Devrimcilerden esirgenen hoşgörü

Devrimcilerden esirgenen hoşgörü

“Fatih’in sömürülmesine seyirci kalmayız, bizi istemediğimiz şeyleri yapmak mecburiyetinde bırakmayın” uyarısını yıllar önce yapmışız. “Bizim başka işimiz kalmadı, Fatih’i sömürerek onun sırtından çıkar peşinde koşan zibidilerin ürettiği yalan ve iftiraları düzeltmeye çalışmakla mı uğraşacağız?..” demişiz.

H. Selim Açan

Türkiye Devrimci Hareketi 1990’ların ortalarından başlayarak çok kan kaybetti. Sadece fizik güç, kadro ve taraftar yitimiyle sınırlı olmayan bu kan kaybı özellikle 2000 sonrası hızlandı, devrimci olanı da kuşatıp vakum gibi emen bir kara delik halini aldı. Kimi niyet ve iradelerin de belirleyici olduğu fakat sadece kişilerle, onların yönelimleriyle açıklanamayacak olan bu tasfiyeci tsunamiye dair bir dizi nesnel ve öznel neden sayılabilir.

Kısaca değinmek gerekirse; 12 Eylül karşısında sergilenen utanç verici genel pratiğin üstüne gelen 1989 çöküşü, sonuç olarak sosyalizme mâl edilen prestij ve konum kaybı, buna mukabil “tarihin sonunu” ilan edecek kadar kendinden geçen neoliberalizm sayesinde kapitalizmin sadece ekonomide değil siyasette ve toplumsal ilişkilerin yönetiminde, ideolojik ve kültürel alanlarda da hegemonyasını restore edip pekiştirmesi bu çözülmenin başlıca nesnel nedenlerini oluşturur.

12 Eylül yenilgisinin arkasından kabaran ilk tasfiyeci dalgaya iyi-kötü göğüs geren TDH’nin ‘90’ların ilk yarısından başlayarak geçirdiği olumsuz evrim, 12 Eylül’le yaşanan kuşak kopukluğu yanında devrimci örgütlerin beslenme kaynaklarındaki daralma ve kaymalar sonucu hareketin dokusundaki bozulma, devrimci siyasete yön veren amaç ve değerlerin farklılaşıp başkalaşması, genel siyaset tarzı yanında örgütler arası ve örgüt içi ilişkilerde de kendini gösteren yozlaşma ise bu çözülmeye zemin hazırlayıp onu ivmelendiren öznel etkenlerin başında gelir.

Nihayetinde, devrimci hareketin bu denli güç ve itibar kaybetmesi bu etkenlerin toplam sonucudur. Dolayısıyla bu konuda yargıda bulunurken bu bütünlük gözden kaçırılmamalıdır. Sadece geçmişi aydınlatmakla kalmayıp ders çıkaran ve geleceğe de ışık tutacak nesnel sonuçlara ulaşmak amacıyla hareket eden dürüst ve samimi yaklaşım bunu gerektirir.

Tek taraflı ‘hoşgörü’ ve ‘saygı’ beklentisi

Ne var ki TDH’nin yalnızca ve yalnızca olumsuz özelliklerine odaklanıp, bunun bütün sorumluluğunu da kendisi de bir parçası ve üreticisi olduğu halde dışındakilerde arayan yaklaşımlarda her şeyden önce bu dürüstlük ve samimiyeti göremezsiniz. Süreçlerin yaşandığı tarihsel koşullarla ilişkisi içinde gerçeği bütün yön ve boyutlarıyla önyargısız olarak ele alma çabası yerine bilinçli olarak seçilmiş bazı noktalara dayanan korkunç bir tek yanlılık ve indirgemeci yüzeysellikle çıkar böyleleri karşınıza. Çünkü dertleri “üzüm yemek” değildir. Bütün amaçları geçmişlerindeki kirli sayfaları unutturup lekeleri temizleyerek bugünkü yan duruşlarını rasyonalize etmektir. Buna da en başta vicdanlarını rahatlatıp kendileriyle barışmak için ihtiyaçları vardır. O nedenle bu kaba sübjektivizmin gerisinde ‘kendi gerçekliğiyle yüzleşmekten kaçma’ çabası yatar.

İnsanların dünya görüşleri ve tercihleri kuşkusuz değişebilir. Dün ateşli bir biçimde savunulan doğrular bugün yanlış görülüp eleştirilebilir. Örneğin sosyalizm gerçekleşmesi olanaksız bir hayal olarak görünür, Marksizm-Leninizm’in modasının geçtiği düşünülür, dün fanatik bir devrimci örgüt yandaşlığı yapılırken bugün “Bütün örgütler kötüdür” sloganı altında birleşilerek yalnızca bu gündemin ele alındığını sosyal ilişkiler kurulabilir, örgütler çok ama çok kötü olduğu için en geniş anlamda mücadelenin hiçbir taşının altına el sokulmadan yalnızlık tercih edilebilir… vb.

Karşılıklı saygı çerçevesinde hareket edildiği sürece -ideolojik-siyasi eleştiri ve tartışma dışında- kimsenin buna dair sözü ve müdahalesi olamaz.

Fakat aynı hak, birilerinin o ya da bu nedenle savunmaktan vazgeçtiği, bağlarını her anlamda kopardığı tarihsel amaç ve değerleri, dünya görüşünü ve politikaları benimsemeyi sürdürüp devrimci örgütleri yaşatmakta ısrarlı olanlar için de geçerlidir.

Burada tayin edici noktayı ‘karşılıklı saygı’ oluşturur. Siyasi olsun ya da olmasın aslında bütün ikili ilişkilerin özünü, sınırlarını, biçim ve yöntemlerini öncelikle bu temel koşulun varlığı ya da yokluğu tayin eder. Özellikle de ‘sol içi’ olarak tanımlanmayı hak eden bir ilişkiden söz ediyorsak eğer muhataplarımızdan öncelikle bunu beklemek kadar doğal ve meşru bir talep olamaz.

Fakat devrimci hareketin güç kaybına paralel olarak ölçü-sınır tanımayan bir pervasızlık kapladı ortalığı. Örgüt fetişizminin zirvede olduğu yıllarda –TDH’nin bu denli itibar kaybetmesinde de büyük pay sahibi birkaç olumsuz örnek dışında- devrimci örgütlerin kimseye uygulamadıkları saldırganlıkta bir ‘psikolojik terör’ bugün devrimci örgütlerin karşısına dikiliyor sık sık. Özellikle de ‘sol içi şiddet’ konusundaki hassasiyetlerin sömürülmesi temelinde kendisini gösteriyor bu baskı. Bugünlerde TİKB ve TİKB’li komünistler böyle bir baskı altına alınmak isteniyor.

Nedeni görmezden gelip sonuca takılmak

Konu malum: İsmi TİKB ile özdeşleşmiş, onun kurucularından ve sembolleşmiş isimlerinden biri olan M. Fatih Öktülmüş hakkında yapılmış (ikinci) bir film ve bir kitap sürüldü yakınlarda piyasaya. Öncesinde yapılan bütün uyarıları dikkate almadan sürdürülen bu meydan okuma üzerine TİKB MK 24 Ocak 2020 günü “Fatih’i sömürme yarışına çıkanlara dair” başlığını taşıyan bir açıklama yayınladı (https://gazete.alinteri1.org/fatihi-somurme-yarisina-cikanlara-dair).

Açıklamada, bu istismara kalkışanların kim oldukları ve amaçları yanında Fatih’i nasıl Fatih olmaktan çıkardıklarına dair somut bilgi ve örnekler ayrıntısıyla veriliyor, son paragrafta ise, “Onlar yüzsüzlüğü madem bu noktaya getirdiler, madem ok yaydan çıktı, öfkemizin bundan sonra alacağı biçimler konusunda kimse TİKB’ye söz söylemeye kalkmasın!.. TİKB’nin uğradığı güç kaybından cesaret alarak ‘fırsat bu fırsattır’ kafasıyla bu ortamdan farklı biçimlerde nemalanmaya kalkanlara tahammülümüzün kalmadığını herkes görecek!..” deniyordu.

Açıklamanın özellikle bu son paragrafı yıllardır çeşitli kanallardan gönderdiğimiz mesaj ve uyarıları umursamadan bildiklerini okumakta ısrar eden Fatih simsarlarını panikletti. Almanya-Köln’de faaliyet gösteren bir derneğin adını kullanıp “Bize karşı şiddet uygulanacak” vaveylası kopararak etraflarında bir koruma kalkanı oluşturmaya ve yaptıklarına “sol içi şiddet” ekseninde kılıf uydurmaya soyundular.

Oysa yaşadıkları kişilik erozyonu çağrılarında dahi kendini gösteriyor. Sadece bu filmi yapıp kitaplarını pazarlamaya çalışırken değil yıllardan beri gittikleri her yerde kapıları “Fatih’in eski yoldaşları”, “Osman’ın ve Fatih’in en güvendiği kadro”, “Fatih’in TİKB MK hakkındaki eleştirilerini ve örgütün gidişine dair kaygılarını kendisiyle paylaşacak kadar ona yakın olan veliahtı” vb. argümanlarıyla açmaya çalışanlar şimdi TİKB MK’ni “ihbarcı” olarak göstermeye yelteniyorlar. Yapılan açıklamayı kastederek, “Ayrıca ‘bir dönem örgütümüz ile ilişkileri olmuştur’ mealindeki cümleleriyle halihazırda Türkiye’de bulunan ya da Türkiye’de yaşayan bu insanlar hakkında yeniden olası bir soruşturma açılmasına ya da tutuklanmalarına da bilerek vesile olacaklardır” diyebiliyorlar. Zaten “Fatih’in yoldaşları” olarak kendinde bu işi yapmaya hak görüp, sonra da bundan şikâyetlenmek; nereden baksan tutarsızlık.

Düşkünlük sınır tanımıyor. İlerici bir medya kuruluşunda çalışan bir yoldaşımız hakkında kurum “yönetimine” gönderdikleri ikinci bir mektupla örgütle ilişkisini ihbarın ötesine geçerek “TİKB adına yapılan açıklamayla bir ilgisinin olmadığı ve içeriğini de benimsemediği yönünde bir açıklama yapmaya” zorlanmasını istiyorlar. “Aksi takdirde siz de zor durumda kalırsınız” diyerek o kuruma da aba altından sopa gösteriyorlar. Aydınlıkçılara Fatih anlattıranlara yakışır bir ihbarcılık hattı.

TİKB MK’nin devrimci bir örgütün kadro ve taraftarları adına kurum olarak yaptığı açıklamanın son paragrafı sözlerine ve uyarılarına değer verdiğimiz bazı dostlarımızı da kaygılandırmışa benziyor. Onların hassasiyeti ‘sol içi şiddet’ görünümünün doğmasından duydukları endişeden kaynaklanıyor (*).

Bu dostlarımızın endişelerini anlıyor ve TÜMÜYLE paylaşıyoruz! Kaldı ki TİKB’nin bu konudaki resmi görüşü ve özeleştirileri, 12 Eylül sonrası pratiği, örgütsel krizler sırasında sergilediği tutum da ortada.

‘Sol içi şiddet’ savunulacak bir yöntem değil devrimciliğe karşı bir suçtur! TDH’nin bu denli güç ve itibar kaybetmesinin en başta gelen nedenlerinden biridir. Dolayısıyla onu çağrıştırıp hortlamasına katkıda bulunacak biçimlerden uzak durmak tarihsel bir sorumluluk olarak görülüp kavranmalıdır.

Yalnız bu noktada ‘sol içi şiddet’ konusundaki haklı ve refleksif bir kaygıya kapılmadan önce kendimize bazı soruları sorup “somut durumun somut tahliline” yönelmek daha doğru ve sağlıklı bir tutum olmaz mı? Bu çerçevede bizim de yanıtlarını duymak istediğimiz kafamızdaki bazı soruları sondan geriye doğru sıralayalım isterseniz:

Sol içi kimin içi?

TİKB MK açıklamasında hem Fatih’in adı kullanılarak yapılanın içeriğine hem de yapanların niyet ve amaçlarına dair belge ve kanıtlara da dayalı çok ciddi iddia ve eleştirilerde bulunulurken neden açıklamanın bütünü bir tarafa bırakılarak sadece son paragraf üzerinden bir tartışma/sorgulama/ tereddüt sergileniyor? Sorunun özünü ortaya koyan bu iddialar es geçilirken, örgütün tepkisi neden ve nasıl “sol içi” bir tartışma olabiliyor?

Ortada “sol içi” sayılabilecek hiçbir tutum ve tavır yoktur; tam da sırtını döndüğü değerler nedeniyle kaybettiği şahsi itibarını hepimizin ortaklaştığı sol değerleri kullanarak yeniden elde etmeye çalışan ve “sol içine” girme çabasındaki duygu sömürücüleri vardır. Ama madem ki genel bir tartışma söz konusu o zaman oradaki iddialara yanıt verilmesini talep etmek bütün sol’un sorumluluğunda değil midir?

Sembollerinizi, ideolojik-siyasi ve manevi değerlerinizi ekonomik ve siyasi bir sömürü konusu haline getiren bireylerin “hakları” konusunda gösterilen hassasiyet, neden devrimcilikte ısrarlı örgütler ve o kolektifi oluşturan devrimcilerden esirgeniyor? Onların duyarlılıkları neden dikkate alınmıyor?

Devrimciliğin bu kadar güç ve itibar kaybettiği bir tarihsel kesitte -zaten bundan cesaret alarak- devrimci değerler ve tarih üzerinde çarpıkça tepinmeye kalkanlara “Bu kadar ileri gitmeyin, gidin kendinize başka rant konuları ve kapıları bulun” uyarısında bulunmak neden sadece bazılarımızın omuzlarına kalıyor?

2016 yılından beri “Sabrımızı ve hoşgörümüzü zaafa yorup sınırlarımızı test etmeye kalkmayın. Bizi istemediğimiz şeyleri yapmak mecburiyetinde bırakmayın” diye bu tüccar takımını kamuoyu önünde de defalarca uyardık. Fatih’in ölüm yıldönümü vesilesiyle Alınteri gazetesi adına benimle yapılan bir söyleşide söylediklerim arşivlerde hâlâ duruyor. Söyleşinin başlığı bile “Fatih’i sömürtmeyeceğiz” diyor ve içeriğinde de “Fatih’i sadece biz anlatırız şeklinde tekelci bir mülkiyet iddiasında olmadık ve değiliz ama onun süfli hesaplara alet edilmesine de sessiz ve seyirci kalmayız. Bu anlamda benim tepkim TİKB’nin Mehmet Metiner’lerine, Orhan Miroğlu’larına, Markar Esayan’larına, Kurtuluş Tayiz’lerine…” diyorum (**).

Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra ‘sol içi şiddet’ duyarlılığından hareketle karşımıza çıkan ya da hayırhah bir tavır belirleyen çevrelere soruyorum: İşler bu noktaya gelmesin diye biz yıllardır elimizden geleni yaparken sizler neredeydiniz? Kimsenin itiraz edemeyeceği temel değerlere saygı çerçevesinde bazı uyarı ve fren mekanizmalarını neden vaktinde devreye sokmadınız? Bazı pervasızlıkları siz de engelleyemeseniz bile en azından şimdi yapılanı onaylamadığınızı gösterecek ortak protesto biçimleri bulup işletmek neden hiç aklınıza gelmiyor?

Bununla bağlantılı olarak “sol içi şiddete karşıtlık” neden hep tek taraflı yorumlanır? Devrimci tarihi ve değerleri metalaştırıp sömürü konusu haline getiren tutum ve girişimler sırasında sergilenen ilkesizlik ve buna yol açan rant hesaplarının büyüklüğünü görmezden gelerek sadece buna gösterilen tepkinin büyüklüğü ve sertliğine odaklanmak ne kadar nesnel ve adil bir yaklaşımdır?

Fatih’i Fatih olmaktan çıkarmak da bir şiddet biçimi değil midir?

Madem konu bütün bağlamından koparıp yalnızca bir şiddet tartışması haline getirilmek isteniyor, üstelik bütün “sol”dan da taraf tutması bekleniyor. O zaman soralım: Fatih’i Fatih olmaktan çıkarmak da bir ‘şiddet’ biçimi değil midir?

Birileri ister beğensin isterse beğenmesin, ister saygı duysun isterse düşmanlaşmış olsun hâlâ Fatih’le aynı ideolojiyi savunup aynı sınıfsız komünist topluma ulaşma tarihsel amacı peşinde koşanlar var. Fatih’in ömrünü adadığı ve 1984 ÖO sırasında da dizleri titremeden ölüme gittiği değerleri sahiplenip yaşatmakta ısrarlı olanlar var. Öte yandan Fatih ML dünya görüşünü benimsemiş, sınıfına ihanet edip bu düzenin kendisine sunduğu “parlak” geleceği elinin tersiyle iterek hayatını proletaryanın devrim ve sosyalizm kavgasına adamış bir komünist. TİKB’nin kurucu kadrolarından ve sembolleşmiş isimlerinden biri.

Fatih’i Fatih yapan bu karakteristik çizgi ve özelliklerin adını dahi anmayan bir “Fatih anlatımı” olur mu?

Örgütüne bıraktığı son mektubu aktarırken bile TİKB’nin adını anıp TİKB’liliğini vurguladığı bölümleri es geçen bir “Fatih anlatımı” olur mu?..

Son mektubunda dahi “Arkamızdan bizi çok fazla övüp toprak altında yüzümüzü kızartmayın” vasiyetinde bulunan bir komünisti fetişleştirmeye soyunan bir Fatih anlatımı olur mu?..

Fatih’i yakından tanımak şurada dursun en fazla hayatının bazı kesitlerine tanık olmuş fakat daha önemlisi çoğunun örgütleriyle de devrimcilikle de ilgisi kalmamış insanların çoğu yalan yanlış anlatımları Fatih’e saygısızlık değil midir?..

Hele 12 Eylül’ün hemen arifesinde çok sayıda devrimci militan gibi Fatih’i ve Osman’ı da devlete ihbar eden Aydınlık adındaki paçavranın o zamanki Ankara büro şeflerinden biri olan ve o ihbar haberinde kullanılan Şirinyer cezaevinde çekilmiş fotoğrafların muhtemel sahibi Hikmet Çiçek adındaki Aydınlık tetikçisine “Fatih’i anlattırmak” Fatih’e küfür etmek değilse nedir?.. (***)

Meselenin Fatih gibi bir komünisti bugünün ve geleceğin kuşaklarına anlatmak olmadığını görmek için daha ne olması gerekir? TİKB’li komünistlerin bu kepazeliğe duydukları tepki hâlâ ‘yanlış’ ya da ‘aşırı’ bulunabilir mi?..

Geçenlerde Ahmet Kaya’nın ailesi mahkemeden bir karar çıkartarak benzer rant hesaplarıyla Ahmet Kaya hakkında yapılan bir filmin gösterimini “Aile üyelerinin kişilik haklarına saldırı” gerekçesiyle durdurdu. Bizim önümüzde böyle bir yol yok! Komünistler olarak burjuva devletin mahkemelerini ‘meşru’ bir muhatap olarak görmeyiz. Fakat öte taraftan adlarını her andığımızda anılarına bağlı kalma sözünü verdiğimiz yoldaşlarımıza yapılan korkunç bir saygısızlık ve istismar var ortada. “Sol içi bir tartışma” ya da “fikir ayrılığı” falan değil rezil bir saldırı söz konusu. Durum bu kadar açık ve netken “sükûnet “ tavsiye etmek dışında bize önerilen bir yol var mı? O rezil film ve kitap dolaşımdan çekilmediği sürece uğradığımız bu hakareti unutacağımız, yaşadığımız ruhsal incinmeden kaynaklanan öfkenin zamanla yatışıp sönümleneceği mi umuluyor?..

Sol içi şiddet uygulamaları da dahil Türkiye devrimci hareketine çok güç ve prestij kaybettiren tutumların bu kadar tahrip edici sonuçlar doğurmuş olmasının bir nedeni de bu yollara tevessül edenlere zamanında hep birlikte net bir tavır alınmamış olmasıdır. Elimizde olmayan nedenlerle önleyemediklerimizin hiç olmazsa kamuoyu ve tarih önünde mahkûm edilmesinden bile uzak durulmasıdır. Madem “geçmişten ders çıkarmaktan” söz ediyoruz, madem geçmişin bize çok şey kaybettiren yanlışlarının tekrarlanmaması konusunda hassasız, o geçmişin bu yönünden de bir ders çıkarmamız gerekmiyor mu?

Bu noktada “Kayıtsızlardan nefret ediyorum” diyen Gramsci geliyor aklıma. Onun “Yaşamanın taraf tutmak olduğuna inanıyorum” diye söze başlayıp arkasından “tarihin ağır yükü, yenilikçinin boynuna geçirilmiş değirmen taşı, en parlak gayretlerin boğulduğu atalet durumu” olarak tanımladığı kayıtsızlığa duyduğu öfkeyi hatırlıyorum.

(*) Gerçi bu hassasiyeti gösterenlerin hepsi devrimci olmadığı gibi önemli bir kısmının hareket noktası da devrimci değildir. Bu ikinci kategoriyi kendileri de örgütlü mücadeleden kopmakla kalmayıp bu kopuşlarını en başta kendilerine ve çevrelerine izah edebilmek için yıllardan beri devrimci örgütleri ve örgütlülüğü lanetleme yarışına çıkmış yeminli örgüt düşmanları oluşturur. Yani bu konuda Lenin’in tanımıyla “Sen beni tut, ben de seni” oportünizmi devrededir. Bunu da gözden kaçırmamak gerekir.

(**) Alınteri: Biraz önce siz de söylediniz, özellikle son yıllarda “Fatih’i anlatma” modası çıktı. Bu arada onun ÖO ekibine seçilişinden bıraktığı son mektubun tahrif edildiğine varana kadar bir dizi spekülasyon ortaya atıldı. Sosyal medyada dolaşan bir duyuruya göre şu günlerde onunla ilgili bir belgesel gösterimi de yapılacakmış. Bunlara ne diyorsunuz?..

H. Selim Açan: Öncelikle şunu söyleyeyim: Bunların hepsinin ortak özelliği, Fatih’i bir sömürü nesnesi haline getirmeleri. Süfli hesaplarla onu metalaştırmaları. Bunların hiçbirinin gerçek amacı Fatih’i anlatmak, örnek alınması gereken niteliklere sahip önder bir komünist olarak onun kavgasını ve temsil ettiği değerleri genç devrimci kuşaklara aktarmak değil.

Sizin de işaret ettiğiniz gibi “Fatih’i anlatma” merakı son yıllarda ortaya çıktı. Neden biliyor musunuz?.. Bunun gerisinde TİKB’nin yaşadığı güç kaybıyla bundan da cesaret alan tasfiyeci çürümüşlüğün pervasızlaşması yatıyor. Aslında bunlar aynı paranın iki yüzü. TİKB’ye sadece güç ve zemin kaybettirmekle kalmayıp korkunç bir değer erozyonu ve prestij kaybına neden olan iç krizlerin temelinde de yine tasfiyeci yozlaşma ve çürüme var çünkü. Bu ikisi arasındaki birbirini besleme ilişkisini hem ideolojik açıdan hem de kişiler arasındaki ilişkilerde de görebilirsiniz.

Şu tabloya bakar mısınız: Fatih’i kaybedeli 30 yıl olmuş. Öte yandan Türkiye’de sosyalist ve devrimci hareket yerlerde sürünüyor, nesnel koşullardaki bütün elverişliliğe karşın tarihinin en etkisiz ve itibarsız dönemini yaşıyor, sınıf ve emekçi kitle hareketinin çözüm bekleyen bir yığın sorunu, aşamadığı bir dizi eşik var. Arayış halindeki kesimlerin önüne çekim gücü yüksek, güncellenmiş somut bir sosyalizm alternatifi koymak başta olmak üzere birbirinden acil ve kapsamlı teorik görevler çözüm bekliyor… Kısacası, günün teorik-siyasal-örgütsel ve pratik devrimci sorumlulukları saymakla bitmez. Hal böyleyken birileri işi-gücü bırakmış 30 yıl-40 yıl öncesine ait çarpıtılmış tarih masalları anlatmayı tek iş edinmişler!!! Devrimci ruhunu ve mantığını tümüyle yitirmemiş bir devrimci için sırf şu tablo bile çok şey anlatır.

Düşünün ki, bir tarafta ölümün eşiğinde kendini zorlayarak kaleme aldığı son mektubunda bile örgütünün önüne devrimci bir perspektif ve hedefler koyma çabası içinde olan önder bir komünist; diğer tarafta onun ismini (sadece Fatih’i de değil, TİKB’nin TİKB olarak yarattığı tüm değerleri) sömürerek 30-40 yıl öncesinden bugüne bir türlü gelemeyen bir tarih talancılığı…

Çelişki bununla da bitmiyor. Fatih’i sömürmeye soyunan bu asalak takımına dikkat edin, istisnasız hepsi, TİKB’nin dışına düşmekle kalmayıp ona düşmanlaşmış, onun felaketini diler hale gelmekle de kalmayıp gelişimini sabote etmek için ellerinden geleni ardlarına koymamış örgüt ve mücadele kaçkınları.

Bu açıdan baktığımızda da, bir tarafta son mektubunda dahi TIKB’liliğiyle gurur duyan, geride kalan yoldaşlarına onu daha da büyütüp partileştirme sorumluluğunu vasiyet eden bir Fatih var; diğer yanda sadece TİKB’yi değil örgütlü devrimci mücadeleyi de çoktan bırakıp düzene kapak atmış, örgütsüzlüğü seçmiş, “siyasetle ilgilenme” görünümü altında en fazla kumda oynayan bir kavga kaçaklığı var ve son yıllarda  “Fatih anlatıcısı” olarak sahneye çıkanlar hep böyleleri… Başlı başına bunun kendisi küfür gibi bir şey! Gerçekten de Fatih’e bundan daha büyük bir hakaret olamaz!..

Duyduğumuza göre bunlar gibi döküntü birileri daha “Fatih’in romanını” yazmaya hazırlanıyormuş. Üstelik bilgi toplamak için gittikleri eski yoldaşlarımız ve dostlarımızdan bazılarına bu girişimden bizim de haberimizin olduğu izlenimi veriyorlarmış.  Yeri gelmişken şunu çok açık söyleyeyim: Öncekileri atladık, olup bittikten sonra haberimiz oldu ya da efendiliğimizden ve kendimize güvenimizden dolayı ses etmedik. Ancak bu ‘hoşgörü’ devri bitti!.. Bundan sonra Fatih’i ya da TİKB’ye ait değerleri ticari ya da “siyasi” amaçlarla sömürmeye yeltenecek olan sonuçlarına da katlanır!.. Benden söylemesi… Bizim başka işimiz kalmadı, Fatih’i sömürerek onun sırtından çıkar peşinde koşan zibidilerin ürettiği yalan ve iftiraları düzeltmeye çalışmakla mı uğraşacağız?.. (18 Haziran 2016 http://mavis.alinteri1.org/fatih-i-somurtmeyecegiz.html )

(***) Tasfiyeci ruh hali ve çürümeyi gizlemenin maskesi haline gelen “örgüt düşmanlığı” artık nasıl derine işlemişse, bir zamanlar Fatih’le aynı örgüt çatısı altında oldukları için onu tanıma şansına sahip olmuş bazı eski yoldaşları dahi ÖRGÜTÜNE bıraktığı son mektubunda “Arkamızdan bizi çok fazla övüp toprağın altında yüzümüzü kızartmayın” diyen bir komünisti putlaştırmaya soyunan, dahası ‘Fatih olmaktan çıkaran’ sömürü girişimlerine ortak olmakta bir sakınca görmemişler. 12 Eylül’ün “karıştır-barıştır” politikasını çağrıştıracak şekilde bir zamanlar Fatih’i devlete ihbar eden Aydınlıkçı bir muhbiri bugün ‘Fatih anlatıcısı’ olarak karşımıza çıkaracak kadar çürümüş bir siyaset tüccarlığına destek olup kol-kanat germek onları hiç rahatsız etmemiş anlaşılan. Üstelik Hikmet Çiçek adındaki bu Aydınlıkçı Türk kontgerillasının eli en kanlı şeflerinden Veli Küçük’ün gözdelerinden biri olarak biliniyor. Kısacası Fatih’in hayatını adadığı değerlere bu denli yabancılaşıp düşmanlaşmış bir oportünizm var ortada. Geçmişindeki kir ve lekeleri yıkamak için Fatih’in adını ve anısını kullanmaya kalkmakla kalmayıp ona saygısızlığı ve belkemiksizliği bu noktaya vardıran bir oportünizmin karşısına dikilmek yerine suç ortaklığı yapıp destek olanlara şu soruyu sormak gerekir: Fatih bu manzarayı görseydi sizce nasıl bir tepki gösterirdi? Dolayısıyla, sizler Fatih’in adını bundan sonra hangi yüzle ağzınıza alacaksınız!..


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar