Erkekler, korkmalıyız!..

Erkekler, korkmalıyız!..

Mağdurların herkesten ve her şeyden önce kendileriyle çok zor hesaplaşmalar sonucu güç bela aldıkları ifşa kararlarını ve kanallarını tartışmaya açmak suçun ve mağdurun üzerine beton dökmek anlamına gelir.

Cihan Çetin

Geçen hafta sanat, edebiyat, sinema alanlarında tanınan, bilinen, sayılan (!) erkeklerin yıllar önce kadınlara yönelik tacizlerinin ifşası sert, çalkantılı ve yakın geleceği de belirleyecek bir dizi süreci tetikledi. Erkek egemenliğinin yansıdığı mevcut pozisyonları sarstı, geriletti. Dalgalanma hâlâ devam ediyor.

Sosyal medyada başlayan ifşaatlara dair ilk dalganın sonunda İslamcı cenahın saygın (!) edebiyatçılarından birisi kabul edilen İbrahim Çolak, kayıt altına da alınıp belgelenmiş suçlarını örtük biçimde kabul ettikten sona intihar etti. İbrahim Çolak’ın intiharı bu kez erkek tacizi ve şiddetinin ifşasına karşı bir dalgayı ortaya çıkardı.

İlk dalgada geri çekilen ya da sinik davranan ifşa failleri, Çolak’ın intihar etmesinin yarattığı tepkileri de arkalarına alarak her yönüyle gerici tırnaklarını çıkardılar. Edebiyatçı Hasan Ali Toptaş, mızmızlanarak dilediği özrünü geri çekip ‘özrüm yanlış anlaşıldı, ben tacizde bulunmadım, hodri meydan’ çıkışı yaptı. Yönetmen Biray Dalkıran sonuna kadar izlenmesi sağlam mide gerektiren rezil ötesi bir karşı açıklamada bulundu. İmge Kitabevi Yayınları’nın sahibi Refik Tabakçı kendisini ifşa eden sosyal medya hesabına ve Ekşi Sözlük’te hakkında yazılanlara dair mahkeme kararıyla engel getirirken kendisini ifşa edenlere ve bunun destekçilerine karşı “yasal süreç” başlattığını duyurdu. Muzaffer Oruçoğlu ve Şaban İba gibi sosyalist solun tanınan isimleri de bu zincire eklenen halkalar olarak öne çıktılar.

Kadına yönelik cinsel taciz, saldırı, şiddete karşı mevcut iktidar bloğunun karşı-saldırısı geçtiğimiz birkaç haftadır üst perdeden başlamıştı aslında. Çoğumuzun haklı nedenlerle takip etmediği havuz medyasında Kasım sonunda CHP-Maltepe ilçe örgütünde ortaya çıkan tecavüz vakası köpürtüle köpürtüle ve finalde İstanbul Sözleşmesi’ni hedefe çakarak kullanılmaktadır. CHP’nin kendi içindeki tecavüz konusunda ağzını açmaması da AKP-MHP bloğunun ekmeğine yağ sürmektedir.

Sosyal medyada geçen hafta başlayan ifşaatların -intiharın ardından akıl ve vicdan sınırlarını hiçe sayacak biçimde- karşı-saldırıya uğramasının arkasında mevcut iktidar bloğunun kadın mücadelesine karşı yükselttiği vitesin de büyük payı olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

Ortaya çıkan tablo pek çok anlamda vahimdir. Muhalif kesimde yer alan erkeklerin ifşaatlara gösterdikleri tepki en hafif deyimle “kendi karşıtına dönmenin” net bir örneğidir. Ancak meselenin esas yanını “kadının-mağdurun beyanı esastır” kabulü başta olmak üzere ilkesel bir tutum olarak benimsenmesi gereken ölçü ve yaklaşımların ifşa ya da teşhir edilenlerin “geçmişlerine, saygınlıklarına” (!) yaslanılarak “bu kadar da olmaz ki” türü sorgulamaların gerekçesi yapılması oluşturuyor. Bununla aslında erkek egemenliği lehine erozyon yaratıp ona alan açılmaya çalışılıyor.

Kadim devrim mücadelesi ve krizi

Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde devrimi ‘eskinin yıkılması ve yeninin inşası için gerekli enerji” olarak tanımlar. Yine Engels “Tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, erkekle kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın karı-koca evliliği içindeki gelişmesiyle ve ilk sınıf baskısı da dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla düşümdeştir” diyerek kadın – erkek ilişkisinin sınıflı toplumdaki erkek egemenlik eksenini gösterir. Devrimci mücadele -en genel anlamıyla- bu toplumsal enerjinin ortaya çıkarılması için çalışılmasıdır.

21. yüzyılın ilk çeyreğinde zaman zaman kitlesel gösterilerle sokağa taşan ama çoğu zaman erkek egemenliğine karşı gündelik ilişkileri merkeze alan devrimci bir kadın mücadelesi süreci içindeyiz.

Bu mücadele henüz proleter sosyalist karakterde ve tüm toplumu kapsar kapsayıcılıkta değildir. Kadınların devrimci mücadelesinin bazı kuvvetleri egemen sınıfsal çelişkileri ya hiç dikkate almıyor ya da fazla önemsemiyor. Ancak tüm bunlara rağmen her sınıftan ezilen kadını kendine çeken ve burjuva erkek egemenliğinin pek çok biçimine karşı savaşan devrimci bir mücadele süreci içinde olduğumuz kesin.

Kadınların devrimci mücadelesinin “gündelik ilişkiler” ekseninin kayda değer bir parçası da, Marx ve Engels’in tanımladığı 4 tarihsel momentten birisi olarak neslin devamını sağlayan “cinsel” momentten ilerliyor. Ezilenlerin ilk ezileni olan kadınlar “cinsel” momentteki erkek egemenliğe karşı giriştikleri devrimci mücadeleye dair enerjilerini, erkek egemenliğinin bu alanda kurduğu barikatların, koyduğu kural ve ölçülerin oluşturduğu barajın kapaklarını patlatarak dışa vuruyorlar. Kadına yönelik erkek şiddetinin gerekçesini oluşturan “namus” kavramının arkasında gizlenen rezillikleri, baskıyı, şiddeti, tacizi ve tecavüzleri ifşa ederek bu barajın kapaklarını delik deşik ediyorlar.

Geçen hafta başlayan ifşa süreci bu devrimci mücadelenin hem güncel hem de genel kriz noktalarını göstermiş oldu. İşin acısı, erkek egemen cinsiyet anlayışı, ölçü ve reflekslerinin muhalif, devrimci, sosyalist olan (veya gözüken) çevre ve kişiler arasında bile ne kadar etkin ve güçlü olduğu açığa çıktı.

Son ifşa süreci tam da bunu hedef almıştır. Muhalif edebiyat-sanat alanında hayranlık uyandıran, saygı duyulan (!) erkek bireylerin kadınlara yaklaşımlarındaki iğrençlik ortalığa döküldü, böylelerinin ayaklarının altındaki katı toprak birden sıvılaştı ve bataklığa dönüştü.

Bu kriz anında verili erkek egemenliğe karşı kullanılan savaş araçları tartışmaya açıldı. Devrimci kadın mücadelesinin mevcut silahlarını boşa düşürme çabaları öne çıktı.

Çiğnenmek istenen ilkeler-mekanizmalar

Geçen hafta yapılan ifşaatlara getirilen ilk eleştiri “bu kadar da olmaz” cümlesinde kendisini gösteren “sınırları aştığı-zorladığı”, “aşırılık barındırdığı” yönündeydi. Lenin, Ekim Devrimi’nde ortaya çıkan “aşırılıklar” eleştirisine, “bir devrimin kendisinin bizzat bir aşırılık olduğunu” söyleyerek yanıt verir.

21. yüzyılın halihazırda dalgalı ve zıtlıkları içerecek şekilde devam eden kadın mücadelesinin olası aşırılıklarına da Lenin’in işaret ettiği eksen üzerinden bakmak gerekir. Mevcut ya da olası aşırılıkların iyiniyetli eleştirisi ve bunları gidermeye çalışmakla haklı ve devrimci bir mücadelenin kendisini tartışmaya açmak su ve zeytinyağı gibi birbirinden ayrı iki konudur.

Çiğnenmek istenen ikinci ilke de “kadının-mağdurun beyanı esastır” ilkesidir. Bu ilke nihai bir karar olmayıp sadece ve sadece iddiaya dair süreçlerin başlatılmasına yöneliktir. “Kadın-mağdur beyanı esastır” ilkesinin bir iddianın araştırılması için yeter sebep olduğu fikrinden vazgeçilmesini önermek kadının-mağdurun elinden çok güçlü bir silahı almak demektir.

Tartışmaya açılan diğer durum da ifşa mekanizmasıdır. İfşa mekanizması mevcut haliyle birkaç şekilde işletilmektedir. Birincisi, failin işlediği eylem inceleme sonucunda kesinleşmişse fail ifşa edilir. İkinci olarak fail ve suçu aleni ise yargılama sonucuna bakmadan fail ifşa edilir. Üçüncü olan ve son günlerde daha fazla itiraz edilen ifşa ise, mağdurun kendisini ifşaya hazır hissettiği, o gücü ve cesareti nihayet bulabildiği ama faili şikayet edebilecek mekanizmaların olmadığı ya da işletemediği durumlarda başvurulan teşhir yoludur.

Bu üçüncü ifşa biçimine yöneltilen ilk saldırı bu şekilde bir ifşaat ile iftiranın iç içe geçebileceği ve “masumiyet karinesi”nin yok edebileceği savıdır. İkincisinden başlayalım. “Masumiyet karinesi” burjuva hukuka aittir. Bu ilkenin hukukiliği tartışmasına girmeden pratiğine baktığımızda hepimiz biliyoruz, yaşıyoruz, görüyoruz ki, bu ilkeyi ilk ve her zaman çiğneyen burjuvazinin bizzat kendisidir. Bu ilkenin sınıfsallığını yok edip “edebi-ezeli bir hukuk ilkesi” olarak tanımlamak idealizmin zirvesinde oturup dünyayı oradan izlemek demektir. Bu nedenle üçüncü biçimdeki ifşayı “masumiyet karinesi” üzerinden sorgulamak uzak durulması gereken gerici bir anlayıştır.

Üçüncü biçimdeki ifşadaki “iftira” ihtimali ise herhangi bir olayla ilgili “iftira” ihtimalinden daha yüksek değildir. “İftira olabilir” diyerek bu biçimdeki bir ifşayı gözden düşürmeye çalışmak veya bu ifşa biçimini tartışmaya açmak en hafif deyimle “suçlu korkaklığına” işaret eder.

Üçüncü biçimdeki bu ifşaatlarda bu ifşa biçimini seçen kadınların ezici çoğunluğu göstermektedir ki neredeyse ellerinde hiçbir mekanizma olmadığını düşündüğü ve/veya var olan mekanizmalara karşı bir güvensizlik hissettiklerinden dolayı bu biçime yönelmektedirler. Bu noktada mağdurların herkesten ve her şeyden önce kendileriyle çok zor hesaplaşmalar sonucu güç bela aldıkları ifşa kararlarını ve kanallarını tartışmaya açmak suçun ve mağdurun üzerine beton dökmek anlamına gelir.

Ne yapmalı?

Kadınlar ve LBGTİ+ bireyler, diğer erkek egemenlik alanlarından bariz biçimde farklı olarak “cinsel alanda” daha fazla tacize, cinsel saldırıya, erkek şiddetine maruz kalırlar. Bu nedenle, şayet kendisi de bir cinsel şiddetin mağduru değilse erkeklerin “taciz, cinsel saldırı, erkek şiddeti” hakkında konuşmadan önce susmalarında fayda var. Erkekler, erkek egemen cinsel şiddetin birinci derece mağduru ve/veya potansiyel mağdur olanların onayladığı ve/veya önerdiği sınırlar içinde ağızlarını açmalıdır. Bu bağlamda erkeklerin yapacağı öncelikli iş, konuya dair teorik laf kalabalığı üretmekten önce pratik olarak mağdurların yanında yer almaktır.

Muhalif, sol, devrimci kurumlar, kurumla ilişki zorunluluğu kriteri getirmeksizin cinsel şiddete maruz kalanların/kalacakların kendilerini ifade edecekleri, olayı, durumu, konuyu ele alan, işleten ve de sonuçlandırılan mekanizmalara sahip olmalıdır. Bu mekanizmalar için de mümkün olduğunda farklı kurumların ortaklaşmaları sağlanmalıdır. İşletilecek mekanizmalar ne olursa olsun her şeyden önce mağdurlara güven veren bir yapı ve karakterde olmak durumundadır.

Her olayın özgünlüğünü gözeterek mağdura yeni mağduriyetler yaratmadan failin de kazanılmasını hedefleyen ilişki biçimlerini hayata geçirecek mekanizmaların, araçların da üretilmesi gerekir. Kendisini kazanmayı da amaçlayan mekanizmaların varlığına rağmen failin kendi bildiğini okumasına karşı ise -her kim olursa olsun- öylelerini cehennemin dibine göndermekte de bir saniye bile tereddüt edilmemelidir.

Sosyalist toplumsal bir devrim nasıl cinsiyet ayrımına tabi olmaksızın kitlelerin eseri olacaksa, kadın devrimi de sadece kadınlarla değil erkeklerle mümkündür. Bu noktada erkekler, her şeyden önce kendi bireysel erkek egemen cinsiyet varlıkları ve bilinçlerine karşı savaşıma özel olarak sokulmalı, bu savaşıma karşı donatılmalı ve erkek egemenliğiyle savaşmak için cepheye sürülmelidir. Bunun yolu uzundur. Ancak adımlarını şimdiden atmak da bir o kadar zorunludur.

Muhalif, sol, devrimci, sosyalist cenahta yer alan erkekler! Dilimizle reddetsek bile kırıntı olarak dahi üzerimize yapışmış erkek egemenlik hallerine karşı kadınlar dünden daha fazla donanımlılar ve silahlarını doğrultmaktan daha az çekinir oldular.

Evet, erkekler olarak, erkek egemen hallerinin zerresini dahi barındırıyor olmaktan ve bu zerreden dolayı dahi kadınlar tarafından hedefe çakılabilecek olmaktan korkmalıyız! Korkmalıyız ki, onlarla birlikte egemen sınıfa ve kapitalizme karşı kol kola dövüşmenin onurunu yaşayabilelim!..


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar