Edebiyatın üç deryası

Edebiyatın üç deryası

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in 13 yıl yüreğinde taşıdıktan sonra yazdığı şiirin adıdır: “Haziran’da Ölmek Zor”. Nazım Hikmet’in ölümüyle oluşmaya başlayan dizeler, başka bir dostunun, Orhan Kemal’in ölümüyle kağıda dökülmüş ve onun güzel anısına adanmıştır

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in 13 yıl yüreğinde taşıdıktan sonra yazdığı şiirin adıdır: “Haziran’da Ölmek Zor”. Nazım Hikmet’in ölümüyle oluşmaya başlayan dizeler, başka bir dostunun, Orhan Kemal’in ölümüyle kağıda dökülmüş ve onun güzel anısına adanmıştır.

1963′lerde yaşananları ben, ancak böyle dökebildim 1976′larda şiire. On üç yılda özümsemişim o olayları, on üç yıl sonra damıtabilmişim. O günleri yaşayıp da ozanlığa soyunanlar, elbette ki benden daha iyi yapabileceklerdir bu işi. ‘El elden üstündür, taa arşa kadar’ demiş eskiler,” diyor Hasan Hüseyin, “Haziranda Ölmek Zor” şiirini yazdıktan sonra.

sokaktayım
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor!”

İşçilerin, köylülerin anlatıcısı: Orhan Kemal

Orhan Kemal Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu, Çırçır Fabrikası’nda (Milli Mensucat) işçilik ve kâtiplik yaptı. Fabrika işçiliği ona işçi sınıfının duygu ve düşünce dünyası, tepkileri, öfkeleri, açmazları, hayal kırıklıkları, gelecek hayalleri konusunda ileri dönük tam bir fikir depoluğu sağladı.

1938’de Niğde’de askerliğini yaparken “Maksim Gorki ve Nazım Hikmet’in kitapları okumak”, “yabancı rejimler lehinde propaganda ve isyana muharrik” suçundan 5 yıl hapis cezası aldı.

1940’ta hayatını değiştiren adamla tanıştı: Nazım Hikmet! Bursa Cezaevi’nde tanıştığı Nazım Hikmet‘in toplumcu görüşlerini benimsedi ve kendisinden Fransızca, felsefe ve siyaset dersleri aldı.

1943’te cezası bitti ve Adana’ya döndü. Toprak taşıma, TCDD’de Hamallık ve gündelik işlerde, hallerde çalıştı, amelelik yaptı, geçim zorluğunu aşamadı. Bu arada kısa hikayeler yazıp, gazetelere gönderiyordu. 1950’de ailesiyle İstanbul’a yerleşti. Artık ölümüne kadar kitap ve makale yazacak, başka bir iş yapmayacaktı.

Edebiyat denince Sait Faik’le birlikte akla gelen ilk büyük ustadır. Hayata, insana, işçi ve emekçiye bakarken toplumsal gerçekçidir, bunları yansıtırken gözlemciliğinin bütün birikimini eleştirel bir sınıf duyarlılığıyla aktarır. Orhan Kemal, eserleriyle, toplumsal hayatın değişim dönemlerini birey-toplum ilişkileri çerçevesinde gerçekçi bir biçimde dile getirmiştir.

Tarla ırgatlarından fabrika işçilerine uzanan, çalışanları, işsiz insanları, ekmek kavgası veren yoksulların yaşamını anlatan yazar, şiir, roman, öykü, oyun ve senaryo olmak üzere beş farklı alanda eser verdi.

Peki neden yazıyordu Orhan Kemal, daha önemlisi nasıl yazıyordu? Kendi sözcükleriyle dinleyelim:

Gerçekten de, okurlar meraklıdırlar. Haksız da sayılmazlar.

 

Ben, masa başından çok, fazlaca gezer dolaşırım. Yani iş, masa başına geçip yazmaya kaldığı zaman mesele çoktan hallolmuştur. Gezer dolaşırım. Gezip dolaşırken kafam boyuna çalışır. Ya yıllarca önce beni şiddetle ilgilendirmiş bir konuyu düşünmekteyimdir ya da hemen o gün kafama bir şey takılmıştır. Ama daha çok yıllarca önce kafama takılan, beni zaman zaman şu ya da bu vesileyle kendisi üzerinde düşündüren bir konudur da, nasıl yazsam diye, biçimi üzerinde dururum. Öyle ya, öz belirgin. Biçim? Çünkü daha önce çeşitli biçimlerde bir şeyler yazmışsınızdır. Daha önce yazdıklarınızda kullandığınız biçimlerden ayrı, başka, çok başka olmalıdır. İşte gezip dolaşırken beni düşündüren noktalar bunlardır:

 

1) ÖZ – Niçin yazıyorum bu konuyu? Ne demek istiyorum?
2) BİÇİM – Nasıl söylemeliyim?

 

Yukarıdaki öz ve biçim çözümlenmişse, hele bir de nasıl başlayacağım kafamda satırlaşıvermişse, değme keyfime. Bir kol çengi, sırasına göre canımın o an çektiği İstanbul’un artık hangi lokanta ya da meyhanesiyse atarım kapağı. Fazla içmem. Neşemi sürdürmek, daha iyi düşünmek için pek pek iki duble. Bu iki duble içilirken, konu kendi kendini yazar da yazar. Size bir Örnek: Bereketli Topraklar Üzerinde’nin ilk yazılışında Adana’daydım. Kafamda bu. Öz ve biçimini tespit etmişim de romanı yaşıyorum. Köse Hasan’ın ölüm sahnesine takılmıştım. O sırada tam Seyhan kıyısındayım. Kendi kendime mırıldanarak, Hasan’ın hemşehrisine vasiyetini en iyi biçimde vermek için nasıl dedirtmeliyim diye bir, beş, on tekrarlar yapıyorum. Birden istediğim klişe düştü kafama: ‘-Kardaşlar, beraber tuz epmek yidik. Ola ki, benim size hakkım geçmiştir. Benim iflahım kesik…’ falan der ya? Oralara gelince bir an Köse Hasan oldum sanki. Elimde kızım için satın aldığım saç tokası. Hemşehrilerime bunu kızıma götürmelerini vasiyet ediyorum. Öyle dokundu ki, başladım ağlamaya. Çevremde insanlar. Görmelerinden de çekiniyorum. Açtım adımlarımı ama, hemen kâğıda kaleme sarılıp o pasajı notladım.

 

Çoğunluk geceleri, sabaha karşı saat dörtte kalkar, kahvemi kendi elimle pişirir, makinemin başına geçerim. Üç, dört, beş, bazan hızımı alamam altı saat durmamacasına çalıştığım olur. Hele âşıksam! O zaman iş değişir. Parmaklarım yazı makinemin tuşlarında rüzgârlaşır. Rüzgârlaşır, çünkü yazdıklarımı sevdiğime götürüp okutacağım. O okur, ben onun sesinden kendi yazdıklarımı zevkle dinlerim. İnanır mısınız, o okuduğu zaman yazdıklarım benden çıkar. Sanki o yazmış da bana okuyor!

 

‘Sokakların Çocuğu’ baştan başa o yılların verisidir. Bir de, evet bir de ‘Bir Filiz Vardı!’ Dikkat ederseniz, bu iki kitapta üslûp tamamen değişiktir.

 

Şimdilerde çöller gibiyim. Ne aşk, ne meşk.

 

Bir de ‘Müfettişler Müfettişi’ni yazarkenki acı günlerim… Bunu özellikle belirtmeliyim. Beş yaş küçüğüm aşağıda, komada, can çekişiyor, ben yukarda, odamda Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilecek olan bu romanımı yazmak zorundayım! Bir yanda ölüm, ötede komedi, mizah. Kitabın sonlarındaki ölüm sahneleri, yani romanın kahramanı olan zâtın annesinin ölümünde, sanırım, içinde bulunduğum ruh halinin de payı vardır.

 

Çoğu zaman öz ve biçim iyice belirlenmiş, hatta yazılmaya da başlanmış olabilir. Olabilir ama, attığım taş istediğim kuşu vuramamıştır. Yâni, ‘Bayram haftası’ demek istedim, yazdıklarımdan ‘Mangal tahtası’ çıkar. O zaman, bir iç huzursuzluğudur başlar. Günler, haftalar, bazan aylar… sonunda kaldırıp atar, unutmaya karar veririm. Ne mümkün? Zaman zaman, başını çıkarır içimden, bana kendini gösterir. Yıllardan sonra, hiç ummadığım, hatta onu düşünmediğimi sandığım bir an kafama düşüverir. İstediğim olmuş, attığım taş istediğim kuşu vurmuştur.

Ayrılıkların, hasretlerin, mapuslukların şairi: Nazım Hikmet

3 Haziran 1963 ve ardından 2 Haziran 1991; Kavga şiiri için iki önemli tarih. Biri Nazım’ı diğeri Ahmed Arifi sonsuzlaştıran iki tarih.

Nazım Hikmet, “Mavi Gözlü Devolarak anılır. Sovyetler Birliğinde yaşadığı ilk dönemlerde Mayakovskiden etkilenerek Türkiye‘de serbest şiiri ilk kullanan şair oldu. Şiirlerinde nelerden bahsettiğini ise Nazım şöyle özetledi: Hem bir tek elmadan hem süpürülen topraktan hem zindandan dönen insan ruhundan hem kitlelerin daha güzel günler için savaşından hem bir tek insanın sevda kederlerinden bahseden şiirler yazmak istiyorum; hem ölüm korkusundan hem ölümden korkmamaktan bahseden şiirler yazmak istiyorum”.

20. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan dünyanın en büyük şairleri arasında anıldı. Komünist Parti üyesiydi, 1925 yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden birçok kez yargılandı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın süre kaldı. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına çıktı. 25 Temmuz 1951′de Bakanlar Kurulu tarafından Türkiye vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi.

Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da eşi Vera Tulyakova ile Moskova’da yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa, Küba, Mısır gibi ülkeleri dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı birçok eyleme katıldı. Yaşamı boyunca her an, içerde dışarıda yurtdışında yüzlerce şiir yazdı.

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Prag’dan Havana’ya

Lenin’i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924′de
961′de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951′de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52′de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21′den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falıma baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye’mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filân olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kimbilir.

Daha ne kadar yaşarım kimbilir?” dedikten 2 yıl sonra, 3 Haziran 1963 sabahı saat 06:30′da gazetesini almak üzere 2. kattaki dairesinden apartman kapısına yürüdü ve tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti.

insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.

Böylesine sevilecek bu dünya
“Yaşadım” diyebilmen için…

Umudun ve inancın şairi: Ahmet Arif

Seni anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.
Ardarda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu
Dışarda gürül gürül akan bir dünya…
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.


Umut, korkusuzluk, inanç… akla ve yüreğe dair ne varsa dile gelmiştir şiirlerinde…

Adiloş bebenin ninnisi” olup düşmanı, sabrı ve unutmamayı salık vermiş, de be aslan karam” deyip zindana, zulme inatla direnenleri anlatmış, sevdan beni” olup, inancın yüceliğini göstermiştir bize. Ve biz biliriz ki güzel günlere olan inançtır şiirlerinde buram buram kokan… “Anadolugibi vefalı, üretkendir şiirleri, Bedrettin gibi direngen…

1927de Amedde doğan Ahmet Arif, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde felsefe öğrencisi iken tanışır mahpuslukla. Yasaklı düşüncelerin insanlarından biridir o da. O nedenle birkaç kere ziyaret eder zindanları. Cezaevinden çıktıktan sonra yerleştiği Ankara’da, gazetelerde yazarlık ve düzeltmenlik yapar.

Sık şiir yazmaz Ahmet Arif, bu nedenle şiir çevrelerinde ilk başlarda çok da bilinmez. Ama ilk ve tek kitabı olan “Hasretinden Prangalar Eskittimi çıkarmasıyla birlikte kitlelerce tanınır ve benimsenir. Kürdistan‘ın doğasını, tarihini, insanını, onun cesaretini anlatan şiiri, toplumcu gerçekçi şiirin özgün bir kolu olarak değerlendirilir.

2 Haziran 1991’de kaybettiğimiz büyük usta, umudu ve baş eğmezliği simgeleştirdiği dağlarından, aynı yalınlık ve açıklıkla sesleniyor bize:

öyle yıkma kendini
öyle mahsun, öyle garip…
nerede olursan ol
içerde, dışarda, derste, sırada,
yürü üstüne üstüne
tükür yüzüne celladın
fırsatçının, fesatçının, hayının…
dayan kitap ile
dayan iş ile
tırnak ile, diş ile
umut ile, sevda ile, düş ile
dayan rüsva etme beni!


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar