Güç aldığımız anlamlarla kendimizi yeniden varedebiliyoruz…

Güç aldığımız anlamlarla kendimizi yeniden varedebiliyoruz…

“Hiç aynı şeyleri düşünmedik, hayalini kurmadık, istemedik” diye özetlediği bir evlilik; şiddet, yoksulluk ve çaresizlikle geçen yaşam ve tüm bunların içinden mayalanan yeni bir kadın kimliği…

Zehra Çaldağ

Kadınlar bu ortak kaderi eninde sonunda değiştirip kendilerinin birileri tarafından kum torbası olarak kullanılmak üzere yaratılmadığını anlayacak, anlatacaklar. İnsan olduklarını; erkekle eşit, insanca ve huzurlu bir yaşama haklarının bulunduğunu; bu temellerde bir yaşamı paylaşabileceklerini hem erkeklere hem de miadını doldurmuş bu çürük sisteme karşı verecekleri mücadeleyle…

Bir tabak, bir çatal, kaşık daha koymak çok mu masraf gerektiriyordu? Bilmiyorum! Ama yaşadıklarımın tek sorumlusu annem ve babam.

 

Daha 14 yaşındaydım beni evlendirdiklerinde. Ne çocuk olduğumu ne kadın olduğumu ne bir insan olduğumu anlayabildim. Ben neyim hala bilemiyorum.

 

İlk gece başlayan işkence, dayak, şiddet, aşağılama hep devam etti.

 

İlk gece yediğim dayaktan her tarafım ağrılar ve morluklar içinde kaldı. O güne dair aklımda başka hiçbir şey yok. Hala tüylerim ürperir hatırladıkça, devamı da geldi tabii.

 

Ben evlenmeden önce de pantolon giyerdim ve bunu biliyorlardı. Evlendikten sonra bir gün köyde çeşmeye su getirmek için giderken pantolon giymiştim. Suyu alıp eve geldiğimdeyse hatırladığım tek şey eşimin elindeki demir sopaydı. Başka bir şey hatırlamıyorum, o demir sopayı benim için hazırlamış ve kapıda bekliyordu. Demir sopayla vurmadık yerimi bırakmadı.

 

Kadınların sanki tek kaderi buymuş gibi, sırtımızdan sopa karnımızdan sıpa eksik olmamalıymış gibi bir hayat yaşıyoruz. Buna hayat denirse…

 

Sonra iki çocuğum oldu. Biri kız, biri erkek. Kızım yürümeye başladığında topalladığını görünce çok üzüldüm, çok ağladım. Kocama yalvar yakar kazaya, hastaneye götürdük. Hastanede doktor kalça çıkıklığı olduğunu ve ameliyat edilmesi gerektiğini söyledi. Ama biz köye döndük. Çocuğu ameliyat ettirelim diye yalvarırken söylediği sözü asla unutamam. ‘Kız topalsa bir topala veririz olur biter, ne olacak sanki!’ dedi ya, dünya yıkıldı başıma. Sonra köyün kırık-çıkık işlerine bakan birine götürdük. ‘Doktor yalan söylemiş bunun bir şeyi yok’ dedi adam.

 

Sözüm geçmiyor, dinletemiyorum; üzülüyorum, ama elimden bir şey gelmiyor. İlerleyen günlerde görümcem ve eşi iki günlüğüne Ankara’ya gideceklerini, istersem beni de götürüp getireceklerini söyledi. Ben de hiç düşünmeden ‘geleyim hiç olmazsa annemleri görmüş olurum’ dedim. Ama buna da yine eşim ve kayınvalidemler karşı çıktı. Eve, ocağa, hayvanlara kim bakacak, yemeğimizi kim yapacak? Hizmetçiyim ya… Neyse ki görümcemin kocasının sözü geçti. O, ‘gelsin ne olacak, iki gün sadece’ deyince gitmem için izin çıktı. Nasıl sevindim bilemezsin. Çünkü gidersem bir daha dönmemeye karar vermiştim. Yola çıkmadan önce de çok sevdiğim iki komşuma hakkınızı helal edin ben bir daha dönmeyeceğim buraya dedim. Dediğimi de yaptım. Ankara’ya geldik. İki gün sonra hadi dönüyoruz diye aradıklarında ben gelmiyorum dedim ve gitmedim.

 

Eşim arayıp küfrediyor, tehdit ediyor, hiç tınmadım. Kızım nezle olmuştu aldım ana sağlığa götürdüm. Ben doktorla konuşurken kızım ortalıkta yürüyordu. Doktor aksadığını görünce bana önerdiği yere götürdüm. Allah razı olsun, oradakiler benimle ve kızımla çok ilgilendiler. O zaman sigorta falan yok n’apacağız derken, yeşil kart çıkardılar ve hastaneye yönlendirdiler. Kızım ameliyat oldu. Bu sırada abimle eşim başka bir ilde çalışırken nasıl olduysa karşılaşmışlar, eşim çocuklara sadece üç tane portakal göndermiş. Ne harçlık ne başka bir şey, sadece üç portakal, ne kadar içler acısı değil mi? Üç portakal gönderecek kadar düşünebilmiş.

 

Sonra kendisi de Ankara’ya gelip ev tutmuş, geldi bizi aldı eve götürdü. Ama ev bomboş. Ne kap kacak ne bir koltuk… minder bile yoktu. Ne yiyecek bir şey. Anamlardan iki eski koltuk aldım eve çocuklar yatsın otursun diye. Uzunca bir süre hem dayak hem yoksulluğun ötesinde bir hayat yaşadık. Sonra sonra evin içi iyi kötü düzene girdi. Daha sonra borç harç iyi kötü bir ev aldık. Tabii burnumdan gele gele oldu bütün bunlar.

 

Daha sonra resmi olarak boşanıp anamlara gittim. Ama ev ev üstünde olmuyor; hor görülüyorsun, çocuklar yük oluyor. Baktım böyle de olmuyor. Ayrıldığım adamın evine döndüm. Ama nikah yapmam dedim. Aynı evi paylaşan iki ayrı insan olarak yaşadık. Dört sene boyunca. Sonra şehir hastanesinde temizlik şirketine işe girdim. İyi kötü çocuklarım okudu, büyüdüler. Sonra nasıl olsa aynı evde yaşıyoruz nikah yapalım dedik. Yaptık. Benim için elden farkı yok. Yine beni insan yerine koymuyor. Ben vardiyalı çalışıyorum. Zaten işten geldiğimde canım çıkmış oluyor. Yorulmamış olsam bile ortak sohbet edeceğimiz çok bir şey de kalmamış aslında.

 

Hiç aynı şeyleri düşünmedik, hayalini kurmadık, istemedik.

Yaşam öyküsünü anlatan kadın arkadaş, kendisinin de dediği gibi ne çocukluğunu ne kadınlığını ne de insan olduğunu anlayıp, hissedebilmiş; çünkü bunları hissetmesi ve anlamasına izin verilmemiş. O kadar “uysal” yetiştirmişler ki… Doğduğu andan itibaren aile içi şiddetin içinde büyümüş, ergenlik çağında da elinde demir sopalar olan birine “verivermişler”.

Ama o, tutum alabilmiş. Yaşamda her insanın güç aldığı, tutunduğu bir anlam ve değer var sonuçta… Bu cendereye karşı o da bir noktada “hayır” demeyi tutunduğu o anlamla gerçekleştirebilmiş. Ona bu gücü verense; sıkıca sarıldığı annelik duygusu olmuş. Kızını ameliyat ettirmek için köye geri dönmeme kararıyla bunu hem kendisine hem de işkenceci kocasına çok net şekilde hissettirmiş. Bugüne kadarki yaşamında ilk defa kesin ve doğrudan “hayır” diyebilen bu kadın açısından hayat bundan sonra bambaşka bir seyir izlemiş, “hayır”larının sonu gelmemiş, bundan sonra da gelmeyeceği gibi…

Bir gün o erkek müsveddesi kocasının kaldırdığı eli tutup gözlerinin içine bakarak “Artık yeter” diyecek. Buna inanabilirsiniz.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar