Ekim Devrimi’nin 103. Yılında Sosyalizm Anlayışımız

Ekim Devrimi’nin 103. Yılında Sosyalizm Anlayışımız

Sosyalizmi kapitalizmden hareketle mi tanımlayacağız yoksa komünizm tarihsel amacından güne gelerek mi hareket edeceğiz?

H. Selim Açan

Ekim sosyalist devriminin 103. yıldönümünde insanlık kritik bir tarihsel kavşakta. Sosyalizm tarihin belki hiçbir döneminde bugünkü kadar acil ve zorunlu hale gelmedi.

Gel gör ki bu gerçeklik sadece biz komünistlerin bilincinde açık. Bizim de cürmümüz ortada. Dünyanın her köşesinde etkisiz cılız çevrecikler olmanın ötesine geçebilmiş değiliz. Toplumsal bir devrimin başarıya ulaşabilmesi için devrimci proletarya tarafından kazanılmaları şart olan sınıf ve güçler bir yana proletaryanın kendisi bile sosyalizme uzak ve mesafeli. Dahası güvensiz.

Bu moral bozucu kopukluğu doğuran nedenlere dair çok şey söylenebilir. Fakat günümüzde bunların çoğu sorumluluğu kendimizin dışında arayarak içimizi rahatlatmaya yönelik bahaneler olmaktan öte bir anlam taşımaz. İşçi sınıfı ve emekçi yığınların Trump, Bolsonaro, Boris Johnson, Tayyip Erdoğan türü çapsız burjuva demagogların bile peşine takılırken sosyalizme bu kadar uzak ve güvensiz olmalarının belirleyici nedenleri arasında yer alan 1989 çöküşü bile bugün bir yönüyle böyle bir mazeret özelliği kazanmış durumdadır. Aradan 30 yıl geçtiği halde o geriye dönüşler ve revizyonist yozlaşmanın nedenleri yanında o süreçlerden çıkardığımız dersler konusunda da proleter ve emekçi kitleleri ikna edecek samimiyet ve açıklıkta çözümlemeler ortaya koy(a)mamışsak hâlâ bunun başka bir açıklaması (anlamı) kalmamış demektir.

Problem zaten burada: Sosyalizme yitirdiği itibar ve çekim gücünü yeniden kazandıracak bir teorik açıklığın, o teorik perspektifi yığınların görüş alanına taşıyarak onlarda o uğurda dövüşme arzusu ve kararlılığı yaratacak içerikte etkileyici bir programın, o programı güne uyarlayacak dönemsel strateji ve taktiklerin, buna uygun bir devrimci örgütlenme ve süreklileşmiş bir devrimci pratiğin ortada olmayışında.

Bu eksiklik ise bütünüyle komünistlik iddiasında olanların kendilerinden kaynaklanan öznel bir etkendir. Dolayısıyla kimse suçu ve sorumluluğu kendi dışında (ve kendi dışındakilerde) aramaya kalkmamalıdır!

Sosyalizm gücünü gelecekten alır

Materyalist tarih anlayışının uygulamalı dersi özelliğini taşıyan “Fransız üçlemesi”nin sacayaklarından birini oluşturan anıt eseri Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’in girişinde Marx, “18. Yüzyıl devrimleri” olarak nitelediği burjuva devrimlerle “19. yüzyılın devrimi” olarak nitelediği proletarya devrimleri arasındaki temel bir farkı şöyle tanımlar:

19. yüzyılın toplumsal devrimi, şiirsel anlatımını, geçmişten değil, ancak gelecekten alabilir. (…) Daha önceki devrimlerin kendi öz içeriklerini kendilerinden gizlemek için tarihsel anımsamalara gereksinimleri vardı. 19. yüzyılın devrimi, ise kendi öz nesnesini gerçekleştirmek için kendi ölülerini gömsünler diye, ölüleri bırakmak zorundadır. Eskiden, söz içeriği aşıyordu, şimdi içerik sözü aşıyor” (abç).

Olağanüstü yetkinlikteki bu özsel fark ölçütünü bugün Türkiye solunda etkin olan sosyalizm anlayışı (ve propagandasına) uyguladığımız taktirde karşımıza nasıl bir görünüm çıkar?

Soruyu daha dolaysız soralım: Sosyalizm ve sosyalizmin propagandası dediğimiz zaman Türkiye solunda etkin olan tarzın anlatımı gelecek odaklı mıdır yoksa geçmişin özlemini duyan ve onun nasıl tekrar edileceği arayışındaki nostaljik bir yaklaşım mı baskındır?

Marx , Engels ve Lenin’in eserlerindeki gibi bazen bir paragraf hatta olağanüstü yetkinlikteki bir cümle biçiminde karşımıza çıkan şiirsel bir gelecek tasviri mi yaygın ve egemendir yoksa propagandanın diline bile yansıyan takır-tukur bir dogmatizm mi?

Örneğin Alman İdeolojisi’nde yer alan şu paragraftaki komünizm tasviri gibi bilinçsiz bir işçinin bile kanını kaynatıp ona “ah keşke!” dedirtecek imrendirici bir sosyalizm kavrayışına sahip olduğumuzu söyleyebilir miyiz:

“… İnsanlar doğal toplum içinde bulundukları sürece, yani kendine özgü çıkarlar ile ortak çıkar arasında yarılma olduğu sürece, dolayısıyla faaliyet gönüllü olarak değil de doğallıkla bölündüğü sürece, insanın kendi edimi insan tarafından kontrol edilecek yerde onu köleleştiren, insana karşı duran yabancı bir güce dönüşür.

Gerçekten de işbölümü ortaya çıkar çıkmaz, herkesin kendisine özgü, yalnızca kendisine ait bir faaliyet alanı olur. Bu faaliyet alanı ona zorla dayatılır ve kimse bu alanın dışına kaçamaz. Kişi avcıdır, balıkçıdır, çobandır ya da eleştirmendir; eğer geçim araçlarını yitirmek istemiyorsa işini sürdürmek zorundadır.

Oysa komünist toplumda, yani kimsenin sınırlanmış bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin arzu ettiği bir dalda işin üstesinden gelebileceği toplumda, toplum genel üretimi düzenler. Böylece, bugün başka bir şey yarın başka bir şey yapmak, hiçbir zaman avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan, akla estikçe, sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam sığır yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra da eleştiri yazmak mümkün olur… (Marks-Engels, Alman İdeolojisi).

“Sosyalizm” dediklerimiz…

Sosyalizm Türkiye solunda uzun süre “toprak reformu, kamu mülkiyeti ve planlı ekonomi” olarak algılandı. 1970’li yıllarda tartışmanın ekseni daha çok demokratik devrim-sosyalist devrim ayrılığı ile geriye dönüş ve revizyonizm tartışmalarına kaydı. Sosyalizmin tanımı da bu konularda benimsenen pozisyonlara göre yapıldı. Bunlar değişik yönlerde ve değişen ölçülerde parçalarla sınırlı doğrular içermekle birlikte tutarlı bir bütünlükten, daha da önemlisi temellerini Marx ve Engels’in attığı proletarya sosyalizminin temel esaslarının eksiksiz kavranışından uzak bulamaçlardı.

12 Eylül yenilgisi ve revizyonist sistemin 1989’daki çöküşü sonrası sosyalizmi bu kez çoğulculuk ve demokratizme indirgeyip onun zorunlu koşulları arasında yer alan proletarya partisinin öncülüğünü, şiddete dayanan devrimin ve proletarya diktatörlüğünün zorunluluğunu reddeden burjuva sosyalizmi tarifleri ortalığı kapladı. Devrimcilikten kopuş derinleştikçe sosyalizmin lâfzı dahi edilmez oldu, onun yerini değişik isim ve biçimlere bürünmüş kültür ve kimlik siyasetleri aldı. Sınıf gerçeğinin inkarına paralel olarak işçi sınıfından ve sosyalizmden de kaçıldı.

Ne var ki bir zamanlar “tarihin sonunu” ilan edecek kadar kendinden geçen neoliberalizmin hegemonyası her alanda tıkanıp çatırdamaya başlayınca sosyalizm yeniden hatırlandı. Lakin kaldırıldığı sandıklardan çıkarılan “sosyalizmler”in bilimsel sosyalizmle bir ilgisi yoktu. Kimi Latin Amerika’daki halkçı hükümet denemelerini “sosyalizm” olarak gördü kimi laisizm, yurtseverlik ve cumhuriyetçiliğe indirgedi kimileri de demokratik dönüşümlerin üzerine dökülen bir sos haline getirdi.

Sosyalizm denildiği zaman asıl olarak onun ya siyasal açıdan devrimci yön ve özelliklerini ya da ekonomik yön ve uygulamalarını öne çıkaran, bunlara ek olarak toplumun temel gereksinimlerin parasız ya da çok düşük fiyata karşılandığı bir düzen algısı ve tarifi kendini “sosyalist” olarak gören devrimci çevre ve kadrolar arasında hâlâ yaygın hatta egemendir.

Bu kadar sığ ve güdük bir sosyalizm kavrayışı ve propagandasıyla günümüzde kimi ne kadar etkileyip ikna edebiliriz?

Sosyalizmin özünden habersiz sosyalistlik

Düşünün ki TDH yıllarca -bazıları halen- “emek en yüce değerdir” sloganını büyük bir iştahla sahiplenip çalışmayı yücelten bir “sosyalizm” anlayışıyla hareket etti. 1970’li yılların bilinç düzeyi ve öne çıkan tartışma konuları bakımından bu belki -o da bir ölçüye kadar- “hoş görülebilecek” sığlık ve çarpıklıkta bir sosyalizm kavrayışıydı. Fakat çalışmayı zorunlulukların dayattığı bir angarya olmaktan çıkararak “bireyin kendi kendisini gerçekleştireceği” zevkli bir uğraş haline getirmeyi amaçlayan sistem olarak sosyalizmin tarihsel amacıyla da açıkça çelişen bu ucube “sosyalizm” anlayışında ısrar eden bir dogmatik tutuculukla günümüzde her gün posası çıkana kadar çalışmak zorunda bırakılan işçi ve emekçileri sosyalizme kazanabilir miyiz?

Kaldı ki burada sorun bir propaganda tekniği ve etki sorunu değildir. Konu dolaysızca sosyalizmin ayırt edici özelliği, yani özüyle ilgilidir. Komünizmin alt evresi olarak sosyalizmin bu ayırt edici özelliği örneğin Alman İdeolojisi’nde şöyle konulur:

“Şimdiye kadarki bütün devrimlerde faaliyet tarzı değişmeden kalıyordu. Sadece bu faaliyetin başka türlü bir dağılımı, işin başka kişiler arasında yeni bir bölüştürülmesi söz konusuydu. (Oysa) Komünist devrim, bunun tersine daha önceki faaliyet tarzına karşı yönelmiştir, emeği ortadan kaldırır ve her türlü sınıf egemenliğini sınıfların kendileriyle birlikte ortadan kaldırır” (Marx-Engels, Alman İdeolojisi)

Sosyalizmin özsel farkıyla ilgili bu kadar temel ve hayati bir konuda bile hâlâ çalışmayı yüceltmekle kalmayıp, işçinin kendisine ve çevresine ayıracağı zamanın çoğaltılmasını anlatmak amacıyla “tembellik hakkı”nın savunulmasını, “Ne yani, biz şimdi işçilere ve emekçilere gidip ‘sosyalizm size tembellik hakkı vadediyor’ mu diyeceğiz” şeklinde küçümseme ve alayla karşılayan bir solculuğun bu kadar cılız ve soluk kalması şaşırtıcı sayılabilir mi?

Sosyalizmin tarihteki yeri

Sosyalizmin tarihsel mirası bir bütündür. O bütünlüğün pozitif yönünü oluşturan başarılarla elbette övünecek ve onları insanlığa sık sık hatırlatacağız. Fakat bunu yaparken bazılarının olumsuz sonuçları ilerleyen yıllarda ortaya çıkan başarısızlıkların, hataların, düpedüz yanlışların üzerinden atlayabilir miyiz?

Bizler atlamaya ya da bazı yönlerle sınırlı bir kılıf geçirmeye kalkacak olsak bile -ki bunu “sosyalizme bağlılık”la karıştıran düşünme tembeli dogmatik tutuculuk oldukça yaygındır- samimiyetten, cesaretten ve ilkesel tutarlılıktan uzak böylesi tutumlar sergileyerek sosyalizme kazanmamız gereken kitleleri ikna edebilir miyiz?

Bu bağlamda “sosyalizmin propagandası” adına hâlâ 1930’larda gerçekleştirdiğimiz atılımlar ve uygulamaları örnek vermekle yetinebilir miyiz?

Gerçi bunu yapanlarımız var. Sosyalizm ve sosyalizmin sorunları dediğiniz zaman böylelerinin konuyu hemen geçmiş tartışmasına çekip “Vay sen SSCB’yi küçümsüyor musun?.. Sosyalizmin tarihsel başarılarına dudak mı büküyorsun?.. Partinin öncülüğünü ve proletarya diktatörlüğünü inkâr mı ediyorsun?.. Yoksa çok partili-çoğulcu bir sosyalizmi mi savunuyorsun?.. Stalin yoldaşı ya da Enver Hoca’yı mı eleştiriyorsun?.. Çin ya da Küba sosyalist mi değil mi?..” türünden sahiplerinin düşünsel sefaletini sergilemekten başka anlamı olmayan “kahredici” sorular ve eleştiri sağanağıyla karşılaşmaktan kurtulmanız olanaksızdır.

Hem zaman tünelinde çakılıp kalmış bu tarz “teorik” tartışmaların hem de “sosyalizmi propaganda” adına hâlâ geçmiş başarılarımızın nostaljisiyle yetinen dogmatik tutuculuğun tek nedeni düşünce donması değil ama. Sorunun kaynağı daha derinde. Bütün mesele(ler), sosyalizmin tarihteki yeri ve misyonunun kavranışındaki yüzeysellikten kaynaklanıyor.

Bugün çoğu sosyalist bile sosyalizmi tarihte kapitalizmi izleyen bağımsız bir sistem olarak düşünür. Halbuki bu yanlıştır. Sosyalizmin kapitalizmin arkasından geldiği ve onunla komünizm arasında yer aldığı doğrudur. Fakat bu gerçeklik onun kendine has özel yasaları olan ayrı bir sistem olduğu anlamına gelmez. Marksist öğretiye göre sosyalizm, komünist toplumun ilk aşaması, onun başlangıç evresidir. Bu özelliğiyle kapitalizmle komünizm arasındaki geçiş halkasını oluşturur.

Bu tarihsel konumu nedeniyle bir taraftan içinden çıktığı kapitalist topluma özgü, kendisine ondan miras kalan lekeleri üzerinde taşır. Diğer taraftan bazıları görece daha gelişkin bazıları ise henüz nüve halinde olmak üzere geleceğin komünist toplumuna özgü çizgi ve özelliklere sahiptir. Bundan ötürü sosyalizm bir bakıma bıçak sırtında yürümeye benzer. Bir üst (nihai) aşama olarak komünizm yönünde gelişme olanağı ve potansiyeli yanında kapitalizme geri dönüş tehlikesini de bağrında taşır.

Tayin edici nokta

Bu ikilem çerçevesinde gelişmenin yönünü tayin edecek kritik noktayı hayatın her alanında bütün politikalarımızı hangi yönü baz alarak belirlediğimiz oluşturur. Daha açık bir ifadeyle, sosyalizmi inşa ederken de savunup propaganda ederken de kapitalizmden hareketle onunla kıyaslamaya dayalı bir sosyalizm anlayışıyla mı hareket edeceğiz yoksa komünizm tarihsel amacından güne gelerek programımızı da bütün strateji ve taktik politikalarımızı da o tarihsel amaca uygunluk temel ilkesini esas alarak mı belirleyeceğiz?

Sosyalizmin bugünü ve geleceği açısından ders çıkarmamız gereken tarihsel yanlışlarımızın da onu hâlâ 1930’lardaki haliyle fetişleştiren dogmatik tutuculuğun da kaynağını bu sorulardan ilkinin esas alınması oluşturur.

Gözden kaçırılan yönlerini ya da öngörülemeyen olumsuz sonuçlarını hayatın ilerleyen yıllarda biz komünistlere gösterdiği yanlışlarımızın o tarihsel koşullar bütünü gözönüne getirilecek olursa her şeye rağmen anlaşılır yönleri vardır. Fakat en sonunda ’89 çöküşüyle noktalanan bir sürecin olumlu ve olumsuz bütün yönleri, isabetli ya da yanlış bütün tercih ve kararları doğurduğu sonuçlarla birlikte ortadayken -üstelik seçilmiş yön ve kesitlere dayanarak- geçmişimizi fetişleştirmekte ısrarı anlamanın olanağı yoktur.

Bu noktada akla Marx’ın 18. Brumaire’in girişinde Hegel’e atıfla yaptığı benzetme gelir. “Hegel, bir yerde şöyle bir gözlemde bulunur” der Marx, “bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: Birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak.”

Sosyalizmin sorunlarını tartışırken sık sık karşımıza çıkan manzara da budur.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar