Ergenekon’da kimler aklandı?

Ergenekon’da kimler aklandı?

Bir kesim Ergenekon’dan yargılananların tümünü “darbeci” ve “derin devlet” bağlantılı olarak anmaya devam ederken, bir kesim de tümünü “masum” ve “mağdur” ilan etmekte ısrarlı. Devlette devamlılığı sağlayan esas unsur da bu olsa gerek.

İnci Hekimoğlu

Ergenekon davası tıpkı bugün olduğu gibi devletin iki ucundaki güçlerin çatışmasının sonucuydu.

AKP-FETÖ koalisyonu ile Avrasyacı subayların tasfiyesi hedeflenirken, aynı çuvala kamuoyunda etkili olabilecek solcu, ulusalcı, Atatürkçü, sosyalist isimler de katılarak olası bütün engeller temizlenmeye çalışıldı.

Pek çok masum insan iftiraya uğradı, yıllarca cezaevinde kaldı, hastalandı, hayatını kaybetti, onurlarıyla oynandı.

Bütün bu sürede Fethullah Gülen’in Komünizmle Mücadele Dernekleri’nden başlayarak CIA ile ilişki iddiaları, kontrgerillaya tetikçi yetiştirdiği, 1970’li yıllardaki pek çok ülkücü tetikçinin Gülen cemaatinden geçtiği unutuldu ve hiç sorgulanmadı.

‘FETÖ darbesi’ davaları ise devranın dönmesinden ibaret.

Bu kez kurtuluşu Avrasya’da gören iktidar sahipleri, FETÖ’cülerle birlikte NATO’cuları da tasfiye ediyor.

Şu gerçek ki, siyasal İslamcılar ve bir takım tarikatlar her zaman devletin yanında, karanlık ilişkilerin ortasında operasyonel araçlar olarak yer aldı.

Bugün de adı anılan bazı tarikatların emniyette ve adalette, FETÖ’den boşalan kadroları doldurduğu biliniyor.

Ergenekon davasında AKP eliyle devletin en kritik makamlarına oturtulmuş FETÖ’cü kadroların yürüttüğü dava beraatla sonuçlandı.

Bu arada orduyu sosyal demokrat, Atatürkçü, sol eğilimli subaylar da dahil bütün iktidar muhaliflerinden temizleme operasyonu büyük ölçüde başarıldı, kalanlar da iddialara göre ‘FETÖ’ torbası içinde eritiliyor.

Ergenekon davasında zarar görmeyen, itibarını kaybetmeyen tek yapı ise imitasyon isimle “Ergenekon”, gerçek adıyla kontrgerilla oldu.

Sözüm ona “derin devlet” yargılanıyor, JİTEM’in kurucularından Arif Doğan, Veli Küçük gibi isimler “darbe” girişimiyle suçlanıyordu ama kurucusu oldukları hukuk dışı örgütün faaliyetleri, faili meçhuller, kayıplar hiç gündeme gelmiyordu.

Onlarca yıl hüküm süren sessizlik bozulmaya ve Silopi’de, Şırnak’ta, Diyarbakır’da savcılıklara dilekçe yağmaya başlamıştı.

90’lı yılların vahşetiyle suskunluğa gömülenler ilk kez bir umutla devlete koşuyor, bir kanlı tarihe tanıklıklarını aktarıyor, isim, rütbe, görev, kullanılan araç dahil resmî-sivil bütün sorumluları ayrıntılarıyla bir bir tarif ediyorlardı.

Örneğin;

Şırnak’ın Damlarca Köyü’ne ateş açıldığında yıl 1993’tür. 18 yaşındaki Hediye yere yığılır. Bütün köy ateşten kaçarken, baba Mehmet Erbey kızının ölüsü kollarında sabahı bekler. “O top ve tankların Temizöz’ün emrinde olduğunu herkes biliyordu” der.

***
İzzet Padır’ın 1994 yılının haziran ayında Üçağaç Köyü, Zıristan mezrasından alınışını oğlu Harun Padır şöyle anlatır: “Askerî birlik köyü sardı. Köylüleri toplayıp, kimlik kontrolü yaptı. Birliğin içinde itirafçılar Abdülhakim Güven, Bedran kod adlı Adem Yakın ve Beşir de vardı. Köyden, İzzet Padır, Abdullah Özdemir’le beni aldılar. Beni o gece bıraktılar. ‘Diğerlerini sonra bırakacağız’ dediler. Komutan Cemal Temizöz’dü. Temizöz, ‘şahısları aldık ama bıraktık’ dedi. Erbey’in iddiasına göre ateş edenler asker, komutan da Cemal Temizöz’dür.”

***

Şahin Kalenderoğlu ise babasının Selebiye mezrasından Kavallı’ya giden yolda, BOTAŞ’taki askerî noktada alındığını aktardıktan sonra şu isimleri verir:
“O zaman ‘Muhtar Ali’ diye bilinen JİTEM binbaşısı, Silopi İlçe Jandarma Komutanı Abdullah Üsteğmen, ‘Cengiz’ kod adlı Mahmut, Uzman Çavuş Özcan, Bekir Üsteğmen, Ali Binbaşı’nın emrinde çalışıyorlardı.
İki gün sonra Diyarbakır’a Hasan Kondakçı Paşa’nın yanına gittim. Diyarbakır Asayiş Komutanıydı. Alay komutanı da Mete Sayar’dı. Kondakçı Paşa bana, ‘Ben de arıyorum, acaba PKK dağa mı götürdü’ dedi. Ben de ‘PKK BOTAŞ’la Silopi arasında nasıl götürecek’ dedim.”

***

1987’den itibaren bölgede faaliyet yürüten JİTEM’de, Albay Arif Doğan, Binbaşı Cem Ersever, Albay Aytekin Özen, Binbaşı Cahit Aydın, Albay Nurettin Ata, Binbaşı Abdülkerim Kırca, Yüzbaşı Ali Yıldız ve Yüzbaşı Cemal Temizöz komutanlık yapar. Dolayısıyla halkın yakından tanıdığı isimlerdir.

JİTEM içinde uzun yıllar yer alan itirafçı Abdülkadir Aygan da, yurt dışına kaçtıktan sonra örgütle ilgili 2004’te bilgi verirken, itirafçı ve askerlerden oluşan timlerin faaliyetlerini isimler vererek anlatır.

JİTEM’in 1990’lı yıllara damgasını vuran en önemli faaliyetlerinden biri de Hizbullah’la ilişkisidir.

JİTEM komutanı Binbaşı Cem Ersever, “Hizbullah ile bağlantılı iki kişi Alaattin Kanat ile Adem Yakın’dı. Güvenlik kuvvetleri Hizbullah’ı koruyup güçlendirmişlerdi. Hizbullah’ın tetikçilerinin çoğu itirafçıdır” demişti.
Bu bağlantı daha sonra Meclis Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu’na bilgi veren Batman Emniyet Müdürü Öztürk Şimşek tarafından da doğrulanmıştı. 1994 yılında Batman’a atanan Şimşek, şunları söyler: “Ne yazık ki Hizbullahçılar, bir dönem askerden yardım gördüler. Buradaki bazı askerî birliklerde silahlı eğitim yaptılar, lojistik destek gördüler.”

Daha sonra 1997 yılındaki Susurluk Raporu’nda da Hizbullah’ın Batman’da askerî birimlerde eğitim aldığı kayda girdi.

1996 tarihli, Susurluk Skandalı’ndan hemen sonra hazırlanan ve Darbeleri Araştırma Komisyonu’na gönderilen MİT raporu ise ilk kez resmen kabul edildi. Raporun en çarpıcı kısmı ise “Ciddi Bulgu ve Belgeler” bölümünde, Çiller Özel Örgütü’nün doğrulanmasıydı.

Rapora göre MİT, JİTEM, Kontrgerilla ve ülkücü mafya işbirliği ile oluşturulan “Özel Büro”, infazlardan, eroin kaçakçılığına, Azerbaycan’da darbe girişiminden Eşref Bitlis ve Behçet Cantürk’ün öldürülmesine tüm suçların merkezindeydi. “Ciddi Bulgu ve Belgeler” arasında Abdullah Çatlı ve Alaaddin Çakıcı’yı kullandığı da vardı.

Raporda Özer Çiller, Tansu Çiller, Korkut Eken, İbrahim Şahin, Mehmet Ağar, Mehmet Eymür gibi isimlerin karıştığı iddia edilen suçlar sıralanarak uyuşturucu kaçakçısı Hüseyin Baybaşin ile Mehmet Ağar’ın irtibatı olduğu iddiaları da yer aldı.

İşte bu isimler, bu isimlerin oluşturduğu hukuk dışı örgütler ve bu örgütlerin bağlı olduğu merkezler bir kez daha dokunulmazlıklarını ilan etti.

Dolayısıyla Bahçeli’nin cezaevindeki Alaaddin Çakıcı için “Bizim taş duvarlar ardında bulunan bir ülküdaşımıza vefa göstermemiz kadar doğal bir şey de yoktur” diyebilmesindeki, Erdoğan’ın Tansu Çiller’i, Mehmet Ağar’ı yakın çevresinde tutmasındaki, Veli Küçük’ün protokolde ağırlanmasındaki mesaj yakın tarihle birlikte değerlendirilmezse; Sedat Peker’in varlığını, HÖH gibi, Osmanlı Ocakları gibi yapıları yalnızca bu iktidara mahsus unsurlar gibi görme zaafına düşeriz.

Bir kesim Ergenekon’dan yargılananların tümünü “darbeci” ve “derin devlet” bağlantılı olarak anmaya devam ederken, bir kesim de tümünü “masum” ve “mağdur” ilan etmekte ısrarlı.

Devlette devamlılığı sağlayan esas unsur da bu olsa gerek.

Artı Gerçek


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar