Dipdiri bir keder ve öfke

Dipdiri bir keder ve öfke

Çığın altında kalan insanlar, 38 yılında çoluk çocuk katledilenler, meçhul bir sesin peşinden gidip geri dönmeyenler sanki dipdiri bir kederle etrafta dolaşıyorlardı

Yirmi beş yaşını sürdüğün yıl, sana miras kalan cevizliğin tapusunu almak için ilk kez Dersim’deki köye gitmiştin de, babaannenin anlata anlata bitiremediği bir masalsı köy yerine, bacalardan tüten kara dumanlardan başka çok az şeyin kıpırdadığı, dünyadan kopuk bir yerde bulmuştun kendini. Vicdan yarası denli saklı, dağların arasında mahsur kalmış, tanrılarıyla birlikte öylece unutulmuş bir köydü.

Jandarma erlerinin Kalaşnikoflarla gezindiği, dağın öte tarafındaki madenlerde Amerikalıların elini kolunu sallayarak altın aradığı bu sahipsiz memlekete hiçbir zaman ait olmadığını minibüsten iner inmez anlamıştın. Köye varıncaya kadar jandarmalar defalarca yolunu keserek insanı sindiren anlamsız bir öfkeyle her keresinde kimliğini istemiş, yanındaki fotoğraf makinesi yüzünden gazeteci misin nesin, kime geldin, niye geldin diye biteviye sorgulamışlardı seni.

Makine yağı ve demir kokan jandarmalara fotoğraf çekmekten hoşlandığını söylediğinde aptal gibi hissetmiştin. Kayalara çizilmiş devasa komanda figürlerinin verdiği tedirginlikten başka, buzlanmış bir tinsellikle örtülüydü orası. Çığın altında kalan insanlar, 38 yılında çoluk çocuk katledilenler, meçhul bir sesin peşinden gidip geri dönmeyenler sanki dipdiri bir kederle etrafta dolaşıyorlardı. Köyün çevresinde yükselen dağlar dile gelip yanlış yerde indiğini söyleyecekler diye ödün kopmuştu. Karın üstünde yürüdükçe gıcırtılar çıkaran muflonlu çizmelerin çok gülünç duruyordu ayağında. Yolunu şaşırmış bir turist gibiydin.

Köyde ilkin köpekler karşıladı seni, fırdolayı gezinerek paçalarını kokladılar. Az sonra, geleceğini haber almışçasına insanlar birer birer çevrende toplanmaya başladı. Yarı Türkçe yarı Zazaca konuştukları için onları doğru dürüst anlayamıyordun. Babaannenin anlatmaya koyulup belli belirsiz bir ağlayışla yarıda kestiği trajik olayları niçin tamamıyla anlatmadığını, anlatamadığını, köylülerin yüzlerine bakar bakmaz anladın.

Utanç aranızda gerilen bir perde gibiydi. Kardan yansıyan ışınlarla kırış kırış olmuş bu yüzlerde berrak bir hafızanın derinleştirdiği başka çizgiler de vardı. Acı bilginin yerleştirdiği derin çizgiler… Bu topraklarda olup bitenleri saymaya gücü yoktu hiçbirinin. Üstelik hala korkuyorlardı. Daha çok seni merak ettiler; kimsin, kimlerdensin, zemheri kışın ortasında dünyanın bu ucuna ne diye geldin? Babaannenden kalan cevizlikten söz etmeye çalışırken, ne yutabildiğin ne tükürebildiğin lokmalar gibi ağzında büyüyordu sözcükler.

Felaketlerden artakalan suskudan sonra bütün çocuklar senin gibi çığlıksız doğuyor demek…

[Yüzünde bir yer / Sema Kaygusuz]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar