıktır ki, bazen aynı yazı içinde bile bir söylediği diğer söylediğini tutmamaktadır. Ona göre: “… ‘ülkücü’ faşistlerin tasmalarının çö­zülmesi (de) Türk devletinin bütün umutlarını bağladığı ‘yeniden yapılan­ma’ politikalarıyla ilişkilidir”, (MASK’ı kastederek) “Yeni konsepte koyduk­ları ‘ülkücü’ kesime ilişkin belirleme de (ırkçı milliyetçilik ve ‘ülkücü’ maf­yanın da ‘irtica’ ve ‘bölücülük’le bir­likte devletin  ‘stratejik düşmanları’ arasından sayılması -nba), esasta hakim kliğin denetimi dışına çıkan… kimi savaş ağası kesimleri tasfiye et­mek, hizaya sokmak ve ipleri kendi ellerinde toplamak amaçlıdır”. Halkın Günlüğü, bir taraftan “yeniden yapılanma”nın miladı olarak kabul ettiği ’28 Şubat süreci’ için, “28 Şubat, dev­letin yenilgisinin adıdır, tükenişidir, yok olmaya doğru gidişidir, parçalan­mışlığının, çözülüşünün adıdır” (16-31 Mart ’98 tarihli 16. sayı), zaten “… sınırlarını koruma telaşındaki bir dev­letin kendini ‘reforme’ etme şansı ola­maz…. Sistemin kendisini yeniden üretme imkanı kalmamıştır” (15. sayı) şeklinde abartılı, keskin solcu belirle­melerde bulunurken; aynı yazı içinde (16. sayı) ya da 6 ay sonra bu kez de, “İşin özü, hakim sınıflar kendi cephe­lerindeki çatışmalı durumu ‘barışçıl’ yöntemlerle atlatmış görünmektedir­ler”, “Ordu, ‘yeniden yapılandırma”da ‘geçici’ de olsa- kısmen başarılı ol­muş, darbe yapmayarak lütufta bulun­muştur…” (26. sayı) diyebilmektedir.

Halkın Günlüğü‘nün kendi içinde bile tutarsız, ne söylediğinin neyi sa­vunduğunun muhtemelen kendisinin de farkında olmadığı düşünce karmaşasının örnekleri saymakla bitmez. Üzerine o kadar yazı yazdığı halde, o daha ‘yeniden yapılanma’nın; sadece Türkiye’ye özgü, Türkiye’de de 28 Şu­batla başlayan bir süreç olmadığını -28 Şubat, onun kendi içinde sıçrama yaptığı bir momenttir sadece-, ulusla­rarası bir nitelik taşıyan bu yönelimin demokratikleşme doğrultusunda bir reform anlamına gelmediğini, zaten emperyalizm çağında burjuvaziden ve onun devletinden kendini bu tarzda ‘reforme’ etmesini beklemenin, bunu ummanın, keskin solculuk altında giz­li bir küçükburjuva liberal düş olduğu­nu, bu yüzden “ordunun darbe yap­mayarak bir lütufta falan bulunmuş” olmadığını, gerektiğinde askeri darbe­lere başvurulması olasılığını tümüyle dışlamamakla birlikte bugünün dünya koşullarında açık askeri darbelere başvurmaksızın ‘darbesiz darbe dü­zenleri’ kurmak biçiminde bir seyir iz­lediğini dahi anlayabilmiş değildir. Bu­na karşılık o, ‘yeniden yapılanma’dan; hakim sınıf klikleri arasındaki iktidar savaşımı ile bir de Kürt sorununda iz­lenen konsept değişikliklerini anla­maktadır. Zaten bu yüzden de bunlar­daki değişme ve dalgalanmalara bağ­lı olarak, Halkın Günlüğü‘nün ‘yeni­den yapılanma’ yorumları da dalgala­nıp durmaktadır. Bir taraftan taşlaş­mış bir dogmatizmin tutsağı olmanın, diğer taraftan gündelik olaylara baka­rak “teori yapmaya” kalkışmanın kaçı­nılmaz sonucudur bu. Ama kendi çiz­gisi ve stratejik yaklaşımlarıyla bile sık sık çelişkiye düşen bu düşünce kar­maşası ile, bunu daha da derinleştiren teorik sığlığın tek nedeni bu ol­madığı gibi; sadece Halkın Günlüğü‘ne de özgü olmayan çok daha acı ve ürkütücü bir gerçek çıkar bu noktada bir kez daha karşımıza:

TDH bugün korkunç bir düşün­sel daralma içindedir. Ufku, perspektifleri, ölçüleri, olgu ve süreçleri kavrayış düzeyi bakı­mından gün geçtikçe biraz daha gerilemekte ve ‘yerelleşmekte­dir.’ Çıplak gözle de görülebilen ya da artık ‘alışkanlık’ halini al­mış konuların dışında dünyada neler olup bitiyor, alttan alta hangi dip akıntı süreçleri işliyor, dünya nereye gidiyor, dün­yada yaşanan geliş­meler ve süreçlerle Türkiye’de olup biten­ler arasında ne gibi bağlantılar var, bunlar bugün ve gelecek açısından hangi ola­sılıkları içlerinde taşı­yor, hangi yeni görev­leri ve tehlikeleri bera­berinde getiriyor… Bunlar üzerinde ne ciddi olarak düşünü­lüyor ne de ciddi bir çözümleme çabası ve yönelimi gösteriliyor. Dünyaya Türkiye’nin penceresinden, Türkiye’ye de başta ulusal sorun olmak üzere gündemde öne çıkan ne varsa onunla sınırlı daha dar ve olgucu bir pencereden bakılı­yor. Düşünün ki, bütün dünyada oldu­ğu gibi Türkiye’de de 1980’li yılların başlarından itibaren uygulanmakta olan bir özelleştirme saldırısı, vergi soygununun ağırlaştırılması, sürekli zam politikaları dahi, “28 Şubat karar­larını hayata geçirmenin ekonomik yö­nü” (Halkın Günlüğü, 1-16 Eylül 1998 tarihli 26. sayı, başyazı) olarak nitelenebiliyor!!! Tekrar belirtelim, sa­dece Halkın Günlüğü‘ne özgü olma­yan bu düşünsel darlık ve ‘yerelleş­me’, devrimin örgütlenmesi ve gelişim seyri bakımından taşıdığı bütün öne­me karşın bir ‘devlet’ konusu ya da başka tekil bir konuda kendini göste­ren teorik gerilik, hatta oportünizmden bile çok daha vahim ve ürkütücü bir durumdur. Sadece bir ‘teorik gerilik’ veya ‘teoriye karşı geleneksel ilgisiz­lik’ olarak görülüp, sırf bunlarla açıklanamayacak olan bu durum, bugün kendisini en başta, ML’nin ilkesel esasları ve devrimcilik iddiasıyla açık­ça çelişen politika ve tutumların bile kolayca savunulup aynı kolaylıkla pe­şinden sürüklenilmesi biçiminde bir reel politikatarzı olarak dışa vuru­yor; sağ tasfiyeciliği ve reformculuğu derinleştiriyor. Ancak bu kafa değiş­mezse, bu korkunç ufuk daralması ve devrimci teoriye bu denli yabancılaş­ma, günün devrimci teorik görevlerine yönelmekten bu kaçış böyle devam ederse, bunun çok uzak olmayan bir gelecekte ortaya çıkaracağı sonuçlar, korkarız bugünkünden de beter ola­caktır.

Dünyadaki gelişmeleri ve gidişin yönünü kavramaktan uzak, bütün ol­gu ve süreçlere sadece kendi bulun­duğu konumun dar penceresinden bakmanın devrimci bir örgütü ve ön­derliği nerelere sürükleyebileceğinin konumuzla da ilgili çok çarpıcı bir baş­ta örneğini, ulusal hareketin işbirlikçi Türk tekelci burjuvazisine, “Gelin dev­leti birlikte yeniden yapılandıralım” teklifinde bulunabilmesinden de göre­biliriz, ilke sahibi ve ilkelerine sadık tu­tarlı bir devrimci bakış açısı, böyle bir teklifte bulunulmasının bile karşısında çok net bir tutum alır. Kaldı ki, teklifin dayandığı mantık ve içeriklendirilmesi, durumu çok daha vahim hale getir­mektedir. PKK Genel Başkanı Abdul­lah Öcalan, şimdi Avrupa zeminine taşıdığı “siyasi çözüm”  arayışlarının önünü açabilmek için, Özgür Halk dergisinin Nisan 1998 tarihli 87. sayı­sında şunları söylü­yor:

“Biz bir taraf ola­rak, … Türkiye’nin temel sorunlarının çözümünde üzeri­mize düşeni yapma­ya hazır olduğumu­zu bütün kamuoyuna deklare et­tik… Gerçekten Türkiye tehdit altındadır… Türkiye’nin mevcut sınırları dahilinde, bir parçalan­mayı politik amaçlarımıza uygun bulmuyoruz… Kesinlikle bu mev­cut sınırlar dahilinde politika yapmanın, sonuca gitmenin da­ha gerçekçi, yararlı olabileceği görüşünü dile getirdim. Kürtlerin bağımsız olması da sınırların illa değişmesi anlamına gelmez. Halklar(ın) bağımsızlığı bir coğ­rafi olay değildir; ideoloji, irade, kendi kaderlerine hakim olma olayıdır. Aynı sınırlar içerisinde de halklar rahatlıkla özgür olabi­lir(ler)…  Hatla bizce günümüz realitesine göre, öyle ayrıksı sı­nırlar halkları zorluyor, kör dö­vüşlere, kavgalara yol açıyor. En güzeli, kavga etmeden, halkların bağımsızlık iradesini çakıştır­mak, bütünleştirmek, aynı çıkar, aynı yarar noktalarında birleştir­mek. Yeni devleti bu temelde or­ganize etmek. Yani amacımız, devleti yıkmaktan ziyade… ye­niden yapılandırmak.  Bu çok önemlidir. Bu Türkiye’nin en te­mel meselesidir… Yeniden yapı­lanma, devlet yapısında köklü bir reform demektir, çağdaş bir devlet oluşturmak demektir. Bu­rada biz, Kemalizm’i veya oluştu­rulan TC’yi yok sayalım demiyo­ruz. Ama dünya, artık 20. yüzyı­lın başlangıcındaki dünya değil­dir. Avrupa’da toptan bir yeniden yapılanma var, Rusya’da bir ye­niden yapılanma var. Hatta ’60’lardan sonra bütün dünyada yeniden yapılanma var. Bütün Doğu Avrupa ülkelerinde yeni­den yapılanma var. Neden bun­ları gözönüne getirmiyoruz?… Bu yeni yapılanmaya karşı dün­yada tek direnen devlet Türkiye Cumhuriyeti’dir…”

Devrimci ilkeleri, tarihsel amaçları­nı, programatik görüşleri ve stratejik hedeflerini bir kenara bırakmayı bera­berinde getiren ‘realiteye göre politika yapma’nın, acı fakat aynı zamanda uyarıcı olması gereken ibret verici bir örneğini oluşturuyor burada savunu­lan görüşler. Ulusal devrimci bir hare­ketin,  “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” ilkesine getirdiği yoruma bakın! “Halkların bağımsızlığı coğrafi bir olay değil(miş), illa da sınırların de­ğişmesi anlamına gelmez(miş), bunu gerektirmez(miş), sınırların tartışma konusu yapılması gerçekçi ve yararlı olmadığı gibi kör dövüşlere ve çirkin kavgalara yol açıyor(muş)”?!! “Ezilen ulusun, istediği takdirde ayrılıp kendi bağımsız devletini kurabilme hakkını” içermeyen, bunu dışlayan, anlamsız ve gereksiz gören her türlü “KKTH sa­vunuculuğu”, ulusal sorun konusunda bayağı bir reformizmin ve sosyal şo­venizmin ifadesidir. Demokratik bir hak olarak KKTH’nin devrimci özü ve ruhu burada yatar çünkü. Burjuvazi ve gericiliğin iktidarı altında bu konuda bütün sorun ve çatışma da, ‘sınırların tartışma konusu haline gelmesinden’ doğar zaten. Emperyalistler, burjuvazi ve gericilik, ezilen bir ulusun varlığını dahi bu yüzden tanımak istemezler, onun KKTH gibi en doğal ve meşru hakkına bu yüzden karşı çıkar, onun bu uğurdaki mücadelesini bu yüzden vahşi bir şiddet ve terörle bastırmaya çalışırlar. Siz şimdi kalkar, “günümüz realitesini dikkate almak” adına -arka­nızdan gelenler de sizin  “realitenizi dikkate almak” adına-, bu haktan vaz­geçtiğinizi açıkça deklare etmekle kal­maz, bu konuda karşınızdakilere gü­ven verebilmek için bunu bir de genelleştirip teorize etmeye soyunur, “siya­si çözüm yolunun önünü açabilmek için” buna dayalı politikalar izlemeye başlarsınız; ulusal sorun çerçevesin­de bile siz artık devrimci bir ulusal kurtuluşçulukla nerelere varacağı be­lirsiz bir ulusal reformizm arasında, Leninizm ile II. Enternasyonal oportü­nizminin sosyal şoven çizgisi arasında temel ayrım noktasını kendi elleriniz­le kaldırmış ve ikincilerin zeminine adım atmışsınız demektir. Bu doğrul­tuda ‘ileriye doğru’ atılan her adım, el­de edilecek her ‘başarı’ ise, Kürt halkı­nın ulusal özgürlük mücadelesi açı­sından gerçekte yeni bir kayıp ve ge­riye doğru gidişten başka bir anlam ta­şımaz.

Verilen mücadelenin karakteri başta olmak üzere herşeyi belirleyici nitelikteki bu temel eşik geriye doğru bir kez aşıldıktan sonra, gerisi gelir. Nitekim gelmektedir de. Ne ezen ulus­ların egemen sınıfları ve emperyalistlerin bu konudaki gerici tutum ve dire­nişleri ile ezilen ulusların tarihsel açı­dan tamamen haklı ve meşru ulusal başkaldırıları arasında, ne de en azın­dan antiemperyalist bir karaktere sa­hip ulusal başkaldırılar ile emperya­lizm ve gericiliğin kışkırttığı ulusal ka­rakterli boğazlaşmalar arasında hiç­bir ayrım yapmaksızın, sınırları tar­tışma konusu yapan, sorunun düğüm noktasını son tahlilde bunun oluştur­duğu bütün ulusal mücadeleleri “kör dövüşü”, “güzel olmayan, çirkin, yakı­şıksız, çağdışı bir kavga” vb. olarak ni­telemek hem de ulusal karakterli dev­rimci bir hareketin dili midir? Her şey bir yana, Kürtlerin PKK’nin öncülüğün­de bugüne kadar yürüttükleri mücade­le bir “kör dövüşü” müydü? Öte yan­dan, kendilerini ezen ulusun işbirlikçi ya da emperyalist burjuvazisi ve geri­ciliğin iktidarı altında Kürtler ya da bir başka ezilen ulusun emekçi halk kitle­leri nasıl ve ne kadar “rahatlıkla özgür olabilirler”? Ezen bir ulusun egemen burjuvazisi ve sömürücü sınıfları ile üstelik ezilen bir ulusun hem sınıfsal hem de ulusal karakterde çifte bir sö­mürü ve zulmün boyunduruğu altında tutulan emekçi sınıfları hangi “aynı çı­karlara” ve “aynı yarar noktalarına” sahiplerdir ki, onların “iradelerini ça­kıştırmak, bütünleştirmek, birleştir­mek’ mümkün olabilir? Devrimciler bunun için mi savaşırlar? Daha açık konuşalım: Bu devrimcilik midir? Eğer bu “devrimcilik” ise, “sınıf işbirlikçiliği” nedir o zaman? PKK‘nin çizgisi ve programatik görüşlerinin temelini oluşturan (ve tabii o zamanlar da yine rüzgara göre yelken açmanın sonucu olarak başkalarınca da paylaşılan) “sömürgecilik” tespiti ne oldu, “sömürgeci burjuvazi”ye, “senin iktidarını ve devlet sınırlarını tartışma konusu yap­mıyoruz, bunlara saygılıyız, hatta gel devleti birlikte yeniden yapılandıralım” teklifinde bulunulmasını bu tespitin neresine oturtuyorsunuz; bir zamanlar her taşın altında onun yattığı düşünü­len, en aşağılık reformisti ve sosyal şoveninden komünisti ve devrimcisine kadar herkesin aynı sepete doldurulduğu “Türk solu”na yapılan, ML’e ve sosyalizmin tarihsel pratiğine en ölçüsüz saldırıların temel dayanakların­dan birini oluşturan “Kemalizm ve Misak-ı Milli savunuculuğu” eleştirisini bu durumda bugün acaba kim hak ediyor vb., vb., diye sormuyoruz artık. Şu an asıl konumuzu oluşturan ‘devleti yeniden yapılandırma’ sorununa yaklaşımda da aynı acı ve üzücü tablo çıkıyor karşımıza. “Yeniden yapılanma, çağdaş bir devlet oluşturmak demekmiş?!! Öykünülen örnekler ise, Rusya ve Doğu Avrupa‘daki yeniden yapılanma!!!  Kapitalizmin krizindeki derinleşmeye paralel olarak burjuvazi­nin dünya çapında gündeme getirdiği ‘yeniden yapılandırma’ yöneliminin anlamı, içyüzü, hedef ve sonuçları üzerine hiç düşünülmediği çok açık. Dünyadaki birçok gelişme üzerinde -bu arada Türk tekelci burjuvazisinin “Kürt sorununda” bundan sonra izle­yeceği politikalar üzerinde de- bazen belirleyici bir etkide bulunan bu kadar güncel ve önemli bir konu hakkında devrimci bir görüş açıklığına ulaşmak için onu teorik olarak çözümleme çabası ve yönelimine girilmemiş olması akıl alacak gibi değil. Hasmınızın du­rumunu ve muhtemel yönelimlerini doğru ve derinlikli bir tarzda çözümle­yemediğiniz taktirde, siz nasıl doğru ve isabetli karşı politikalar ve taktikler belirleyebilirsiniz? Bunu yapmamışsı­nız, hiç olmazsa seçilen örneklerde yaşananlar bir bütün olarak göz önü­ne getirilir. Revizyonist sistemin çöküşünden sonra Rusya ve Doğu Avru­pa ülkelerinde gerçekleştirilen ‘yeni­den yapılanma’nın bu toplumları ne hallere düşürdüğü, görünüşte ‘bağımsızlıklarını kazanan” halkları gerçekte hangi felaketlere sürüklediği ortada. Bu örneklerin neresine, nasıl öykünülebilinir? Bunlar, öykünülecek “çağdaş yeniden yapılanma” örnekleri olarak değil, olsa olsa,‘kapitalist yeniden ya­pılanma’nın ya da ‘kapitalist yoldan çağdaşlaşma‘nın nasıl çıkmaz ve ba­tak bir yol olduğunu, emekçi halklar ve insanlığın geleceği açısından nasıl bir çürüme ve yozlaşma anlamına geldiğini sergilemenin canlı örnekleri ola­rak anılabilirler ve böyle de anılmalı, ezilen emekçi yığınları devrimci bir te­melde eğitip uyarmanın aracı haline getirilmelidirler.

PKK Genel Başkanının, “mera­mını anlatmaya çalışırken isabetsiz örnekler ve kavramlar kullanmış olabi­leceğini, yoksa O’nun kastettiği ‘yeni­den yapılanma’nın ‘demokratik’ bir ‘yeniden yapılanma’ olduğu” şeklinde bir ‘mazeret teorisi’ ile karşımıza çıkılabilir. (Bugüne kadar savunageldikleri, lafa gelince bugün de savunmaya devam ettikleri çizgisel görüşleri ile bugünkü pratik-politik tutumları ara­sındaki çelişkiyi çuvala sığdırmakta zorlanan ‘reel politikçiler”in ürettikleri mazeret teorilerinden geçilmiyor çün­kü bugünlerde ortalık). Burjuvazi ve emperyalistler tarafından muhatap alı­nabilmek için onlarla ‘ortak bir dil’ tut­turmaya, onların tercih ve yönelimleri­ni kendi referans kaynaklarınız haline getirerek ‘korkulacak bir güç olmadığı­nız’ izlenimi ve güvenini vermeye ça­lışmanın devrimci açıdan kabul edile­mezliğini bir an için görmemezlikten gelelim, bu arada bugünkü ‘yeniden yapılanma’ yöneliminin en küçük bir ‘demokratik’ karakter ve niyet taşıma­dığı gerçeğini de bir an için unutalım; genel olarak çağımızda ama özellikle de günümüz dünya ve bölge koşulla­rında, hem de emperyalistlerin destek ve himayesinde, işbirlikçi tekelci burju­vazinin egemenliğini tartışma konusu dahi yapmaksızın, tersine “onunla bir­likte”, görüşme ve pazarlıklar yoluyla mevcut burjuva devleti “demokratik­leştirmek” mümkün müdür? Devrimci­lik iddiasını taşıyan herkes, hiçbir ka­çamağa ve atraksiyona başvurmaksı­zın, önce bu soruya çok açık ve net bir cevap vermelidir. Çünkü sorunun özü bu noktada yatmaktadır. “Siyasi çö­züm” olarak adlandırılan ve progra­matik görüşlerden, PKK‘yi PKK ya­pan stratejik hedef ve tutumlardan vazgeçildiğini açıkça deklare ederek burjuvaziye “Gel devleti birlikte yeni­den yapılandıralım” teklifinde bulunul­ması noktasına kadar varan politika ve taktiklerin temelinde, bunun “müm­kün” görülmesi vardır. Kaldı ki, PKK Genel Başkanı, ‘demokratikleşme’den ne anladığını, nasıl bir ‘demokra­tik yeniden yapılandırma’ anlayışıyla hareket ettiğini ve bunun için kimlere güvendiğini, sayısız başka örneğe ek olarak aynı konuşmasında bizzat ken­disi bir kez daha ortaya koyuyor:

“(Ordunun siyasal sürece müdahalelerini kastederek) Ba­zıları ‘müdahale antidemokratik­tir, demokrasiyi zorluyor’ diyor­lar; bana göre tam tersi antide­mokratiktir. Yani ordu eğer ciddi bir siyasi misyon içindeyse -ki öyledir- daha fazla müdahale et­melidir. Hem de demokrasi adı­na! Çünkü, bu siyasi demagog­ların demokrasi önünde en bü­yük engel oldukları açıktır.

Şunu söylemek istiyorum. Demokrasiye tehdit ordudan gelmiyor. Ordu gerçekten kendi planına göre, MGK’da belirlenen plana göre çok demokratik ol­masa da, çok reformcu olmasa da daha olumlu diyebileceğimiz bir süreci geliştirmek istiyor. Bu­nun önünde engel olan ordu de­ğil, sivillerdir diyorum. Siyasiler­dir, siyasi partilerin demagogları­dır. Başta Demirel, kendine göre Başkanlık statüsü yaratmak isti­yor. Diğerlerinin hesapları da ‘haydi seçim’. Şimdi seçim olsa ne elde eder? Mesele o mudur? Seçimi tamamen şahsi ikbal için gündemleştirmek istiyorlar. Bu demagoglar Türkiye’ye kaybetti­rirler. Kendi ordusunun, kendi paşalarının eğilimlerini bile doğ­ru politikleştiremeyenlerin, bana göre demokratlıkla hiçbir alaka­ları yoktur… Maalesef Türki­ye’nin büyük çıkmazı budur.

Askerin rahatsızlığı salt bir türbanla ilgili değil. O bir baha­nedir, o bir görüntüdür. Esasta asker şunun için rahatsız: Siyasi partiler tarafından, ucuz söylem­lerle, demagojik yaklaşımlarla ve kesinlikle koltuk çıkarı, şahsi çıkar diyebileceğimiz, Türki­ye’nin ciddi bir sorunuyla, çözü­müyle alakası olmayan; sadece ‘benim partim, senin partin’, işte ‘ben gelirim iktidara, kaparım koltuğu, şu kadar rant toplarım’ gibi son derece aleyhte hesap­larla gündemi örtbas ettikleri, saptırdıkları için asker rahatsız­dır. İşin özü de budur” (Özgür Halk, 87. Sayı, Nisan ’98)

Şu savunulanları gördükten sonra, ‘devleti yeniden yapılandırma’ yöneli­minin anlamı ve amacının ne derece kavrandığı üzerine bir tartışma biraz anlamsız kaçıyor. Çünkü ondan da önce Türkiye’deki rejimin niteliği, or­dunun karakteri, onun faşist diktatör­lük rejiminin yapılanması ve işleyişindeki yeri ve misyonu, geçmişte ve gü­nümüzde siyasete doğrudan müdaha­lelerinin anlamı ve amacı, bu arada özellikle 12 Mart ve 12 Eylül askeri faşist darbelerinin hangi demagojilere başvurarak kendilerini ‘meşrulaştır­maya’ çalıştıkları vb. konuların tartışı­lıp hatırlatılması gerekiyor.

Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, ‘reel politika yapma’ virüsü, yalnızca ulusal hareketin kanına girmiş değil. Sadece ulusal harekete karşı tutum sorunuyla da sınırlı kalmamak üzere, ‘doktriner olmayan gerçekçi yaklaşım’ adı altında aynı anda iki sandalyeye birden oturmaya çalışan, bir taraftan lafa gelince “ML”, “sosyalist”, “prole­tarya devrimcisi” vb., vb. olduklarını iddia eden, ama somut tutum ve poli­tikalara gelince her önemli konuda bu iddialarla bariz bir biçimde çelişen en oportünist görüş ve tutumları dahi ra­hatlıkla savunup onlarla kolayca buluşabilen “merkezcilik” almış başını yü­rümüştür. Buna çok fazla şaşırmamak gerekir. Çünkü her zaman ‘ikili’ bir ka­raktere sahip olan küçükburjuva dev­rimciliğinin oportünist yönlerinin öne çıkıp derinleşmesi, bunun nispeten ‘ince’ ara biçimlenişi olarak ‘merkezci’ eğilimlerin güçlenmesi, sıçramalı bir gelişmenin olanaklarını içermekle bir­likte devrimci ilkelere dayalı bir politik hat izlemenin göğüslemesi gereken güçlüklerin de fazlasıyla arttığı ‘ikili bir karaktere sahip’ tarihsel dönemlerin nesnel bir sonucudur.

Oportünist gerçekçilik, ML’nin ru­huna ve devrimci ilkelere dayalı bir politik hat izlenmesine, tarihin her dö­neminde, “doktrinerlik”, “gerçeklerden kopuk bir dogmatizmin neden olduğu sekter bir tutum”, “teorik kalıpların tut­sağı olmak” vb. olarak dudak büküp saldırmasıyla ünlüdür. Fakat işin ilgin­ci, o bir taraftan bu değişmez kalıpla­rın arkasına siperlenerek ‘teori düş­manlığı’ yaparken, diğer taraftan, gün­demdeki bütün temel sorunlara ilişkin olarak korkunç bir teorik gerilik ve dü­şünsel sefalet sergilemesiyle tanınır. Esasında burada bir çelişki yoktur; devrimci teori ile devrimci pratik arasında­ki yaşamsal bağlantının ko­partılmasından kaynaklanan kaçınılmaz bir sonuç vardır. Ve bu sonuç, kritik tarihsel kesitlerde, be­lirleyici anlarda ve konularda, en aşırı oportü­nizmle merkez­ciliğin çoğu kez birbirinin bur­nundan düş­müş tutum ve yaklaşımlar sergilemelerini beraberinde getirir. Oportü­nizmin bu tarih­sel yasasının günümüzde de bozul­madığını görüyoruz. Bugün biri ulusal hareketin diğeri ise işçi sınıfının kendili­ğinden hareketi­nin kuyruğuna takılmaları ile sivrilen ve her ikisi de “ML” ge­çinen MLKP ile EMEP‘in, burju­va devleti yeni­den yapılandır­ma yönelimini algılama ve yorumlayışlarındaki özsel ça­kışmayı buna bir örnek olarak verebiliriz.

İkisi de “pro­letaryanın ML öncüsü” olduk­larını iddia eden, biri illegal diğeri ise bütü­nüyle yasal, biri devrimci diğeri artık iyice ol­gunlaşmış iflah olmaz bir opor­tünizmin temsil­cisi olan bu iki parti, daha önce Halkın Günlüğü ör­neğinde de gördüğümüz gibi, dünya burjuvazisinin bu stratejik yönelimini ‘yerelleştirip’ “Türkiye’ye özgü bir du­rum” olarak değerlendirmekle kalma­makta; onu daha da darlaştırarak, “burjuvazinin değişik kanatlan arasın­daki iktidar savaşımının kızışmasına” indirgemekte birleşmektedirler. Soru­nun daha algılanışındaki bu yüzeysel­lik üzerinde artık çok fazla durmayacağız. Sadece okuyucunun bu konu­da da bir fikir sahibi olması amacıyla, her ikisinin yaklaşımlarının özünü -ve aradaki benzerliği- yansıtan birer alın­tıyı aktarmakla yetineceğiz. MLKP ve EMEP örnekleri şahsında asıl üzerin­de duracağımız konu, Marksist devlet öğretisinin, bu olgucu yüzeysel kafa tarafından nasıl bayağılaştırıldığı ola­cak.

Önce MLKP’nin sorunu algılayışı­na bir göz atalım. Bir örgütün birikim düzeyini ve izleyeceği politika ve tak­tiklere yön verecek temel perspektifle­rini yansıtması bakımından stratejik bir metin özelliği taşıyan “Kongre Bel­geleri“nde, bu konuda şunlar söyleni­yor:

“Genelkurmay’ın irade (bu iradenin sahibi olarak kimin gö­rüldüğüne şimdilik bir mim konulsun-nba) ve yönlendirmesiyle yaratılan CHP destekli ANAP-DSP-DTP hükümetiyle, politik rejim yeni bir sürece, bir ‘yeni­den yapılanma’ dönemine gir­miştir. Bu aşağı yukarı seçimlere kadar uzanan bir süreci kapsa­yacaktır.

‘Yeniden yapılanma’ politika­sı, bir bakıma ’93 öncesine dö­nüş demektir. Diktatörlüğün ken­di durumunun çelişkisinin dayat­tığı bu özgün ‘yeniden yapılan­ma’ süreci, muhtemel seçimlere değin sürecektir. Daha sonrası açısından, bu yeni politikayla ya­pılan hazırlığın ucu iki farklı yön­de de açıktır. Ulusal kurtuluşçu devrime ve ‘laik-şeriatçı’ kutuplaşmasıyla bilinçleri bulandırılan, siyasal bakımdan sersemletilip baştan çıkarılan ilerici yığınlara karşı savaşın daha da sertleştirilerek boyutlandırılması ya da ulusal hareketin kültürel reform kırıntılarıyla, Batı’daki yığınların ise sözde demokrasi oyunuyla oyalanması yolu”.   (MLKP  II. Kongre Belgeleri, sf. 239-241)

MLKP’nin “kendi durumunun çe­lişkisinin dayattığı”, üstelik hiçbir “öz­günlük” taşımayan bu ‘harcıâlem’ görüşlerindeki yüzeysellik, uzun boylu bir eleştiriye değmeyecek kadar açık­tır, ama ML olduğunu iddia eden dev­rimci bir örgüt adına hazindir. MLKP, onun devrimci militan özünü ve ruhu­nu hiçbir zaman tam olarak özümseyememiş olsa da, eskiden ML teorinin hiç olmazsa lafzına uygun bir görü­nüm çizmeye çalışırdı. Bugün artık ayağını bu frenden de çekmiş tehlike­li bir ideolojik savruluş içindedir. “Önemli olan bir an önce kayda değer maddi bir güç haline gelebilmektir” mantığı ile hareket eden ‘reel politikacılığın’ bugün en önde giden temsilci­lerinden biri olarak, ML teoriye, onun ilkesel esaslarına, günün devrimci te­orik görevlerine büsbütün sırtını dön­müş; “bilinçsiz bir sürecin bilinçli yürü­tücüsü” haline gelebilmenin ilk temel koşulu olarak tutarlı ve militan bir te­orik perspektif açıklığına sahip olma­nın yerine, “teori ve siyasetten önce örgüt olmak gerekir” şeklinde özetle­yebileceğimiz pragmatizmin ve belkemiksizliğin teorisini geçirmiştir. Bıraka­lım başka örnekleri, bunun ideolojik-siyasi bakımdan nasıl bir konum kay­masına ve sıradanlığa yol açtığını yu­karıdaki şu kısacık alıntı çerçevesinde bile görmek mümkündür. Bu ülkedeki sınıf mücadelesinin ve devrimci hare­ketin bundan sonraki gelişim seyri üzerinde belirleyici bir rol oynayabile­cek önemdeki temel bir konuda kendi­si bu kadar sığ ve bulanık bir kavrayış içinde olan bir “öncü”, sadece burada saydıklarıyla da sınırlı olmayan ve sü­recin akışı içinde bunlara kim bilir daha nelerin ekleneceği komplike yöntem­lerle “bilinçleri bulandırılıp sersemletilmeye” çalışılacak olan yığınları nasıl uyarıp aydınlatacak, onları hangi te­mel perspektif ve stratejik hedef doğ­rultusunda eğitip nasıl bir mücadeleye seferber edecektir? ‘Sopa’ ile ‘ha­vuc’un, siyasal baskı ve terörün “daha da sertleştirilerek boyutlandırılması” ile “sınırlı bazı reform kırıntıları ile de­mokratikleşme oyununun” birbirinin alternatifi olarak değil, tam tersine, birbirini tamamlayıp güçlendirecek tarzda kullanılacağı bir süreçte, daha kendisi bile bunun ayırdında değilken, yığınları nasıl eğitecek, yağmurdan kaçarken doluya tutulmalarının önüne nasıl geçebilecek, ‘yeniden yapılan­ma’ sürecinde karşımıza çok sık çıka­bilecek ‘eskiye göre daha demokratik’ görünümlü manevraların tuzağına düşmekten en başta kendisini nasıl koruyabilecektir?

EMEP‘e gelince, ekonomist kuyrukçuluğun artık iflah olmaz bu temsil­cisinin bu konudaki görüşleri, özel ola­rak üzerinde durmayı gerektirir bir önem taşımasından çok, küçükburjuva devrimci güçlere, ‘yeniden yapılan­ma’ gibi önemli bir konuda kimlerle nasıl aynı zemine düşebildiklerini gös­termek açısından önem taşımaktadır.

“Uzun süredir ekonomik ve politik istikrarsızlık içinde bulu­nan Türkiye’de, işçi ve emekçile­rin düzen partileri ve kurumların­dan uzaklaşmaları ve gericiliğin güçleri arasındaki çelişkilerin de­rinleşmesi, işlerin eski tarz yürütülememesi, bir devlet operas­yonu gereksinimi doğurdu. 28 Şubat ’97’de, MGK ve general­ler, siyasal istikrarsızlığa son vermek üzere, sistemin ve dev­letin reorganizasyonunu hedef­leyen YENİ bir hamle yaptılar.

Düzen kurumları ve üstyapı­daki çözülmeyi durdurmayı, ge­rici politika kurum ve güçler ilişki­sini yenilemeyi de içeren gene­raller yönlendirmesindeki politik operasyon devam etmektedir. Bir yanda işbirlikçi büyük burju­vazinin ‘köklü’ ailelerinin, onların holdinglerinin ve generallerin durduğu, ve diğer yanında son yıllarda artan spekülatif sermaye hareketinden de yararlanarak kı­sa zamanda büyük vurgun sağ­layan ve hızla gelişen -bir bakı­ma yeni yetme- ‘İslami’ büyük sermaye holdinglerinden güç alan ve devletin temel kurumları­nın denetimini zorlayan, bu de­netim dışına çıkma gücüne … ulaşan RP ve destekçisi tarikat­ların bulunduğu gericilik içi çeliş­me, henüz sonuçlanmış değil­dir.” (Özgürlük Dünyası, Ekim ’98, sayı:92, sf.32-33)

Engels‘in daha önce de andığımız bir sözünü burada bir kez daha anım­samamak elde değil:

“Genellikle ve önemli nokta­larda hazırlık araştırmasında (burada sorunun algılanışı ve kavranışında-nba) bir eksiklik ol­duğunda, politik olaylar ekono­mik alana, bunun yanında da birtakım harcıâlem şeylere indirge(nir)” (Marks-Engels Seçme Mektuplar, sf. 265)

Özgürlük Dünyası, sadece bu ko­nu veya bir konuyla da sınırlı olma­mak üzere, Marksist teoriyi sıradan, bayağı bir söz yığınına indirgemesiyle ünlüdür. Çünkü onun devrimci militan özüyle hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Onun “Marksizm” anlayışı, Kautsky tipi bir Marksizm anlayışıdır. Belirli bir konu­da “teorik tahlil”den, ML klasiklerden devrimci olan ne varsa onların titizlikle ayıklandığı uzun uzun aktarmalarla gündelik olguların görünen yüzünün olabilecek en sağcı yorumla harman­lanmasını anlar. Hele bir de klasikler­den uzun özetlemeler yapamayacağı ‘yeni’ bir olgu veya süreçle karşı karşı­ya kalmışsa, oportünist sıradanlık iyi­ce çekilmez bir hal alır. Yukarıda ak­tardığımız kısa bir alıntıda devrilen çamların çokluğu ve büyüklüğü, bu konuda yeteri derecede fikir verir sa­nırız.

Asıl can alıcı noktaya geçmeden önce, “teori yapıyoruz” derken teorinin canına okumalarıyla ünlenen Özgür­lük Dünyası yazarlarına birkaç soru­muz olacak: Türkiye’de, “gericilik içi çelişme” gibi muğlaklaştırılmış bir kav­ramla ifade ettiğiniz burjuva karşı dev­rim kampı içindeki çelişkiler, sadece “işbirlikçi büyük burjuvazinin ‘köklü’ ai­leleri, onların holdingleri ve generaller ile ‘İslami’ büyük sermaye holdingle­rinden güç alan RP ve destekçisi tari­katlar arasındaki çelişkiden” mi ibaret­tir? Örneğin, “büyük burjuvazinin o ‘köklü’ aileleri ve onların holdingleri” yekpare bir blok mudur? Bunların ken­di aralarında; bir başka açıdan sınai sermaye, para sermaye, ticari serma­ye arasında; keza tekelci büyük ser­maye ile ‘islami’ sermaye dışında ka­lan sermaye kesimleri arasında, örne­ğin büyük burjuvazi ile orta ve küçük burjuvazi arasında vb. hiç mi başka çelişki yoktur? Bu çelişkilerin siyasi plandaki tek yansıması, “büyük burju­vazinin ‘köklü’ aileleri, onların holding­leri ve generaller ile ‘İslami’ büyük ser­maye holdinglerinden güç alan RP ve destekçisi tarikatlar arasındaki çeliş­me” midir? Eğer öyle ise, örneğin bir Tansu Çiller neden siyasetten tasfiye edilmeye çalışılmaktadır? Diğer burju­va düzen partileri niye vardırlar, kimlerin temsilcisidirler, ‘merkez sağda’ ve ‘merkez solda’ birlik ihtiyacı ve zorla­maları nereden kaynaklanmaktadır? Bu sorular daha uzatılabilir. Ayrıca asıl sorulması gereken soru bunlar da değildir. “İşçi sınıfının ML öncüsü”, “Emeğin temsilcisi” olduklarını iddia eden bu kuyrukçu ekonomist çizginin sözcülerine, her şeyden önce, “siste­min ve devletin reorganizasyonu” ihti­yacını doğuran ‘esas neden’, burjuva­zi ve gericiliğin -onu da alabildiğine daralttığınız- iç çelişkileri midir diye sormak gerekir. Soruna hangi sınıfın penceresinden bakıldığını açığa çı­kartacak olan soru budur. Fakat opor­tünizmin sözcülerine, sahip oldukları burjuva bakış açısının sınırları içinde kalan yukarıdaki soruları sormaktaki amacımız, küçükburjuva devrimcili­ğinde de yaygın olan olgucu yüzeysel bakış açısının, kendi içinde bile ne ka­dar dar ve tek yanlı olduğunu, gözü­nün önündeki olguları bile bütünlüklü bir tarzda ele almayı beceremediğini, MGK ve tekelci medya neyi/neleri öne çıkarıyorsa dünyaya nasıl onunla sı­nırlı bir at gözlüğünün arkasından baktığını göstermektir.

Devlet sorununun kavranışı açı­sından belirleyici bir teorik-ideolojik öneme sahip asıl can alıcı noktaya gelecek olursak, sadece Özgürlük Dünyası ile sınırlı kalmayıp Halkın Günlüğü, PKK ve MLKP‘den aktardı­ğımız alıntılarda da, “ordu”nun, “MGK”nin, “Generaller”in bu süreçteki rolünün özünde aynı şekilde değer­lendirildiği dikkati çekmiş olmalıdır. Di­ğerlerinden farklı olarak PKK Genel Başkanı, bir de bu rolün aynı zaman­da “demokratik bir karakter taşıdığı” iddiasındadır. Bunun dışında herkes -bu ‘herkes’in içine, burada anmadığı­mız ama devleti yeniden yapılandırma yönelimini, “28 Şubatla başlayan, Türkiye’ye özgü bir süreç” olarak yo­rumlayan başkaları da dahildir-, dev­leti yeniden yapılandırmaya “karar ve­ren”, “bu iradeyi ortaya koyan”, “bunu zorlayan”, “bu süreci yürütüp yönlen­diren” belirleyici güç olarak orduyu görmekte birleşmektedirler. Bu du­rumda şu soruları sorma gereği ortaya çıkmaktadır: Kimdir bu “Generaller”, “MGK”, “Genelkurmay” veya “Ordu” gibi hepsi aynı kapıya çıkan kavram­larla kastettiğiniz güç? Kimi, neyi tem­sil eder? Yoksa kendi nam ve hesabı­na hareket eden bağımsız bir güç mü­dür? Üstelik, “sistemin ve devletin re-organizasyonuna” o karar verebildiği­ne, “onun irade ve yönlendirmesiyle bir ‘yeniden yapılanma’ dönemine gi­rildiğine”, “darbe yapıp yapmaması bile bir lütuf olduğuna” vb. göre, Türki­ye’de siyasal iktidarın asıl sahibi ve ta­yin edici gücü, anlaşılan bu güç de­mektir. O zaman Türkiye’de siyasi ikti­dar ile ekonomik iktidar, devlet ve onun kurumları ile işbirlikçi tekelci bur­juvazi arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu devlet (ve tabii ordu) kimin, hangi sınıfın devleti ve ordusudur? Yoksa sınıflardan bağımsız olarak, ‘egemen­liğinin kaynağı, bizatihi kendisi’ midir? Nereden bakılırsa bakılsın, burjuva kapitalist devlet sorununun kavranı­şında en bayağı oportünist tezlerden birini oluşturan Göreli özerklik teori­siile onun özgül bir biçimini oluşturan Bonapartist devletanlayışının ba­şını gösterdiğini görürüz bu görüşlerin altından.

“Devletin göreli özerkliği” oportü­nist teorisi ve bu temel üzerinde yük­selen “Bonapartist devlet anlayışı”, 1970’ler sonrasında ‘yeni sol’ akımlar tarafından piyasaya sürülen ve Mark­sist devlet öğretisinin militan devrimci özünün iğdiş edilmesi temelinde sinsi bir kapitalizm savunuculuğu, sınıf iş­birliği ve reformizmin dayanağı haline getirilen pespaye bir revizyonizmin dı­şavurumudur. Bu bayağı teorinin en hararetli savunucuları, Ralph Miliband başta olmak üzere İngiliz liberal sosyalizmi ile Althusser Okulu yan­daşlarıdır. Bunlar, “Marks ve Engels’in fırsat bulamadıkları için, Lenin ama özellikle de Stalin’in ise, ‘ekonomik alt­yapının son tahlilde belirleyiciliği’ ma­teryalist ilkesinin ekonomist bir yoru­muna sahip oldukları için geliştirme­diklerini” iddia ettikleri “Marksist devlet teorisini geliştirme” iddiasıyla boy gös­teren sözde Marksistlerdir. Marksizmin önderleri bu konuda sanki düz ve mekanik bir yaklaşıma sahiplermiş gi­bi, bunlar, Marksizmin tahrifine önce, genel olarak üstyapının, özel olarak da bir üstyapı kurumu olarak devletin, ekonomik altyapı ve bu temelde orta­ya çıkan sınıf ilişkilerinin basit bir uzantısı ve pasif yansıtıcısı olmadığı­nı iddia ederek başlarlar. Büyük bir keşifmiş gibi yutturmaya çalıştıkları bu ayrım temelinde, devlet’in, ekonomi­den ve sınıflardan “Göreli özerkliği” te­mel tezini ortaya atarlar. Fakat bu “gö­reli özerkliğe” öyle bir anlam yüklerler ki, bu esasında ‘mutlak’ denilebilecek bir ‘bağımsızlık’ halini alır. “Marksist” geçinen bu kalpazanların, Marksizmi sadece tahrif etmekle kalmayıp, dev­let konusunda ondan koptukları nok­tayı da bu oluşturur. Bu noktadan ha­reketle, daha sonra sinsi bir kapitalizm savunuculuğuna, bayağı bir sınıf işbir­liği ve reformizme varacak olan görüş­lerinin ilk durağı olarak, “sınıflardan bağımsız, kendisinin temsilcisi bir devlet’ anlayışına ulaşırlar. Nitekim R. Miliband, lafı hiç dolandırmaksızın devleti, “belirli bir sınıfın aleti”, “kendi­sinin dışında kalan güçlerin elinde bir araç” olmayıp, “kendi dışında kalan herhangi bir toplumsal güçle ilintili ol­madan toplumun üstünde egemenlik kurmuş kendi içinde bir kurum, kendi öz çıkarları ve amaçları olan bir ku­rum” olarak tanımlar ve egemen sınıf­tan da bağımsız ayrı bir toplumsal ka­tegori olarak değerlendirdiği “devlet aygıtının üyeleri, devleti kontrol eden­ler” ile “ekonomik faaliyetin araçlarına sahip olup bu araçları kontrol edenler” şeklinde muğlak bir ifadeyle tanımla­dığı egemen sınıf olarak burjuvazi arasındaki ilişkiyi bir “ortaklık ilişkisi‘ne indirger. O’na göre, “‘devlet ikti­darı’ derken sadece ‘belirli bir sınıfın iktidarı’nı anlatırsak, bu yanlıştır. Çün­kü bunu demekle, devleti her çeşit özerklikten yoksun bırakır ve böylece, belirli bir sınıfın aracı haline getirmiş oluruz”.

Aralarında öze ilişkin olmayan kimi farklılıklar bulunmakla birlikte, burjuva kapitalist devleti ve onun kurumlarını, sınıflardan bağımsızlık ölçüsünde “özerk bir güç” olarak gören bu burju­va liberal devlet anlayışının en hara­retli savunucularından bir diğerini de Althusser Okulu‘nun takipçileri oluşturur. Bu küçük burjuva aydın revizyonizminin önde gelen temsilcilerinden N. Poulantzas, ekonomik bakımdan üstün ve egemen konumda olan sını­fın siyasal iktidar aracından başka birşey olmayan devlet’in (ki bu tanım, Marksist devlet kavrayışının temelini ve çıkış noktasını oluşturur) sınıf ka­rakterini boğuntuya getirmek için bir taraftan egemen sınıf içinde “egemen sınıf -hakim sınıf- hükümran sınıf- yö­netici sınıf” ayrımı şeklinde yapay kategorilendirmelere başvururken; diğer taraftan hem “Kesin konuşmak gere­kirse, çeşitli toplumsal kurumların, özellikle de devlet kurumlarının, her­hangi bir (bağımsız) iktidarı yoktur. İk­tidar açısından bakıldığında, kurum­lar, sadece iktidara sahip toplumsal sınıflara ilişkin olabilirler” diyerek oportünist “Göreli özerklik teorisi”nden uzaklaşır gibi yapar, ama hemen bu­nun arkasından, “Bu demek değildir ki, iktidar merkezleri ekonomik siya­sal, askeri, kültürel vb. türden çeşitli kurumlar toplumsal sınıfların iktidarı­nın sadece aracı, organı ya da ekidir. Doğrudan doğruya iktidar çerçevesin­de bir analize indirgenemeyecek özerkliğe ve yapısal özgüllüğe sahiptir bunlar” diyerek diğerleriyle paylaştığı oportünist mevziye tekrar geri döner. Faşizm konusunda da benzer şekilde revizyonizm ile Troçkizmin kırması görüşleri ile Türkiye solu içinde önem­li bir kesimi etkilemiş olan Poulant­zas, kapitalist devlet ve “Göreli özerk­lik” konusunda Miliband ve diğer Althussercilere (özellikle de E. Balibar‘a) kıyasla daha derin(!), daha so­fistike, kimi noktalarda Marksizme da­ha yakın bir görünüm çizen görüşleri ile daha sinsi, bu yüzden de daha teh­likeli bir pozisyondadır. (R. Miliband ve N. Poulantzas‘ın kapitalist devlet konusundaki görüşlerinin daha geniş bir incelemesi için Bkz: Kapitalist Devlet, R. Miliband, Belge Yayınları; Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıf­lar, N. Poulantzas, Belge Yayınları; Kapitalist Devlet Sorunu, R. Mili­band/ N. Poulantzas/ E. Laclau, ileti­şim Yayınları)

Kendilerini “Marksist” olarak yut­turmaya çalışan, bununla da yetinme­yerek “Marksist devlet teorisini geliştir­dikleri ve yetkinleştirdikleri” iddiasıyla ortaya çıkan “Göreli özerklik” savunu­cularının devlet anlayışlarına ilişkin bu kısa hatırlatmadan sonra, devleti yeni­den yapılandırma yönelimini ne kadar sığ ve yüzeysel bir biçimde algılayıp yorumladıklarını yukarda göstermeye çalıştığımız “ML’lere” sormak gereki­yor: Sizin bu süreçte özellikle ordunun rolüne ilişkin yaklaşım ve vurgularını­zın, “Göreli özerklikçiler”in devlet anla­yışından ne farkı vardır? Biriniz (Öz­gürlük Dünyası), egemen sınıf olarak işbirlikçi tekelci burjuvaziyi sanki sadece “‘köklü’ aileler ve onların hol­dinglerinden” ibaretmiş gibi daralt­makla kalmıyor, sanki ayrı ve bağım­sız bir güçmüş gibi “Generaller”i de bunların yanına ekliyor; diğerleriniz, yine aynı kafayla, her şeye karar ve­ren, yöneten, yönlendiren siyasi irade ve iktidarın sahibi olarak bir “MGK”, “Genelkurmay”, “Ordu” edebiyatıdır tutturmuş gidiyorsunuz. Bu “MGK” ve­ya “Ordu”, “Genelkurmay” veya “Ge­neraller”, emperyalizm ve işbirlikçi te­kelci burjuvazinin hizmeti ve denetimi­nin dışında, onların egemenliğinin aracı olmanın ve onların sınıf olarak çıkarlarını temsil etmenin ötesinde “kendi öz çıkarları ve amaçları olan bir kurum” mudur ki, siz her şeyi “ordu”ya bağlıyor, “ordu” ile açıklıyorsunuz? Burjuva devleti yeniden yapılandırma yöneliminin özellikle yarı sömürge ül­kelerde öne çıkan ayırdedici özellikle­rinden birini, bir bakıma başta geleni­ni, ordunun, devlet yönetimi ve siyasi yaşamdaki rolünün ve ağırlığının arta­rak daha dolaysız bir biçim kazanma­sının oluşturduğu doğrudur. Buna bağlı olarak, açık askeri cunta dönem­lerine özgü yönetim tarzı ve yöntemle­rinin ‘sivil’ bir görünüm altında koru­nup sürdürüldüğü, bu yönüyle bir ba­kıma ‘süreklilik kazandırılmış darbe yönetimleri’ olarak da tanımlanabile­cek bir rejim modeli ortaya çıkmakta­dır. Bu gerçeğin vurgulanması ve bu vurgu kapsamında ordunun siyasal rolündeki farklılaşmaya işaret etmek ayrı bir şeydir; ordunun siyasal rolü ve ağırlığının artarak daha dolaysız bi­çimler kazanması da içinde olmak üzere devleti yeniden yapılandırma yönelimini, emperyalizmin ve egemen burjuvazinin sınıfsal çıkarlarından, kriz koşullarında derinleşen korku ve ihtiyaçlarından kopartarak sanki ordu­nun ve generallerin başının altından çıkan, onların kendi kendilerine karar verip uygulamaya soktukları bir ‘taktik plan’, ‘konsept değişikliği’ vb. vb. ola­rak yorumlamak bundan tamamen farklı bir şeydir. Bunlardan birincisi, Marksist devlet öğretisinin ışığında ele alınıp çözümlenmesi gereken bir olguyu yakalamak anlamına gelir. Di­ğeri ise, görünen olguları veya olgula­rın görünen yüzlerini ‘teorileştirmeye’ kalkışmanın sonucu, farkında olarak veya olmayarak, “sınıflar üstü bir dev­let ve ordu” anlayışının savunucusu konumuna düşmeyi beraberinde geti­rir.

Bu eleştirilerimizin devrimci muha­tapları, “kendilerine haksızlık ettiğimi­zi” iddia ederek muhtemelen feveran edeceklerdir. “Biz, ‘sınıflar üstü’ devlet anlayışını hiçbir zaman savunmadık ve savunmuyoruz” diyerek, devlet ko­nusunu soyut olarak ele aldıkları te­mel metin ve yazılarından muhtemelen bir dizi alıntı aktararak bizi yanıtla­maya(!) yelteneceklerdir. Doğrudur, lafa geldiği zaman, devlet konusu üzerine ‘genel ve soyut’ bir tartışma söz konusu olduğunda, bu kadar ba­yağı bir oportünizmi hiçbir zaman sa­vunmamışlardır. Hatta Marksist devlet öğretisine ilişkin birçok alıntıyı size ez­bere bile aktarabilirler. Ama mesele Marksizmi bilip bilmemekte değil, onun devrimci militan ruhunun ve ilke­sel esaslarının ne derece özümsendiğindedir. Devrimci teorinin pratiğe ne ölçüde ve nasıl taşındığı, somut olgu ve süreçlerin çözümlenmesi sırasında ML’in zemininde mi kalındığı, yoksa –farkında olarak veya olmayarak hiç fark etmez– berbat bir oportünizmin ve revizyonizmin zeminine mi düşüldü­ğüdür. Bunlardan hangisinin söz ko­nusu olduğu gerçeği ise, kendisini en başta, teori ile pratik arasındaki bağ­lantı halkasını oluşturan ve bütün poli­tika ve taktiklere, propaganda ve ajitasyona yol göstermesi gereken stra­tejik çözümleme ve perspektiflerde gösterir. Eğer bu halkada bir zayıflık, hele çarpıklık varsa, bırakalım tarihsel bakımdan öncü devrimci bir rol oyna­yabilmeyi, yürütülen pratiğin iddialarla çelişmesi, sadece proletaryanın dev­rimci sınıf çizgisine değil genel olarak tutarlı bir devrimciliğe dahi gitgide ya­bancılaşan bir sürükleniş halini alması kaçınılmazdır.

ML olduklarını iddia edenlerin, “devlet” konusu gibi çok temel bir ko­nuda, Marksist devlet teorisinin abc’si ile bile çelişen görüşleri nasıl büyük bir rahatlıkla savunabildiklerinin daha iyi görülebilmesi için son bir örnek da­ha verelim:

“Yeni müdahale modelinin açıklanmasında, beşli faşist cuntanın günlük politikada ordu­ya biçtiği rol hareket noktasını oluşturmaktadır. Faşist 12 Eylül cuntası, daha sonrası için, dev­letin politik rejimini yarı-askeri bir faşist diktatörlük olarak güdümlendirip, şekillendirmiştir…

12 Eylül darbesinin çocuğu 82 Anayasası’nın bileşimi, vaaz ettiği yetki ve sorumluluklarıyla MGK, rejimin yarı-askeri karak­terini kendi şahsında somutlaş­tırmaktadır… Söz götürmez ki, generallerin politik gücü, komu­tası altındaki silahlı kuvvetlerden gelmektedir…

MGK’da hükümet ‘kanadı’ azınlık oluşturuyor. Diğer bir an­latımla emir-komuta hiyerarşisi nedeniyle, generaller, ordu ka­nadı çoğunluğu sürekli elinde tu­tuyor. Bileşiminin yapısı nede­niyle Cumhurbaşkanının tavrı/rolü önem kazanıyor. Fakat daha önemlisi MGK bileşiminin yapısı, hükümete generallerle uzlaşmayı dikte ediyor… Hükü­metlere, iktidarı generallerle paylaşmak zorunluluğunu dayatıyor. MGK’nın hükümetle generalleri/orduyu uzlaştırma mantık ve öngörüsü anlaşılmaz­sa, RP (ve ortağı DYP) ile gene­raller arasında, yani MGK’nın iki kanadı arasındaki ’97 başından beri süren kıran kırana dalaş-çatışma anlaşılamaz.

RP-DYP hükümetine değin, dışarıya yansıdığı kadarıyla, MGK içerisinde ciddi bir çatlak, bunalım daha önce yaşanmış değil… RP-DYP hükümeti kurulduktan sonra da bir süre uzlaş­ma devam etti. Generallerin ira­desiyle uzlaşmanın bittiği yerde bunalım patlak verdi. MGK’daki çatlak ve çatışma, egemen yö­netici sınıflar bakımından birinci sorun haline geldi.

Ne meclis ve ne de partiler mevcut halleriyle MGK’nın birinci öncelikli tehlike sathı mailinde değerlendirdiği politik İslama karşı direnebilecek güçte değil­lerdi.

RP-DYP hükümetiyle, devlet imkanlarından kaptığı payın da­ralması gitgide belirginleşen iş­birlikçi tekelci burjuvazinin ağır­lıklı kesimlerinin, yeni modeli desteklemesi için yeterli neden­di.

Yeni müdahale modelinin bir-iki yıllık dönem için yürürlükte kalması -ki bu en başta hükümet partilerinin kendi politik iktidar paylarında direnmeleri yani hü­kümeti devam ettirmeleri koşulu­na bağlıdır- sömürgeci savaş koşulları altında olanaksızdır.

Diktatörlüğün, generalleri ön plana çıkaran her hamlesinin onların iktidar arzusunu kışkırttı­ğı ve darbeye bir adım olduğu biliniyor. (Atılım, 28 Haziran 1997 tarihli 65. sayı, Başyazı)

Atılım‘ın -o da sadece bir sayısın­dan- aktardığımız alıntı belki biraz uzun oldu. Fakat devlet ve iktidar so­runu gibi temel bir konunun kavranışında, Türkiye’deki faşist diktatörlük rejiminin sınıfsal ve tarihsel temelleriyle kavranışında, mevcut durumun de­ğerlendirilmesi ve geleceğe ilişkin tah­lil ve öngörülerde nasıl bir sığlığın ve sıradanlığın, ML’e ne denli yabancılaşıldığının, ne denli vahim bir teorik ge­rilik ve cehalet içinde bulunulduğunun görülebilmesi için bu bir yerde bir zo­runluluktu. Kaldı ki, gerek Atılım‘ın daha sonraki sayılarında, gerekse MLKP II. Kongre Belgelerinde, bu­rada devrilen çamlara eklenen başka çamlara hiç girmiyoruz.

Şu aktardığımız alıntıda kendini bütün çıplaklığıyla gösteren ‘devlet’ ve ‘iktidar’ kavrayışına bir bakın! Kapita­lizm, işbirlikçi tekelci burjuvazi, emper­yalizm, birbiriyle mücadele halinde olan sınıflar, bu sınıflar arasındaki çe­lişkilerin kriz koşullarında kazandığı boyutlar, siyasal planda ortaya çıkan çatışma ve gerilimlerin bunlarla olan bağlantısı vb., vb., -Marksist bir kavrayışın ve siyasal çözümlemenin hare­ket noktasını oluşturması gereken te­mel unsurların izi bile yok! Kazara de­ğinildiği yerlerde de ters yüz edilmiş bir ilişki (“İşbirlikçi tekelci burjuvazinin ağırlıklı kesimleri, generallerin yeni müdahale modelini, devlet imkanların­dan kaptıkları payın gitgide daralma­sından ötürü -o da bir ‘destek güç’ ola­rak- destekliyorlarmış”)?!! Ortada “kı­ran kırana süren bir iktidar savaşımı” (o da “’97 başında başlamış”?!!) var. Ama bütün her şey, “MGK, ordu, ge­neraller, hükümet, hükümet partileri, Cumhurbaşkanı, parlamento” arasın­da cereyan ediyor?!! Hele bir “Gene­raller” var; ordunun günlük politikada rolünün ne olacağını onlar tayin edi­yor, rejimin biçimini onlar kararlaştırıyor, her şeyin tayin edildiği merkez olarak MGK’da iktidarın azınlık kana­dını kimlerin oluşturacağına, çoğunlu­ğun kimlerde olacağına onlar karar veriyor; bu arada Cumhurbaşkanının tavrı/rolü de önem kazanıyor (o da kendi başına bir iktidar odağı çünkü?!!), MGK’daki iktidar sahipleri,’97 başına kadar birbirleriyle kardeşçe geçinip uzlaşıyorlar, ama sonra nedense o tarihte generallerin iradesiyle bu uzlaşmaya son veriliyor, kıran kıra­na bir iktidar  çatışması   başlıyor. MGK’daki bu çatlak ve çatışma, ege­men yönetici sınıfların da gündemine giriyor ve birinci sorun haline geliyor. Bu arada bu generallerin aklına esiyor ve politik İslamı birinci öncelikli tehdit ilan ediyorlar, işbirlikçi tekelci burjuva­zinin ağırlıklı kesimleri de onları destekliyor. Ama generalleri ön plana çı­karan her hamlenin bir mahzuru var, onlardaki iktidar arzusunu daha fazla kışkırtıyor, bu da bir darbeye zemin hazırlıyor?!!!

Kapitalizmin ve burjuvazinin egemenlik sistemindeki krizin derinleşmesine bağlı olarak Türkiye’de de devletin yeniden yapılandırılmasına çalışıl­dığı bir süreçte ortaya çıkan siyasal gelişmelerin, çatışma ve gerilimlerin anlamı ve nedenleri konusunda, “pro­letaryanın devrimci öncüsü ML bir parti” adına bize bu masallar anlatılıyor! Dönemin politika ve taktiklerine, propaganda ve ajitasyonuna yön ve­recek temel politik perspektif olarak ortaya bu kadar yavan görüşler konu­luyor. Tekrar belirtelim, bu yavanlık sadece bir yazıya özgü değil. MLKP II. Kongre Belgelerinin “İç Siyasal Durum Raporu” bölümünde de aynı yavanlık, yer yer bunun bile gerisine düşecek şekilde aynen karşımıza çıkı­yor. “28 Şubat süreci” olarak adlandı­rılan süreçte kendi içinde bir sıçrama yaparak artık çok daha belirgin bir ha­le gelen ‘devleti yeniden yapılandır­ma’ yöneliminin kavranışındaki siya­sal körlük ve yüzeysellikten de vaz­geçtik, ‘devlet’ ve ‘iktidar’ sorununun kavranışında şu aktardığımız alıntıda kendisini çırılçıplak gösteren yaklaşı­mın, bir bütün olarak devleti ve onun kurumlarını, kollarını vb. ekonomik ve sınıfsal temellerinden kopartarak “kendi öz amaçları ve çıkarları olan”, “kendi kendine edinilmiş bir iktidarın sahibi ve temsilcisi” olarak gören o pespaye “Göreli özerklik teorisi”nden ne farkı vardır? Soyut tartışmaya ve lafa geldiği zaman, altında sinsi veya açık bir biçimde kapitalizm savunuculuğu ve burjuvazinin en azından sözde demokrat bazı kesimleri ile bayağı bir sınıf işbirliğine zemin hazırlama amacı yatan, faşizme ve “Bonapartizm eğilim­leri” tehlikesine karşı burjuva demokra­sisini fetişleştiren “sınıflar üstü devlet” anlayışının bütün biçimlerine istediğiniz kadar karşı çıkın, muhalif görünün, ML klasiklerden alıntılarla destekli eleştiri­lerde bulunuyor olun, iş bu devrimci öğretiyi somut olgu ve süreçlerin tahlili­ne uygulamaya geldiği zaman onlarla aynı dili konuşup, aynı mentaliteyi ser­gilediğiniz sürece, o sözde ML savunu­culuğunun ne hükmü ve değeri olur? “Siz çok tehlikeli bir ideolojik savruluş, geriye gidiş ve tasfiyecilik içindesiniz” denildiği zaman, bu “haksız bir itham” ve eleştiri mi olur, yoksa hangi temel konuda ağzınızı açsanız yeni bir kanıtı­nı verdiğiniz yerinde bir tespit ve dev­rimci bir uyarı anlamına mı gelir? Teori­ye o kadar sırtınızı dönmüş, ML’nin laf­zına bile o denli boyutlanmış bir yaban­cılaşma içindesiniz ki, “devlet, iktidar ve ordunun rolü” konusunda, çağımızda ML ile ipini koparmış revizyonizmin bile ancak en pespaye türlerinin sarıldığı “Bonapartizm teorisi”ni fiilen bugüne ta­şıyorsunuz.

Devlet konusu ve ondaki değişme­ler, bunun günümüzdeki somut ifadesi olarak ‘yeniden yapılandırma’ yönelimi­nin anlamı ve boyutlarının kavranışı bu kadar önemli mi diye bir soru ile karşı­laşabiliriz. Teoriye bu denli boşverildiği ve ondan bu kadar uzaklaşıldığı bu­günkü reel politik ve tasfiyecilik orta­mında, cehaletin bu kez bu şekilde dı­şa vurumu ile karşılaşmak doğrusu hiç şaşırtıcı olmaz. Fakat devrimci özellik­lerini ve devrimci olarak kalma iddi­asını bütünüyle yitirmemiş olan­lar için belki daha etkili ve uyarıcı olur düşüncesiy­le, bu konuda sözü Lenin‘e bırakıyoruz. II Enternasyonal oportünizminin   o utanç verici sona sürüklenişi sırasında bu konu­nun nasıl bir rol oynadığını O’nun ağ­zından dinlemek herhalde yeterli ola­caktır:

Devletin sosyal devrimle ve sosyal devrimin devletle ilişkisi sorunu, II. Enternasyonal’in en ünlü teorisyen ve yazarlarını çok az ilgilendirmiştir. Tıpkı bir bütün olarak devrim soru­nunun onları çok az ilgilendirdiği gi­bi. Fakat II. Enternasyonalin 1914’te çöküşüne yol açmış olan oportüniz­min tedrici büyüme sürecinde karak­teristik olan, sorunla açıkça yüzyüze gelindiği zaman bile YAN ÇİZMEYE ÇALIŞILMASI ya da sorunun (önemi­nin-nba) fark edilmemesidir. Bir bü­tün olarak diyebiliriz ki, proleter dev­rimin devletle ilişkisi sorununa bu YAN ÇİZME -oportünizme uygun ve onu besleyen bir yan çizme- (onları, yani bir bütün olarak II. Enternasyo­nal partilerini ve onun en ünlü te­orisyen ve yazarlarını“-nba) Marksiz­m’in TAHRİFİNE ve tamamen bayağılaştırılmasına götürmüştür.(Lenin, Devlet ve İhtilal, sf 7. cilt, sf. 109) Sorunun önemi bu denli açık ve yalın­dır. ‘Teorisiz devrimcilik’ten de besle­nen sağ tasfiyeciliğin bugünkü “tedrici büyüme sürecinde”, bu konuda kendini bariz bir kayıtsızlık biçiminde gösteren, sorunun daha öneminin bile fark edil­mediği, bu arada ve bunun da bir sonu­cu olarak Marksizmin bayağı bir tahrifi anlamına gelen en oportünist görüşlerin bu kadar rahat ve pervasızca savunulabildiği bir ortamda sorunun gelip dü­ğümlendiği nokta da açıktır: Leninizmin yolunda mı ilerleyeceğiz yoksa II. Enternasyonal oportünizminin akıbetini paylaşma yolunu mu seçece­ğiz? (Sürecek)

[1]] Emperyalist-kapitalist sistemin dünya ça­pındaki son krizinin başlangıç tarihi konusunda farklı görüş ve değerlendirmeler söz konusudur. Örneğin A. G. Frank, krizi önceleri 1967 yılında başlatırken, bu tarihi daha sonra 1970’lerin başı­na çekmiştir, içlerinden bazılarının “Marksist” ge­çindiği E. Mandel, V. Pillay, G. Harman, G. Ranshaw ve S. Amir gibi bazı iktisatçılar 1973-74 durgunluğunu krizin başlangıç tarihi olarak kabul etmektedirler. E. Yıldızoğlu ise 1968’in da­ha isabetli olacağı görüşündedir. Ancak dünyada da genel olarak kabul gören tarih, 1973’teki “pet­rol şoku”nun açığa çıkartıp ivmelendirdiği genel durgunluğun başlangıcıdır. Zaten bir krizin baş­langıç tarihini kesin olarak saptamaya kalkışmak (veya çokbilmiş “teorisyen” pozlarında eleştiri(!) adına karşısındakilerden bunu talep etmek) an­cak şarlatanlara ya da ahmaklara özgü bir tutum­dur. Bunun “ML teorik derinlik” taslamak amacıy­la yapılmaya kalkışılması ise, kendi kendini za­vallı duruma düşüren acınası bir soytarılıktır. Marksizmin kapitalizme dair çözümlemeleri ve onun diyalektik yöntemi hakkında cehalet ölçü­sünde bir geriliği, düzlüğü ve basitliği gösterir. Kapitalizmin krizleri, hiçbir zaman, kesin olarak saptanabilir bir tarihte meydana gelen ‘ani’ bir de­ğişikliğin sonucunda, gece-gündüz, siyah-beyaz zıtlığı biçiminde ortaya çıkmazlar. Krizi doğuran nedenler, kapitalizmin yapısı ve olağan işleyişin­de saklıdırlar. Bunların alttan alta ürettiği sonuç­ların, bu arada devreye giren başka etken ve ge­lişmelerle de birleşerek, belirli bir olgunluk düze­yine ulaştıkları noktada kriz patlak verir. Kapita­lizmin ‘olağan’ dönemlerinden farklılık anlamında ‘niceliğin niteliğe dönüştüğü’ bu nokta, tarihsel koşullardaki farklılaşmaya işaret etmek ve tahlil kolaylığı sağlamak amacıyla düşünsel bir soyut­lama olarak “krizin başlangıç tarihi” kabul edilir. Fakat bu belirleme, bırakalım ML olmayı, kafası bir parça çalışan aklı başında bir burjuva iktisatçı için bile, krizin o tarihte başladığı anlamına gel­mediği gibi, hiçbir zaman milimetrik bir kesinlik (ve böyle bir iddia da) taşımaz. Bu belirleme, sa­dece simgesel bir anlam ve işleve sahiptir ve bu yüzden de genellikle tarihsel koşullardaki farklı­laşmanın herkes için görülür bir hal aldığı simge­sel bir olay veya gelişmeyi kendisine baz alır.

Kriz ve onun başlangıç tarihi konusunda me­kanik ve yüzeysel bir kavrayışa sahip olan kafa(sızlık), krizin gelişim seyrini de sürekli aşağıya doğru inen düz bir çizgi biçiminde düşünür. Krizin gelişim seyrinin kendi içinde çizdiği zigzaglar, ka­sılma ve gevşemeler, özellikle de arada göreli ve geçici toparlanma evrelerinin yaşanması, bun­dan ötürü ona, krizin temelde sürmekte olduğu gerçeğinin dışında, “yeni” ve “farklı” durumlar olarak görünür. Kendisi bu kafada olduğu için, iz­lediği iniş çıkışlara karşın gelişmenin temel doğ­rultusunu göz önünde bulundurarak bu ara dal­galanmaların krizin aşıldığı anlamına gelmediği gerçeğinin vurgulanmaya devam edilmesini, “sü­rekli kriz edebiyatı” olarak eleştirmeye yeltenir. Kriz ve onun gelişim seyri konusundaki teorik ce­halet, bu noktada, burjuvazi ve onun demagojile­ri ile arasındaki sınırları belirsizleştirerek bunlarla kolayca buluşabilecek siyasal oportünizme dö­nüşmüş olarak kaşımıza çıkar. Kapitalizmin devrevi krizleri de, kapitalist ekonominin genel çev­rim sarmalına benzer şekilde, kendi içinde belir­gin bir durgunluk ve çöküşün arkasından gelen göreli toparlanma, kısmi bir canlanış, tekrar dur­gunluk ve yeni bir çöküş evrelerinin yaşandığı helezonik bir seyir izler. Fakat bu kasılıp gevşe­meler sırasında yaşanan görece ve geçici topar­lanma evreleri, krizin aşıldığı, hatta hafiflediği an­lamına gelmez. Konjonktürel bir dargörüşlülüğe düşülerek asla da böyle algılanmamalıdır. Aksi takdirde, her nispi kıpırdanma sırasında “tünelin ucunun göründüğü”, “kötü günlerin artık geride kaldığı” vb. şeklinde demagojik yaygaralar eşli­ğinde sistemin gücü ve krizleri aşma yeteneği ko­nusunda yeni bir ideolojik-siyasal beyin yıkama atağına girişen burjuvazi ile aynı zemine düş­mekten kurtulmak, tesadüflere veya hayatın ger­çeklerinin kafanıza vurmasına kalmış demektir.

[2]] Bu konuda zaten bilinen sayısız uygula­maya ek olarak 2000 yılına kadar devreye sokul­maya hazırlanılan yeni bir gizli plan kısa bir süre önce açığa çıkarıldı. “Enfopol ’98” adı verilen bu proje ile, internet üzerinden yapılan tüm haber­leşme, e-mail, faks mesajları, çağrı cihazları, cep telefonu görüşmeleri, ayrıca kablolu TV’ler üze­rinden yapılan tüm interaktif işlemler gizli servis­ler tarafından izlenebilecek. Şimdiden bütün Av­rupa’yı kapsayan bu projeye, yakında ABD, Ka­nada ve Avustralya’nın da katılması bekleniyor.

[3]] “Günümüz Kapitalizmi ve Devleti Üze­rine” (Sarmal Yayınevi). Dikkate değer bir çalış­manın sahibi olan Coşkun Adalı‘nın görüşlerini bu konuda bir örnek olarak anabiliriz. Adalı, ge­nel olarak kapitalizm ve devlet konularında teorik planda Marksizmi savunma çabası içindedir. Fa­kat kimi noktalarda yaptığı yorumlar ve çıkardığı sonuçlar bu çabayla çelişmekte, oportünist bir karakter kazanmaktadır. Nitekim ulus devlet’in bugünkü durumuna ilişkin yargıları, Drucker‘ın bu konudaki görüşleri ile hemen hemen tam bir çakışma halindedir. Hatta, kesin sonuçlar çıkar­ma noktasında Drucker, Adalı‘dan daha ihtiyatlı bir dille konuşmaktadır. Bu örtüşmeyi de bir ke­nara bırakalım; “Ulus devletin tarihsel işlevinin bittiğini, bu nedenle sonunun geldiğini, o tarih sahnesinden çekilirken yerini ekonomik ve siya­sal bakımlardan bölgesel entegrasyonların oluş­turduğu ‘alt sistem’ devletlerin aldığını” bugün­den bu kesinlikte iddia etmek, teorik bakımdan, birincisi, henüz iddia edildiği ölçüde de gelişme­miş olan bir durum veya eğilimi aceleci bir tutum­la abartarak biraz “erken bir teorileştirme” ör­neğidir. İkincisi ve daha önemlisi, ulus devlet’in kendi ulusal pazarı ve ekonomisi üzerinde eskisi gibi mutlak bir hakimiyetinin kalmayışından hare­ketle onun artık “tarihsel bakımdan karşı konula­maz ve geri dönülemez bir yok oluş sürecine gir­diğini” iddia etmek, tarihteki her devlet gibi onun kapitalizme özgü genel biçimi olarak ulus dev­let’in de varlık nedenini oluşturan, bu amaçla ör­gütlenmiş “özel bir kamu gücü” olarak ezilen sı­nıfları boyunduruk altında tutma işlevi geri plana itilmektedir. Üçüncü olarak, ulus devlet’in kendi ulusal pazarı ve ekonomisi üzerinde bile mutlak hakimiyetinin sarsılması, bazı yönlerden fiilen ortadan kalkmış olması, özellikle yarı sömürge ülkeler açısından günümüzde ortaya çıkmış yeni bir olgu değildir. 1980’ler sonrası küreselleşme sürecinde, kapsamındaki genişleme, yoğunluk ve derinlik bakımından eskisinden çok daha ileri boyutlar kazanmış olmakla birlikte, ulusal devlet­lerin ekonomi üzerindeki mutlak hakimiyetleri, “sömürgeciliği dünya çapında yeni bir sistem ha­line getiren” emperyalizm çağına girilmesiyle bir­likte ortadan kalkmış ve emperyalist sömürgeci­lik ve yeni sömürgeciliğin gelişimine paralel ola­rak derinleşmiş bir süreçtir.

Bu yönlü eleştirilerle karşılaşabileceğini ön­gördüğü için olsa gerek, Adalı da kitabında kimi kayıtlar koyma, kimi vurgulamalarda bulunma ih­tiyacını duyuyor. Henüz yeterince gelişmemiş, cılız, hatta paradoksal bir görünüm çizen olgular­dan hareketle teorik tez inşa etmeye kalkışmanın “erken, zamansız, yanlış” bulunması ihtimaline ön kesici bir yanıt olarak, ‘tarihsel gelişme eğili­mini ve bunun derinde yatan dinamiklerini yaka­lamanın önemine’ dikkatleri çekiyor. Bu noktada Adalı’dan farklı düşünmüyoruz. Devrimci teorinin işlevine ve amacına uygun anlamlı bir teorik çö­zümleme çabası, sadece mevcut durum ve olgu­ların açıklanması ile yetinmeyerek, geleceğin ve tarihsel gelişmenin bunun içinde yatan dinamik­lerini yakalamayı başarabilmelidir. Aksi takdirde hayatı ve süreçleri geriden izleyen kuyrukçuluktan kurtulmak mümkün olamaz. Fakat gözünün önünde şekillenmekte olanı farketmekten dahi aciz kuyrukçu bakarkörlük ve ufuksuzluğun üstüne çıkmaya çalışırken, bu, bu kez de aceleci ve erken bir tutumla ‘konjonktürün teorileştirilmesi’ halini de almamalıdır. Birincisine ilişkin olarak II. Enternasyonal oportünizminin devlet sorunun­daki kayıtsızlığının ve aymazlığının hangi sonuç­lara yol açtığını akıldan çıkarmamak gerekirken; ikincisine ilişkin olarak da, Bernstein‘ın, emper­yalizme doğru yol alan kapitalizmin özellikle 1870’li yıllardan itibaren yeni bir krize sürüklen­mek şurada dursun gözle görülür bir ekonomik gelişme ve büyüme kaydetmesinden hareketle bunu mutlaklaştırarak, “kapitalizmin artık krizle­rinden kaçınabilme yeteneği kazandığı” sonucu­nu çıkarmasının O’nu ve daha sonra “ultra em­peryalizm” savunucularını nerelere sürüklediğini de akıldan hiç çıkarmamak gerekir.

Diğerleri gibi şimdilik sadece değinmekle ye­tindiğimiz ikinci noktaya ilişkin olarak da Adalı, “Gerileyen olgunun devlet olgusu değil, ulusal devlet olgusu olduğunu, yoksa kapitalizmin devletsizleşmediğini, üst yapışız/aşmadığını” özel­likle vurguluyor. Fakat bu kaydı Drucker da ko­yuyor. “Ulus devlet artık ulus devlet olmaktan çık­makta, yalnızca ‘devlet’ olmakta” diyor. Hatta bir adım daha ‘geride kalarak’, “Şimdilik bu işi sür­dürmek için elimizde bulunan tek araç, (yine de -nba) ulus devletle onun hükümetidir” (Kapitalist Ötesi Toplum, sf. 220-221) demek gereğini du­yuyor. Daha çarpıcı bir örnek verelim: Ünlü spe­külatör Soros bile, “Sermayenin hareketliliği ne­deniyle devletin zayıfladığını, artık herhangi bir devlete bağlı olmaktan çıktığını, bunun küresel kapitalist sistemin başlıca özelliklerinden biri ol­duğunu” kabul ediyor, ama, “Öte yandan devlet­lerin işi (de) bitmiş değil. Bazılarının yaptığı gibi, çok uluslu şirketler ile piyasaların, devletlerden daha güçlü olduğunu sanmak bir düşünüş bula­nıklığıdır” diye eklemeyi de ihmal etmiyor (NPQ/Türkiye, ilkbahar, ’98 sayısı). “Soros bile” diyoruz; çünkü bu ünlü asalak, son yıllarda bul­duğu her fırsatta, “Ekonomik bakımdan küresel bir sistemin içinde bulunduğumuz halde, hâlâ uluslararası bir siyasal sistem kuramadık. İstikra­rı koruyacak kurumlarımız olmazsa, küresel ka­pitalist sistemde bir çöküşe sürükleniriz ve böyle bir çöküşün hadsiz hesapsız sonuçları olur” diye bas bas bağırmasıyla da tanınıyor. Tekrar Drucker‘a ya da o da “ulus devletin sonunun geldiği ve yerini ‘bölgesel devletlerin’ alacağı” görüşün­de olan Ohmae gibi küreselleşme teorisyenlerinin görüşlerine dönecek olursak, burada asıl can alıcı nokta şu: Bir ‘devlet’e olan ihtiyacın sürdüğü kabul ediliyor görünüldüğü durumlarda bile, “ulus devlet’in işinin bittiği” iddialarının eşliğinde, daha doğrusu buna dayanılarak, özel olarak bu amaç­la örgütlenmiş siyasi baskı ve egemenlik aygıtı olarak ‘devlet’ denilen bir kuruma artık gerek kal­madığı, bunun yerini “idari bir birimin almakta ol­duğu” aldatmacası empoze ediliyor. Ulus dev­let’in bugün geçirmekte olduğu değişim irdelenir­ken, işte en başta, devlet sorununda bu en özsel noktanın gölgelenmesine meydan vermemek gerekiyor. Kaldı ki, “devleti yeniden yapılandır­ma” yöneliminde ifadesini bulan bu değişimin özü de bunu gerektiriyor.

Kapitalist üretimin örgütlenme modelinde yaşanan değişimlere bağlı olarak üretim artık dünya çapında bir toplumsal karakter kazanır ve insanlığın üretken güçlerinde muazzam bir sıçra­ma yaşanırken, mülkiyetin eskisinden daha dar bir tekelci azınlığın elinde toplanıyor olmasının derinleştirdiği ve keskinleştirdiği çelişkiler, kapita­list sistemin varlığını sürdürebilmesini, geçmişte­kinden çok daha yoğun bir baskı ve teröre ba­ğımlı hale getiriyor. Hal ve gidiş bu yöndeyken, halihazırda mevcut ulus devletlerin dışında bu iş­levi yerine getirebilecek ‘uluslarüstü’ veya ‘ötesi’ herhangi bir “özel kamu gücü” yoktur henüz orta­da. ‘Yeni’ NATO, BAB veya Lahey Adalet Di­vanı vb. gibi emperyalist burjuvazinin denetim ve hizmetindeki mevcut uluslararası kurum ve kuru­luşları, bu yönde evrilebilecek nüvesel oluşumlar olarak değerlendirmek mümkündür. Fakat açıktır ki bunlar, bugün ve görünür bir gelecek açısın­dan, ulus devletlerin yerini alarak bu rolü oynaya­bilecek bir olgunluk ve etkinlik düzeyinden henüz oldukça uzaktırlar. Önümüzdeki tarihsel süreç, sadece bugün mevcut olan uluslarası askeri, si­yasi, ekonomik, adli vd. örgütlenmelerin etkinliği­nin artışıyla da sınırlı kalmayarak bunlara başka alt ve üst sistem organizasyonlarının da eklen­mesiyle daha entegre ve daha etkin bir sistemin ortaya çıkması yönünde de gelişebilir; fakat alt sistemleşme ve küreselleşmeyi kesen -en azın­dan hızını yavaşlatan- tarihsel, siyasal, ekono­mik, kültürel vd. nitelikteki bir dizi etkenin daha baskın bir rol oynamasının sonucunda daha fark­lı bir gelişme seyri de izleyebilir. Bu yönde ilk adı­mın atılışının üzerinden 40 yıl geçtiği halde AB’nin ekonomik entegrasyon ayağı görece iyi ha hızlı gelişirken, siyasi entegrasyon ayağının aynı hızda ve aynı ölçüde gelişememesi ya da son kriz dalgasının arkasından ‘yeni Keynesçilik’ ve ‘otoriter devlet’ eğilimlerinin tekrar güçlenme­ye başlaması, bu ikinci olasılığın hafife alınıp bir kenara itilmemesi gerektiğini hatırlatan somut ol­gusal örneklerden yalnızca ikisidir. Onun için, bu konuda kesin teorik yargılara varma, hele hele buna dayalı politik-pratik sonuçlar çıkarma nok­tasında, dün’de kalan ve dogmatik bir düşünce tembelliğinden kurtulmak gerektiği kadar, tek yanlı ve aceleci bir ampirik soyutlamacılığa sav­rulmaktan da sakınmak gerekir.

[4]] TİSK adına “Türkiye’de Devletin Yeniden İnşasına Yönelik Strateji ve Aksiyon Önerileri” hazırlayacak kadar ateşli yeniden yapılandırmacılardan biri olan C. Can Aktan adındaki bir prof., bu illüzyonistlerden biri, TİSK tarafından da sa­hiplenilip yayınlanan “Değişim ve Devlet” başlık­lı çalışmasında, sermayenin gönlünde yatan devlet modelini, felsefi ve bilimsel bir derinlik(!) ve görünüm kazandırmaya çalışarak pazarlamaya soyunan bu hazret, bu çalışmanın bütününde ol­duğu gibi bir başka makalesinde de, “(Bütün) Ekonomik sorunların temel kaynağı sınırsız dev­lettir” diye buyuruyor. (Prof. Dr. Coşkun Can Aktan, “Devlet Niçin Yeniden Yapılandırılmalı ve Küçültülmeli?”, Doğu Batı dergisi, Kasım ’97 sayısı, sf. 33)

[5]] Dünyadaki ulus devletlerin sayısındaki patlamada, emperyalizmin sömürgecilik siyase­tinde yaptığı bu taktik değişikliğin belirleyici bir payı vardır. Dünyadaki ulus devletlerin sayısı, 1945 yılında 50’nin biraz üzerindeyken, bugün bu sayı 200‘ü aşmıştır.

[6]] Keynes‘i, ünlü “Genel Teori”sini kaleme almaya iten etken, kapitalizmin 1929’daki ‘Büyük Bunalım’ından nasıl çıkılacağına dair çözüm ara­yışı idi. Öte yandan, asıl olarak 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, sosyalizmin dünya çapında ka­zandığı prestijin büyüklüğünden ürken ve bunun da itkisiyle kapitalist ülkelerde yeni devrimler ve şiddetli sınıf mücadeleleriyle karşılaşmaktan kor­kan dünya burjuvazisinin, sosyal demokrat parti ve hükümetler aracılığıyla yaygın bir biçimde ya­şama geçirdiği “sosyal devlet” anlayışının tek veya en önemli fikir babası Keynes olmadığı gi­bi, “devletin ekonomiye müdahalesinin” -bu ara­da proletaryayı yatıştırmak için ilk “sosyal devlet” uygulamalarının- mucidi de Keynes değildir. Ka­pitalizmin “akıllı” savunucusu olarak onun refor­mist karakteri ve misyonuna cuk oturduğu için “sosyal devlet” anlayışının üzerine atlayıp onu bayraklaştıran sosyal demokrasinin asıl fikir ba­bası Bernstein‘dır. Sosyal demokrasinin ideolojik-siyasi temellerini o atmıştır. Keynes‘in çözüm­leme ve önerileri, daha çok onun ekonomi politik ayağı olarak nitelenebilir. Keynes‘in asıl olarak farklı bir teorik temel kazandırdığı “ekonomiye devlet müdahalesi” ise, ortalıkta daha Keynes‘in esamesi bile okunmazken pratiği yapılan bir po­litikadır. Bu politikayı uygulayanların tarihteki en ünlü temsilcilerinin başında ise Bismarck, hatta O’ndan da önce Napolyon ve Metternich gelir. Böyle bir dipnot, “sosyal devlet”te ve ekonomide devletin elini gördükleri her yerde sosyalizmi de gördüklerini zanneden andavallar için düşülmüş­tür.

[7]] “Mali devlet” kavramı, bu yüzyılın başla­rında yaşamış olan Avusturyalı burjuva iktisatçı Joseph Schumpeter‘in kullandığı bir kavramdır. O bununla, kapitalist ulus devlet’in, tarihsel geli­şim süreci sırasında -kendince- uğradığı bir ‘bo­zulmayı’ anlatır. Devlet’in ancak vergi toplayarak yahut borçlanarak elde edebileceği gelirlerin bir sınırı vardır ve milli gelirinin çok küçük bir yüzde­sini geçmeyecek şeklide de bunun zaten bir sını­rı olmalıdır. Fakat devletler zamanla bu ekono­mik ilkeyi çiğnemişler, gelirlerinin dolayısıyla har­cayabilecekleri paranın bir sınırı olduğunu unuta­rak sorumsuzca hareket eden birer “mali devlet”e dönüşmüşlerdir. Bugün “Devleti yeniden yapı­landırma” program ve önerileri sırasında, “Dev­letin işleyişini modernize edecek yapısal reform­ların başında, hükümetlerin harcama yapma, pa­ra basma ve borçlanma yetkilerini belirleyecek –vs tabii büyük ölçüde sınırlayacak; (bir) ‘Ekono­mik Anayasa’ hazırlanmasını” (TİSK) ve buna sıkı sıkıya uyulmasını temel şartlardan biri olarak gören tekelci burjuvazi ve onun neoliberal uşak­ları, bu anlayışlarına kuramsal bir temel ve derin­lik(!) kazandırdığı için Schumpeter‘in bu “mali devlet” çözümlemesi ve kavramını pek sevmiş­lerdir. Bu yüzden Schumpeter, burjuva iktisat ta­rihindeki “değeri” yeni veya yeniden keşfedilen ‘günün yıldızları’ arasına katılmıştır.

Burada, kendisini ‘YENİ’ liberal olarak adlan­dıran, ‘YENİ’ bir dünya düzeni kurma iddiasıyla ortaya çıkıp burjuva devleti ve kapitalist ekonomi­yi ‘YENİDEN’ yapılandırmaya soyunan küreselleşmeci burjuvazi ve ideolog’ geçinen soytarıla­rın bir özelliği daha çıkar karşımıza: Bunlar, ‘ye­ni’ bir dünya görüşü, ‘yeni’ bir iktisat kuramı, dev­let, felsefe, sosyoloji, estetik, vb., vb. anlayışı or­taya koydukları iddiasındadırlar ama/sarıldıkları bütün temel tez, görüş ve isimlerin hepsi de ES­Kİ ve yıpranmış tapon mallardır. Burjuvazi, kendi tarihinin çöplüğünü eşeleyip durmakta ve cılkı çıkmış malum teori ve isimlerin dışında bir debu-güne kadar kıyıda köşede kalmış ne varsa onla­rı ‘günün yeni yıldızları’ olarak parlatıp parlatıp piyasaya sürmektedir. Ekonomi politikte Schum­peter, sosyolojide Max Weber, felsefede Karl Popper, küreselleşmecilerin bu ‘yeni’ gözdeleri içinde en çok itibar görenleridir. Tabii bir de bir J. F. Hayek vardır ki, O’na ‘yıldızlar içinde yıldız’ muamelesi yapılmaktadır.

[8]] Bazı skandal bombalarının patlatılması üzerine inşa edilen ve patlak verdiği hemen her ülkede ekonomi ve siyasetin bir zamanlar en kudretli isimlerinin dahi, sistemin kendi kendisini arındırmakta olduğu yanılsamasını güçlendire­cek tarzda (ilahlara kurban edilen günah keçisi) muamele gördükleri “temiz eller” operasyonları­nı, salt sistemdeki çürüme ve yozlaşmaya duyu­lan toplumsal tepkilerin havasını almaya yara­yan ‘ucuz’ bir yöntem olarak değerlendirmek, kuşkusuz aşırı dar ve yüzeysel bir yaklaşım olur. Bu yöntem, psikolojik bir rahatlatma aracı olarak kullanılmanın ötesine geçerek, geniş toplumsal kesimleri, özellikle de orta sınıfları, gelişmiş kapi­talist ülkelerde ‘yeni’ sosyal demokrasinin, yarı sömürge ülkelerde ise daha çok ordunun peşine takarak mevcut rejimlerin biçimini, hükümetlerin yapısını, burjuva siyaset sahnesini ve seçim sis­temlerini, yasaları, bürokrasiyi, vd. ‘yeniden ya­pılandırma’ yöneliminin ihtiyaçlarına uygun yeni kalıplara dökmekte aktif destek gücü haline ge­tirmekte kullanılan etkili bir ‘yeniden yapılandır­ma yöntemi’ özelliğini kazanmış durumdadır. Emperyalizm ve egemen burjuvazi, böylelikle bir taşla birkaç kuş birden vurma imkanını kazan­mışlardır, istenilen amaçlara ulaşılabilmesi için, toplumun midesini daha fazla bulandıran bazı skandalların ortalığa dökülmesini gerektiren do­ğasından ötürü bu yöntem, aslında iki tarafı da keskin bir bıçaktır. Fakat düzenin daha fazla teş­hirini sağlayan yönlerini güçlü yığınsal eylemlere dönüştürecek devrimci radikal güçlerin zayıflığın­dan ötürü burjuvazi, bugün bu riski büyük bir ra­hatlıkla göze alabilmektedir.

Başka halklara karşı geçmişte işlenen insanlık suçlarından ötürü “özür dileme” biçiminde günah çıkarma yöntemi ise ülke içindeki tutucu-şoven çevrelerin homurdanmaları dışında, öyle faz­la riski de olmayan bir yöntemdir. Kuru bir özür­le, özrün muhatapları ile ilişkilerde bazen olduk­ça ciddi bir rol oynayan psikolojik bir engel aşıl­mış, en azından yumuşatılmış olmakla kalma­makta; iç ve dış kamuoyuna ‘şık’ ve ‘modern’ yeni bir yönetim zihniyetinin işbaşına geldiği gö­rüntüsü verilmiş olmaktadır. Bundan ötürü bu yöntemi, “görüntüyü kurtarmak için düzenlenen bir ‘halkla ilişkiler kampanyası'” olarak tanımla­mak daha doğru ve isabetli olur. Tahmin edilece­ği üzere, bu yönteme rağbet edenlerin başında yeniden yükselişe geçen sosyal demokrat parti ve hükümetler gelmektedir. İngiltere‘de Tony Blair Hükümeti’nin ilk icraatlarından biri, 1845-’49 yılları arasında yaşanan büyük kıtlık sırasın­da 800 bin İrlandalının açlıktan ölmesine seyirci kaldıkları için İrlanda halkından ‘özür dilemek’ ol­du. Bunu Kraliçe Elizabeth‘in, Ekim 1997’deki Hindistan gezisi sırasında, İngiliz sömürge yö­netimi döneminde bin silahsız Sih’in Amritsar’da İngiliz askerleri tarafından katledilmesinden ötürü üstü örtük bir tarzda da olsa günah çıkarması iz­ledi. Güney Afrika‘da F. de Klerk, ırk ayrımcılı­ğı döneminde siyahlara verdikleri “tarifsiz acılar­dan” dolayı özür diledi.

ABD‘de Clinton, tedavi edildiklerine inandı­rılan frengili siyahların, hastalığın seyrini izleye­bilmek için gerçekte hiçbir tedavi uygulanmadan kobay olarak kullanıldıkları “Tuskegee deneyi”nden ötürü siyahlardan özür diledi. Kanada Hükümeti, Avustralya‘nın gerçek sahibi olan Aborocinilerin katliamı sırasındaki rollerinden ötürü onların bugün bir avuç kalmış olan torunla­rından; Japonlar, 2. Dünya Savaşı sırasında yüzbinierce kadına tecavüz edip ordu genelevle­rinde fahişe olarak kullandıkları için Koreliler ve Çinliler‘den; İsviçre, Nazilerle işbirliği yapıp al­tınlarının üzerine oturduğu Yahudiler’den … şu son 1-2 yıl içinde ‘özür dilediler.’ Bunlara eklenen son örnek, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright‘ın, 1970’li yıllarda Şili başta olmak üzere Latin Amerika‘daki askeri darbeler ve cunta yö­netimlerini destekleme politikalarının “ciddi hata­lar içerdiği” biçiminde üstü örtük günah çıkarma­sı oldu.

Peşpeşe gelen bu örneklere bakarak, “Peki neden şimdi?” sorusunu, İngiliz burjuvazisinin ‘ağırbaşlı’ gazetelerinden The Guardian da so­ruyor ve asıl belirleyici nedeni kendisi de ağzın­dan kaçırmak zorunda kalıyor: “Pek çok ülke, komşularının onlardan hâlâ korktuğunun farkına varıp güven tazeleme gereğini duydu… Özür fur­yasına yol açan bir diğer faktör de, geçmişte işle­nen günahlara toplumun kimi kesimlerindeki hassasiyetin hâlâ sürmesi…. Bu duyguların nef­rete dönüşüp ‘patlayıcı potansiyel’ taşımadan et­kisizleştirilmesi şart” (The Guardian‘dan aktaran Radikal, 23 Ekim ’97) Aynı gerekçeyi, Avustral­ya hükümetinin Aborociniler‘den özür dilemeye hâlâ yanaşmamakla nasıl aptalca davrandığını anlatmaya çalışan Avustralya Sosyal Adalet Komisyonu’nun bir üyesinin ağzından da duyuyo­ruz: “İktidar, bu özrün toplumsal uzlaşmanın sağ­lanabilmesi için ne kadar önemli olduğunu bilmi­yor” (Ülkede Gündem, 9/10 Ocak, ’98)

[9]] Bu görüşün Türkiye’deki en ateşli savu­nucularından biri, belki de en başta geleni, bugün Milliyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan eski MHP ideologu Taha Akyol‘dur. Bu sicilli faşist, genellikle Fransız siyaset ve toplum bilimcilerin­den aşırdığı tez ve argümanlara dayanarak, bu konuda çok sistematik bir propaganda yürütmektedir. T. Akyol‘un, “Yönetebilir demokrasi” tezi­ne bu denli tutkuyla sarılması, şimdilerde “çağ­daş aydın” postuna bürünmeyi tercih eden bu fa­şistin meşrebinde fazla bir değişiklik olmadığını göstermesi yönüyle üzerinde bile durulmaya değmez, ama “Yönetebilir demokrasi’  anlayışı­nın nasıl faşist bir meşrebe sahip olduğuna dair bir fikir verdiği için dikkate değerdir.

mDP/Şubat 1999-3. sayı


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar