Dünyada ve Türkiye’de Hal ve Gidiş (Türkiye)

Dünyada ve Türkiye’de Hal ve Gidiş (Türkiye)

Sol’un bu etkisiz konumdan kurtulamayışına yol açan iç engellerimizin başında ülke politikasında esamesi okunmayan cılız ve etkisiz muhalif odakçıklar olarak kalmayı kanıksayıp içimize sindirmiş olmak geliyor

// Elimize posta yoluyla ulaşan TİKB 5. Konferans belgelerinden Dünya ve Türkiye’de Hal ve Gidiş başlıklı çözümlemenin Türkiye’nin Durumu bölümünü paylaşıyoruz. Ara başlıklar tarafımızdan konulmuştur- Alınteri//

Türkiye’de durum

“Türkiye toplumu” bugün derin bir çürüme ve umutsuzluk yaşıyor. Fakat ondan da önce bazı ortak değerler temelinde birlikte yaşama arzusunu koruyan bir ‘toplum’dan söz etme imkanı neredeyse kalmamış durumda.

Sınıflı bir toplumda kaynaşmış yekpare bir blok zaten söz konusu olamaz. Ayrıca sadece farklı sınıfların değil farklı etnik kökenler ve farklı dinsel inançların olduğu yerde bu hiç mümkün değil. Fakat bu farklılıkları yok sayma anlamında değil tanım kolaylığı sağladığı için “Türkiye toplumu” olarak adlandırdığımız topluluk bugün sadece bu sınıfsal ve tarihsel fay hatları boylamında değil yer yer bunları da enine kesen enlemler ekseninde de çok yönlü, çok katmanlı karmaşık bir parçalanma yaşıyor.

Bu tamamen “yaratılmış” bir sonuç. Temelleri 1990’ların ortalarından itibaren tekrar görünür hale gelen rejim krizinin o evresinde, merkezinde ordunun bulunduğu geçmiş iktidar bloku tarafından döşendi. Bu krizin temelinde ise 24 Ocak Kararları sonrası ekonomide izlenen neoliberal politikalar sonucu palazlanan, içlerinden bazıları tekelleşen Anadolu-taşra sermayesinin iktidarın yeniden paylaşımı talebi yatıyordu. Eski egemen blokun ordu ve yargı bürokrasisi eliyle önleme çabalarına rağmen engelleyemedikleri taşra sermayesinin bu iktidarlaşma süreci aşama aşama ilerledi. Güç biriktirmeden iktidarlaşmaya geçiş aşamasını oluşturan 2002-2010 arasında zaman zaman alevlenmekle birlikte daha çok alttan alta sürdü. O kesitte koalisyon halindeki AKP-Gülen ortaklığının adım adım ördüğü bir hazırlık evresinin ardından 2010 sonrası zincirlerinden boşandı.

Önce ordu dahil bürokrasinin yukardan aşağıya adım adım ele geçirilerek iktidarın tahkim edildiği o hazırlık evresinin ikinci etabında sıra toplumun parçalanıp yeniden yapılandırılmasına geldi. Neo faşist karakterini o yıllarda hâlâ sahte bir “demokratlık” maskesiyle gizlemeye devam eden (sol güçler arasında da bunu yutan epey “kullanışlı aptal” çıktı) İslami karakterdeki yeni iktidar bloku, hazır örgütlü güç olarak önceden beri dayandığı tarikatların yanı sıra o etapta önceliği bu kez kendi sermaye örgütlerini, kendi sendikalarını, kendi kitle örgütlerini, kendi kadın hareketini, kendi okullarını… örgütlemeye verdi. Mevzilerini adım adım genişletip kendi cephesini sağlamlaştırırken bunun tamamlayıcı adımı olarak karşısındaki güçleri devlet imkanlarını da kullanarak sistematik bir tarzda örgütsüzleştirme stratejisi izledi.

Dinci neo faşist blokun 2000’ler sonrası yürüttüğü bu kapsamlı hegemonya inşası solun liberal bölüklerini büsbütün pelteleştirirken, devrimci kesimler içinde de temel devrimci değer yargıları ve ölçütlerin dahi terkedilip unutulduğu bir çözülme süreci olarak işledi. Bunun taşıyıcılığını ise bir dönem devrimci örgütlerin saflarında yer aldıkları halde 2000 sonrası kabaran yeni tasfiyeci dalganın önüne katıp sürüklediği yorulmuş yol arkadaşları üstlendi. İnsanlığın kurtuluşu kavgasına ve devrimci geçmişlerine yabancılaşmalarına yol açan yorgunluklarının nedenlerini önce kendilerinde aramak yerine kendi gerçeklikleriyle yüzleşmekten kaçış biçimi olarak dışlarında bir “suçlu” ve “sorumlu” bulma ihtiyacıyla hareket edenler “devrimci” olan her şeye saldırmayı varoluş tarzı haline getirdiler. Bu bağlamda onlar da yeni bir hegemonya inşası sürecindeki burjuvazi ve gericiliğin değirmenine en az “yetmez ama evet”çi liberaller kadar su taşıdılar.

Mutlak iktidar ihtiyacı-Karşıt dinamikler

Neoliberal kapitalizmin yeni bir rejim modeli, yeni bir iktidar bloku, “yeni bir toplum” inşası sadece bir tercih meselesi değildi. Burjuvazi içinde yeni bir güç dağılımı temelinde iktidarın ele geçirilmesi ve bunun tahkim edilmesi bu zorunlulukları zaten içeriyordu. Fakat emperyalist kapitalizmin yapısal krizinin şiddetlenmiş olarak kendini tekrar göstermesi, bu arada dünyada, özelde de Ortadoğu ve Suriye özgülünde ortaya çıkan yeni güç dengeleri ve belirsizlikler, Türk tekelci burjuvazisinin bunları avantaja çevirme yaklaşımıyla Türk burjuva devletinin tarihsel-yapısal korkularının iç içe geçmesi bu yönelimi kamçılayan konjonktürel nesnellikleri oluşturdu.

Her yeni süreç gibi bu süreç de iç çelişkilerini bağrında taşıyordu. Toplumu sıkı bir denetim altına alma ihtiyacının baskısıyla o güne kadarki hedeflerine umduğundan daha kolay ulaşmanın yarattığı güç zehirlenmesi örneğin Gezi gibi bir süreci tetikledi. Diğer taraftan iktidar koalisyonu içindeki çıkar çatışmalarını ve çatlakları büyüttü. Diyalektiğin yasaları hükmünü yürütüyordu: Mutlak iktidar ihtiyacının gereği olarak gücün büyüyüp merkezileşmesi süreci onu çözecek dinamikleri de harekete geçirip alttan alta olgunlaştıran bir süreç olarak işledi.

Bu stratejinin ideolojik ayağını ise -yerleşmiş bir tanımla- “kutuplaştırma siyaseti” oluşturdu. İslamcı faşist iktidarın mevcut ve potansiyel muhaliflerini sistematik olarak dışlayıp düşmanlaştırmaya dayalı, sınıfsal, tarihsel ve güncel farklılıklardan hareketle nefreti kışkırtan, bu arada gerçeklerin arsızca tahrifini, her türlü yalanı, demagojiyi, iftirayı, tarihle oynamayı meşru gören bu strateji aslında faşizmin tarihte de tanık olduğumuz klasik iktidarlaşma stratejisiydi.

Neoliberalizmin egemenlik biçimi olarak neo faşizm de Trump ya da Tayyip Erdoğan, Duterte ya da Bolsonaro kılığında halkların ve tarihin karşısına neredeyse tıpatıp aynı yöntemlerle çıktı. Sürekli “düşman” ihtiyacı içinde olup aralıksız bir biçimde gerilim ve düşman üretmek bu rejimlerin öne çıkan ortak özelliğidir.

Azami kâr-mutlak iktidar ihtiyacı ve yönelimi, doğası gereği sadece işçi sınıfı ve emekçi halk kitleleri karşısında değil burjuvazinin kendi içinde de gücü-iktidarı paylaşmak istemez. Farklı zorunlulukların basıncıyla koalisyon kurmak mecburiyetinde kalanlar bile buldukları ilk fırsatta birbirlerini tasfiye etmenin yollarını ararlar. Tek adam rejiminin kuruluş sürecinde uzun yıllar birlikte hareket eden Tayyip Erdoğan-Fethullah Gülen koalisyonunun kanlı bir düşmanlığa dönüşmesi bu rejim tipinin karakterinde yatan kurt kanununun doğal sonucudur.

Aynı kurt kanunu şimdiki AKP-MHP-Ergenekon koalisyonunun iç ilişkilerinde de geçerlidir. Birbirleriyle kapışma hazırlığı içinde olduklarına dair kimi belirtiler kendini göstermeye başladı zaten.

Bu noktada karşımıza kesinlikle sakınılması gereken iki tehlike çıkıyor:

Bunlardan birincisi, kim tarafından nasıl olursa olsun gözü onun alaşağı edilmesinden başka bir şey görmeyen körleştirici bir “Tayyip düşmanlığı” ile yetinmektir. Egemen sınıflar arasındaki çatlaklara bel bağlayacak kadar ilkesiz bir dar görüşlülüğü beraberinde getiren bu bağnazlık bugün kimi konularda uzun yıllar Tayyip Erdoğan’a da akıl hocalığı yapmış Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu gibilerle bile bir “demokrasi cephesi” kurulabileceği hayalini körüklemektedir.

Oysa bunlardan Ali Babacan emeğin insafsızca sömürülmesinin, ülkenin yerüstü ve yeraltı kaynaklarını yandaş sermaye ve emperyalist tekellerin doymak bilmeyen yağma ve talanına açan neoliberal ekonomik politikaların asli faillerinden biridir. Davutoğlu ise Kürt kentlerinin yerle bir edilmesinden Suriye’deki iç savaşın kışkırtılmasına kadar insanlık suçlarıyla dolu kirli bir sicile sahip

İlkelere dayalı devrimci bir politika düşman kamp içindeki çelişki ve çatlaklara elbette kayıtsız kalmaz, bunları görmezden gelmez, tersine büyütüp derinleştirmeye çalışır. Fakat bu hiçbir zaman kim olduklarını ve geçmişlerini unutarak taraflardan birini seçmek, onunla işbirliği ve uzlaşma arayışına çıkmak anlamına gelmez. Bunlardan birinci yaklaşım devrimci bir siyasetin gereğidir, diğeri ise belkemiksiz ve ufuksuz oportünist bir siyaset tarzıdır. Ulaşılabilir dönemsel hedeflerin ötesine geçen tarihsel bir hedef açıklığı ve amaçlardan olduğu kadar net bir sınıfsal karakter ve ilkeden de yoksundur.

Bu dönemde sakınılması gereken politik aymazlıklardan biri de, ekonomik krizin derinleşmesi başta olmak üzere rejimin yaşadığı kimi sıkışma ve açmazlardan hareketle “düştü düşüyor” beklentisine kapılmaktır. Toplumsal muhalefet dinamiklerinin zayıflığı ve dağınıklığı başta olmak üzere iç ve dış dengelerin bütününü dikkate almak yerine her şeyden soyutlanan tekil bazı veri ve göstergelerden hareketle üretilen bu propaganda “bekle-gör” kendiliğindenciliğini körüklemenin yanında bir süre sonra “ne olursa olsun bunlar iktidardan gitmeyecek” umutsuzluğuna dönüşmektedir.

2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğinden sonra vites büyütüp hâlâ karanlık noktalar taşıyan 15 Temmuz sonrası dizginlerinden boşanan devlet terörü ve baskılara rağmen yıldırılıp diz çöktürülemeyen muhalefet dinamikleri var. Kürt özgürlük hareketi ve kadın dinamiği bunların başında geliyor. Birleşik güçlü bir dalga halini alamamış olsa da birbirinin peşi sıra patlayan irili ufaklı işçi direnişlerini (ki rejimin en çok korktuğu toplumsal kesim işçi sınıfıdır. Onu harekete geçirme olasılığı yüksek kıdem tazminatının gaspından iki kez son anda vazgeçilmesi asıl olarak bu korkudan dolayıdır), doğa talanına karşı yaşam alanlarını savunan çevre direnişlerini, büyük oranda kırılmış ve umutsuzlaşmış gibi görünseler de potansiyel birer barut fıçısı olarak KHK’lılar ve EYT’lileri (Emeklilikte Yaşa Takılanlar) son yılların öne çıkan dinamikleri arasında anmak gerekir.

Sonuç olarak toplam yetişkin nüfusun en az yarısı her şeye rağmen yıllardır pes etmeyen inatçı bir muhalif duruş sergilediği halde, pandemi sürecinde açığa çıkan gerçekler, burjuvazinin yaşadığı kapsamlı sıkışmanın ve ekonomik krizin faturasını işçi ve emekçilere yüklemekteki saldırganlığının çıplaklaşması AKP tabanında bile gözle görülür bir çözülme en azından sorgulama yarattığı halde bu rejim hâlâ ayaktaysa ve Erdoğan despotizmi sürüyorsa nedenlerini nerede aramalıyız?

Sol’da hüküm süren aymazlık

Bu soruya tereddütsüz verilecek ilk yanıt “muhalefet boşluğu” olur. Etki alanındaki kitleleri uyuşturup frenleyici rolü nedeniyle bu boşluğun en büyük sorumlusu CHP yönetimi ve onda cisimleşen devletçi mıymıntı muhalefet anlayışıdır kuşkusuz. Fakat devrimci-sosyalist güçler açısından bütün sorumluluğu CHP’nin sırtına yıkmak, CHP’nin karakteri, tarihi ve bugüne kadar oynadığı rol konusunda vahim bir akıl tutulması içinde olunduğunu göstermekle kalmaz, sosyalist ya da devrimci güçler açısından kendi sorumluluğunu görmekten kaçış anlamına gelir.

Türkiye solu, yönetici konumlardakiler başta olmak üzere onun bütün temel kadroları bugün hâlâ tam bir aymazlık içindedir. Ne ülkede ve dünyadaki gidişin, ne insanlığı bekleyen tehlikelerin farkındadır ne bütünlüklü devrimci bir gelecek perspektifine sahiptir ne devrim yapma iddiası ne de kendine güveni vardır. Bunlar varmış gibi görünüyor, politika yapıyormuş gibi görünüyor, başkalarından farklıymış gibi görünüyor, değişmiş gibi görünüyor…

Ama bunların hepsi görüntüde kalmaktadır. Hayatiyetten yoksundur. O nedenle zaten hayatta karşılıkları yoktur. Olanlar da olduğu kadarıyla henüz çok cılız ve kırılgandır. Türkiye solunun devrimci radikal özelliklerini koruma çabasında olanları da liberal reformist bir batakta kulaç atanları da üç aşağı-beş yukarı aynı durumdadır.

Bu tabloyu doğuran nedenler başlı başına ele almayı gerektiren ayrı bir inceleme ve tartışmanın konusudur. Kaldı ki X olarak kendimizi de ayırmadan konuyu değişik açılardan ele alan çok sayıda çözümleme ve tespit vardır literatürümüzde. Buna rağmen solu bu hale sürükleyen nedenler bahsinde dile getirdiğimiz temel zaafların çoğunun kökünü maalesef kendi içimizde bile kurutamadık.

Bunların başında da burjuvaziyi ve kapitalizmi bırakıp başkalarına ve birbirimize karşı politika yapma ufuksuzluğu ve kolaycılığı geliyor. Devrimi örgütleme iddiası anlamında devrimci iktidar iddiası ve yönelimindeki korkunç zayıflık geliyor. Kendi adımıza çemberi bir yerlerden kırma iradesi ve ısrarını gösterdiğimiz halde genel olarak sınıftan ve emekçi yığınlardan kopukluk geliyor. Marksizm-Leninizm’e ve devrimci teoriye uzaklığın da ötesine geçen yabancılaşma geliyor.

Uzun sözün kısası, insanlığın tarihsel ilerlemesi doğrultusunda değişimin öncüsü olması gereken sol ne tarihsel koşullardaki değişimin ne de nasıl bir kavşakta bulunduğumuzun farkındadır. Sol’un liberal kanadı “yenilenmeyi” devrimci olan ne varsa tamamını bordadan atmakta görüyor. Radikal kanatta ise “devrimcilikte ısrar” eski kafa eski tarz eski biçim eski yöntemlerde ısrar olarak görülüyor. Her iki cenahta da sonuç hüsran. Solun mevcut güçsüzlüğü ve etkisizliğine eklenen yeni hayal kırıklıkları ve prestij kaybı da cabası.

Kürt özgürlük hareketi cephesi

Kürt özgürlük hareketi cephesinde durum biraz daha farklı. Uğradığı sistematik saldırıların yarattığı yıpranma ve yorgunluklara karşın Kürtler hâlâ ayakta ve diri bir demokrasi dinamiği. Fakat o cephede de bariz bir politik tıkanma yaşanıyor.

Bunun sadece Kürtler ve onun öncülerinden kaynaklanmayan tarihsel ve güncel bir dizi nedeni var. Bunların başında da dünyanın bütün emperyalist güçleri ve bölge gericiliklerinin aralarındaki bütün çelişkilere karşın Kürtler ve onların tümüyle meşru hakları söz konusu olduğu zaman Kürt karşıtlığında birleşmeleri geliyor.

Ayrıca, öncesi de bir yana 40 yılı aşkın bir süredir Kürdistan’ın her parçasında dişe diş bir silahlı mücadele yürütmenin bu hareketin temel dayanağını oluşturan Kürt emekçi sınıflarında yarattığı tamamen anlaşılır savaş yorgunluğunun payı gözardı edilemez.

Bunlar gibi daha bir dizi nesnel etken söz konusudur. Dolayısıyla Kürt hareketinin mevcut durumunu ve performansını ele alırken bunlara gözünü kapatan her türlü değerlendirme ve eleştiri sadece nesnellikten uzaklaşmakla kalmaz, büyük bir haksızlık ve vicdansızlık olur.

Ne var ki, nesnel etkenlerden kaynaklı dezavantajların Kürt özgürlük hareketinin bugün yaşadığı politik tıkanmadaki rolünün üzerinden nasıl atlanamazsa, hareketin politik önderliğinin bıraktığı boşluklar ve kimi yanlış politikaların bu sonuç üzerindeki payının üzerinden de aynı şekilde atlanamaz.

Bunların başında da Kürdistan’ın hem nüfus hem toprak genişliği hem politik önem ve ağırlık hem de diğer parçalar üzerindeki etkisi ve çekim gücü bakımından en büyük ve en gelişkin parçasını oluşturan Kuzey’deki hareketin yönlendirilmesinde son yıllarda bırakılan büyük boşluklar, koşullardaki değişmeleri dikkate alarak yeni taktikler üretmekte sergilenen yetersizlik, bu arada yapılan bazı vahim hatalar gelir.

Dikkatlerin özellikle de 2015 sonrası Kürtlerin tarihsel özlemini oluşturan onurlu bir statünün elde edilmesine çok yaklaşılan Rojava Devrimi üzerinde yoğunlaşması, bu arada Türkiye genelinde yasal cephede bariz bir güç haline gelinmesi bu ihmalin başlıca nedenleri oldu. Fakat aynı nedenler, bırakılan boşluklardan kaynaklı olarak izlenen yanlış taktikler nedeniyle bu kez çok ağır bedellerin ödendiği süreçleri tetikledi.

O kesitte peş peşe etkileyici sonuçların alındığı Rojava Devrimi’nin gelişim seyrini körü körüne taklide soyunarak Türk devletinin gücünü ve vereceği tepkinin şiddetini hiç hesaba katmadan özerklik ilanına kalkışılması ve arkasından yaşanan “hendek savaşları” bu vahim hataların en büyüğü ve en yıkıcısı oldu. O hesapsız çıkış, sadece Kürt kentlerinin yerle bir edilmesiyle kalmadı, daha da vahimi hareketin deneyimli kitle önderleri ve yerel milis güçlerinin büyük bölümünün imhasına yol açtı.

O süreç ve devamında sergilenen yetersizliklerin hareketin tabanında yol açtığı acılar ve yaşanan hayal kırıklıklarının büyüklüğü ayrı bir yıkım yarattı.

Dolayısıyla Kuzey’de siyasal ve moral dengeleri alt üst eden o sürecin devrimci bir muhasebesi yapılıp samimi ve cesur bir özeleştirisi verilmediği sürece Kürt halkı içinde derinleşen savaş yorgunluğunun üstesinden gelinerek eskisi gibi güçlü ve militan kitle seferberliklerinin örgütlenmesi çok zor görünmektedir.

Kürt özgürlük hareketi bugün askeri alanda da geçmişe kıyasla belirgin bir inisiyatif kaybı yaşıyor. Askeri açıdan bu gerillanın zayıflığı ya da yetersizliğinden kaynaklanmıyor. Türk burjuva devletinin sahip olduğu güç ve imkanlarla elde ettiği teknolojik üstünlüğe dayalı göreli ve geçici bir durumdur. Yanı sıra petrol hırsızlığı başta olmak üzere Tayyip Erdoğan ve damatlarının suç ortağı Barzani yönetiminin işbirlikçi tutumunun payını da unutmamak gerekiyor.

Fakat bu noktada asıl olarak Türk devletinin strateji değişikliği görülmeli. Geçmişte TC sınırları içinde alan hakimiyetini elde tutmaya dayalı bir strateji izleyen Türk burjuva devleti, elindeki teknolojiyi de kullanarak bugün savaşın ağırlık merkezini Güney’e kaydırıp gerillayı orada bloke ederek darbeleme stratejisi izliyor. Bu değişimin gerisinde ise sadece Kürt politikası ve gerillayla savaş tarzında bir değişim değil, Suriye’yi de içerecek tarzda genel bir bölge stratejisi yatıyor.

Dünyaya Türkiye’den bakmak

Bugünkü Türkiye gerçekliğine baktığımız zaman hayatın değişik alanlarında değişik biçimlere bürünmüş olarak karşımıza çıkan değişim birçoklarını afallatıyor. Yeni durumun gerisinde yatan nedenleri, içerdiği tehlike ve fırsatları devrimci bir gerçekçilikle ele alıp proletarya ve emekçi yığınların tarihsel amaç ve çıkarları doğrultusunda değerlendirecek isabetli yeni politikalar, yeni strateji ve taktikler üretimine yönelineceği yerde ortaya çıkan yeni gerçeklik kafalardaki kalıplara uydurulmaya çalışılıyor.

Yıllardan beri süreçlerin arkasından sürüklenen, çoğu kez bunu bile başaramayan Türkiye solunun bu seyirci konumunu bozduğu tek alan olup bitenlere sonradan ideolojik bir kılıf dikmeye soyunmak. Bu noktada sorun sadece “geç uyanmak”la da sınırlı kalmıyor. Karşımıza çıkan yeni gerçekliği güya çözümlerken Marksizm-Leninizm’in ya da sahip olduğumuz devrimci dünya görüşünün bütünlüklü bir tarzda tutarlı uygulaması yerine onun ve ele aldığımız gerçekliğin seçilmiş belirli yön ve parçalarına dayanan bir keyfilikle hareket ediliyor.

Türkiye’nin özellikle bölge stratejisindeki değişiklikleri “alt ya da bölgesel emperyalizm” yönünden okumak, açıklık sağlamaktan çok belirgin bir kafa karışıklığını yansıtan bu tarz çözümlemenin tipik örneklerinden biridir.

2000’ler sonrasının Türkiye’sini “alt ya da bölgesel emperyalist” olarak tanımlamak “moda” haline geldi. Bu tezin savunucuları Türkiye ekonomisinin 1980 sonrası yaptığı göreli sıçrama ile Kürt özgürlük hareketine karşı “milli güvenlik” gerekçesini bahane ederek önceleri Irak’la sınırlı başlayan askeri güç kullanımını doğal kaynaklar üzerinde hak iddialarını da içerecek şekilde Suriye, Doğu Akdeniz ve Libya’ya kadar genişletmesi, Bosna’dan Somali’ye kadar değişik ülkelerde askeri üsler kurmasını kendilerine dayanak yapıyor. Türk tekelci burjuvazisinin inşaat sektörü dışında beyaz eşya, tekstil, çimento, cam ürünleri başta olmak üzere başka sektörlerde de Balkan ülkelerinden Kuzey Afrika’ya kadar çok sayıda ülkede yaptığı yatırımlara işaret ediyorlar.

Bu ekonomik ve askeri yayılma örneklerini ekonomik-sınıfsal temellerinden kopararak AKP iktidarının neo Osmanlıcı heveslerine ve kültürel hegemonya inşasına bağlayan “Marksistler” bile çıkabiliyor.

Aralarındaki bütün farklılıklara karşın “emperyalist Türkiye” tezinde birleşenlerin hepsi en başta Leninist emperyalizm tahlilinin reddinde ortaklaşıyorlar. Marksist materyalizmin devrimci bir uygulaması olarak bu tahlilin ayırt edici yönlerinin başında gelen emperyalizmin tekelci karakteri ile onun siyasetinin ekonomisinden ayrılamayacağı gerçeğini farklı biçimlerde bir kenara bırakıyorlar.

İkinci olarak, ekonomide olduğu gibi dünyaya hakimiyet konusunda da her zaman azaminin peşinde koşan tekelci karakterinde bir zayıflama ya da değişim anlamına gelmemekle birlikte emperyalist hegemonyanın yürütülüş biçimleri ve uluslararası işbölümünde meydana gelen farklılıkları –bunlara yol açan nedenlerle birlikte- gözden kaçırıyorlar.

Üçüncü olarak, Türkiye’nin “alt” ya da “bölgesel” bir emperyalist güç haline geldiğini ileri sürerken dünyadan Türkiye’ye gelmek yerine Türkiye’nin kendisinden hareket ediyorlar. Tekelci kapitalizm olarak emperyalizmin günümüzde dünya-tarihsel bir sistem olduğu gerçeğini “unutarak” Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve askeri yönlerden attığı adımları onun geçmişiyle kıyaslayarak aradaki farkı baz alıyorlar.

Bu arada 1980 sonrası kendi içinde yaptığı üçüncü büyük tarihsel sıçramaya rağmen Türkiye kapitalizminin emperyalizme olan yapısal bağımlılığı hepten unutuluyor (Bunun karşı kutbunu da her konuda mutlak bir tabiyet ilişkisi olarak algılanan bu bağımlılık ilişkisinin yoğunluk ve sıkılık bakımından belirli bir kesitte izlenen birikim modelinin özellikleri, tarihsel koşullar ve dünya dengelerindeki farklılıklar yanında egemen konumdaki emperyalist gücün göreli gerilemesiyle bağımlı konumdakinin göreli güç kazanması vb. gibi etkenlere bağlı olarak değişim geçireceğini, görece gevşeyip-katılaşacağını hiç dikkate almayan dogmatik kütlük oluşturuyor).

Marksist diyalektik materyalizmden ve Leninist emperyalizm tahlilinden bu denli kopuk bir yöntem izlenerek varılan sonuç – “emperyalist Türkiye” iddiası- haliyle yanlış ve yanıltıcı oluyor.

Türkiye’nin bölgesinde “alt emperyalist bir güç” haline geldiği iddiasına dayanak yapılan ekonomik ve askeri göstergelerin çoğu doğru. Fakat kendisini sadece bunlarla sınırlayıp bunlar üzerinden yürütülen bir tartışma, gerçeği arama çabasından uzaklaşan demagojik bir bilek güreşine dönüşmekten kurtulamaz.

Bu noktada asıl problem o göstergelerin okunuşunda kendini göstermektedir. Örneğin Türk tekelci burjuvazisinin birçok sektörde emeğin Türkiye’den dahi daha ucuz olduğu Balkan, Kafkas, Orta Asya ya da Kuzey Afrika ülkelerine yayılması, buralarda fabrikalar kurup büyük projeler üstlenmesi neoliberal birikim modelinin temel bileşenlerinden biri olarak emperyalist tekelci burjuvazi tarafından dizayn edilen uluslararası yeni kapitalist işbölümünden kopuk ele alınamaz. Bu yeni işbölümünde dünya ekonomisinin de patronları konumunda olan emperyalist burjuvazi ve tekeller kendilerine çok daha fazla artı değer kazandıracak gelişkin teknolojilere dayalı alanlara yönelirken bunlar kadar kârlı görmedikleri sektörleri bağımlı ülkelerin burjuvazilerine bıraktılar. Onlar da emeği daha ucuza sömürebilecekleri farklı ülkelere doğru açıldı.

Basitleştirerek resmetmeye çalıştığımız bu yeni hiyerarşik düzende elde edilen toplam artı-değerin aslan payı kredi, borç, patent hakkı, teknolojik bağımlılık vb. yollar dışında emperyalist para sermayenin sermaye birikimi yetersiz bağımlı ülkelerdeki spekülatif faaliyetleri sonucu yine emperyalist burjuvazi ve tekellerin kasasına akıyor. Bu arada bağımlı ülke burjuvazisinin payına da tabii ki bazı ek kırıntılar düşüyor.

Dolayısıyla Türk tekelci burjuvazisinin başka ülkelerde yaptığı yatırımları bu mekanizmadan kopuk ‘kendinde şey’ olarak ele alıp yorumlayamayız.

Benzer bir hata, çevre ülkelerdeki Türkiye’nin askeri faaliyet ve eylemlerini ABD ve AB emperyalizminin bölge politikaları ve bu bağlamda paralı vurucu güç ihtiyacı dışında Trump yönetiminin ekonomide olduğu gibi askeri bakımdan da geleneksel yayılma stratejisi yerine kısmi içe kapanmayla birleşik olarak Çin üzerinde yoğunlaştırma stratejisine yönelmesinden, bu arada ortaya çıkan kimi boşluklardan kopuk ele almakta kendini gösteriyor.

Erdoğan rejiminin tabanını konsolide etmenin yanında dikkatleri ülke içindeki sorunlardan uzaklaştırma ihtiyacının yakıcılaşmasına bağlı olarak Türkiye’nin yer yer sınırları zorladığı durumlar da oluyor tabii ama bunlar bile sözünü ettiğimiz boşluklardan yararlanarak yapılan hamleler. Hem Suriye hem Libya hem de Doğu Akdeniz örneklerinde defalarca tanık olduğumuz gibi bunların hepsi mutlaka ABD ya da Rusya’nın onayıyla ve ancak onların izin verdiği sınırlar içinde gerçekleşebiliyor. Dolayısıyla bunlar da kimseyi umursamayan emperyal bir gücün bağımsız hamleleri olarak çıkmıyor karşımıza.

Türkiye solu hâlâ “Türkiye alt emperyalist bir ülke mi değil mi”, “mevcut rejimi faşizm olarak mı tanımlamak gerekiyor yoksa henüz diktatörlük yönünde bir gidiş içinde miyiz”, “Güçlendirilmiş bir parlamenter sistem talebi mi daha önemli ve yakıcı yoksa Cumhuriyet’in ve lâikliğin savunulması mı” gibi tartışmalarla nefes tüketiyor. Kısacası ne yaşadığımız ve nereye gittiğimiz üzerine çoğu verimsiz-kısır tartışmalar yürütüyoruz ama ne yapmalı sorusuna verilen çekim gücü yüksek bir yanıt yok ortada.

Bu tablo hem bir utanç nedeni hem de bir yangın alarmıdır

Bazı sol çevrelerin böyle bir derdi bile yok. Onlara göre geçmişte neyi nasıl yapmışsak bundan sonrasını da onları taklit ederek getirebiliriz. Köprülerin altından hangi suların aktığının dahi farkında olmayan bu akıl dışı tutumlar kaçınılmaz olarak hüsranla sonuçlanıyor. Fakat bu arada mücadele ve hesap sorma isteğini kamçılamak şurada dursun güçsüzlük duygusuna ve umutsuzluğa kan taşıyarak devrimci harekete güven duygusunun kaldığı kadarını da kemiren bir rol oynuyor.

Sonuç olarak, kapitalizme ve burjuvazinin sınıf egemenliğine karşı güçlü devrimci ataklar geliştirebilmek için Marksist literatürdeki tanımla “nesnel koşullar” gözle görülür bir olgunluk kazanmış durumda. Buna karşın etkili bir devrimci öncülüğün yokluğu anlamında “öznel koşullar” korkunç zayıf ve yetersiz. Başlı başına bu çelişkinin kendisi toplumun muhalif kesimleri içinde umutsuzluk ve moral bozukluğu kaynağı.

Özümsenmiş samimi bir devrimcilik iddiası açısından ise bu tablo hem bir utanç nedeni hem de bir yangın alarmıdır. Daha doğrusu böyle okunmalıdır. Bu anlamda hem örgütsel hem de bireysel düzlemlerde devrimcilikte ciddiyet ve tutarlılığın ölçütü olarak görülüp kullanılmalıdır.

Nesnel koşulların elverişliliğini vurgularken komünistler ve devrimciler olarak bizlerin -en azından bugün için- gücümüzü aşan niteliği nedeniyle o nesnelliğin sınırlandırıcı/engelleyici kimi öğelerini elbette gözden kaçıramayız.

Bu bağlamda burjuvazinin yönetme sanatındaki ustalığıyla sistemin krizindeki derinleşmeye paralel olarak dünyanın her yerinde pervasızlaşıp yoğunlaşan burjuva devlet terörünün radikal devrimci güçler başta olmak üzere toplumsal muhalefet dinamiklerinin etrafına ördüğü boğucu çemberin üzerinden atlayamayız. O nedenle burjuvazinin neoliberal yeniden yapılanma döneminde ele geçirip pekiştirdiği üstünlük ve avantajları, özellikle 1980 öncesi yıllarla kıyaslanmayacak ölçüde gelişmiş teknolojiye dayalı gözetim ve denetim sistemlerinden kaynaklanan dezavantajları hiç hesaba katmayan bir eleştirellik ve sorgulama, artniyet taşımadığı durumlarda bile insaf ve vicdanla bağdaşmaz.

Fakat devrimciler olarak kendi payımıza şu gerçeği de görmek zorundayız:

Bizi asıl sınırlandıran ve bu kadar etkisiz hallere düşüren engeller öncelikle kendimizden kaynaklı. Kendi kendimizi hapsettiğimiz iç çemberlerimizi bir türlü kıramadığımız için sıra bizi aşan nedenlerden oluşan dış çemberlere gelemiyor bir türlü. Onlara dayanıp zorlamak şurada dursun yanına bile yaklaşamıyoruz. Bundan ötürü zaten burjuvazi ve faşist rejim çoğu kez kaale dahi almıyor bizleri.

Bu iç engellerimizin başında ülke politikasında esamesi okunmayan cılız ve etkisiz muhalif odakçıklar olarak kalmayı kanıksayıp içimize sindirmiş olmak geliyor. Devrimi örgütleme iddiası anlamında devrimci iktidar bilincinin zayıflığı Türkiye solunun 12 Mart sonrası dönemden itibaren adım adım yitirdiği, bu anlamda yapısallaşmış bir zaafıydı zaten. 2000 sonrasının genel tasfiyecilik dalgası sonrası hepten silikleşip kayboldu. Burjuvazinin iktidarına meydan okuyan ülke çapında etkili militan devrimci bir iddianın sahibi olmak yerini sınırlı güçlerle yürütülen sınırlı faaliyetler sırasında kaydedilen küçük ve göreli ilerlemelerle yetinen hatta bunlarla başı dönen bir iddiasızlık ve kendinden hoşnutluk aldı.

İşin kötüsü toplumsal muhalefet güçleri içinde bir yanıyla bunu besleyen bir ruh hali ve beklenti var. Sistemdeki ve burjuva rejimlerdeki çürümenin bütün derinliğine ve açıklığına karşın yıllardan beri sürekliliği olan etkili bir devrimci sınıf ve kitle hareketinin örgütlenememiş olmasından kaynaklanan bir beklenti bu. Küçük bile olsa somut adımlara ve başarılara ihtiyaç duyuluyor. Genel durgunluk tablosunda farklılık yaratan her adım bu yüzden hak ettiğinin ötesinde bir ilgi ve heyecan uyandırabiliyor.

Fakat ileriye doğru attığımız mütevazı adımların yarattığı yankı, örgütleri ve devrimci kadroları daha büyük ve daha ileri hedeflere yönelten devrimci bir motivasyon etkeni olarak iş göreceği yerde tersine yapılanla yetinen bir rehavet etkenine dönüşüyor. Atılan küçük bir adımın yarattığı heyecan ve sahiplenmeden hareketle sürekliliği olan daha cüretkar çıkış ve adımların nasıl sıçramalı bir gelişme potansiyeli içerdiğini görmek yerine elde edilenle tatmin duygusu öne geçiyor.

Kısacası bir yönüyle dönemin ihtiyacı olan somut başarılar doğru yorumlanıp devrime öncülük iddiasının dönemsel sorumluluklarının kavranışına dayalı tarihsel bir perspektifle ele alınmadığı sürece bir yönüyle de mevcut ilişkiler ve pozisyonu koruyarak doğrusal bir çizgide göreli ilerlemelerle yetinen iddiasızlık ve sıradanlaşmayı besleyen olumsuz bir rol oynuyor.

O nedenle bugün hep birlikte yaşadığımız nitelik ve irtifa kaybını tersine çevirmek, kimsenin kaale almadığı cılız muhalefet odakçıkları olmaktan çıkıp süreçlerin gelişimi üzerinde etkide bulunabilmek için TDH niteliksel bir sıçrama yapmak zorunda. Başka bir anlatımla devrimcilikte düzlem farklılaşması yaratmak zorundayız. Bunun tayin edici halkasını yüzümüzü sınıfa ve emekçi yığınlara dönmek oluşturuyor. Onlarla kitlesel ölçeklerde buluşup kaynaşabilmek için inatçı bir çaba ve yönelim içine girmemiz gerekiyor. Kasım 2020


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar