Halepçe: D𝘢𝘺ê 𝘣ê𝘩𝘯𝘢 𝘴ê𝘷𝘢 𝘵ê!

Halepçe: D𝘢𝘺ê 𝘣ê𝘩𝘯𝘢 𝘴ê𝘷𝘢 𝘵ê!

16 Mart 1988’de yaşanan Halepçe Katliamı’nda çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan en az 5 bin Kürt yaşamını yitirirken, 7 ila 10 bin arasında kişi de yaralandı.

16 Mart 1988’de sabah saat 11:00 civarında Irak Baas Rejimi’ne ait uçak ve helikopterler eşliğinde en az 5 bin Kürdün yaşamına mal olan Halepçe Katliamı’nın üzerinden 32 yıl geçti. En acı ve çaresiz kalınan katliamlardan biri daha insanlığın gözü önünde ezilen halklara medeniyet ve insanlık dersleri öğretme iddiasındaki emperyalist devletlerin sattığı kimyasal gazlarla gerçekleştiriyordu:

Önce çöp kokusu gibi kötü kokmuştu. Sonra, elma gibi güzel bir koku sardı etrafı. Ardından da yumurta kokusuna benzer bir koku belirdi. Çocukların gözleri kızardığında, kusmaya başladıklarında, hayvanlar sessiz sessiz devrildiğinde ve yapraklar dökülmeye başladığında artık çok geç olduğu anlaşılmıştı…

16 Mart 1988’de yaşanan Halepçe Katliamı’nda çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan en az 5 bin Kürt yaşamını yitirirken, 7 ila 10 bin arasında kişi de yaralandı. Katliamdan sağ kurtulan binlerce insan sinir sistemi, deri, akciğer hastalıklarına yakalandı. Özürlü çocuk doğumlarının hesabını tutmak zordu…

Katliam, dönemin Irak lideri Saddam Hüseyin ve Baas Rejimi’nin Kürt politikasının bir parçası idi sadece. İlk işaretleri 70’li yıllara dayanan Kürtleri topraklarından sürerek, Arap halkı içinde eritme ve Kürdistanı yavaş yavaş boşaltma politikası, İran-Irak Savaşı’nın doruğa ulaştığı yıllarda giderek bir soykırım politikasına dönüştü.

Savaşın üçüncü yılında, 1983’te başlayan Kürt İsyanı, ‘70’lerde kaybedilen özgürlük umudunun yeniden dirilmesini sağlarken, Baas Rejimi’nin Kürtlere yönelik katliamcı uygulamalarının da hız kazanmasını beraberinde getirdi. Dağlık alandaki peşmergelerle savaşın tek başına yeterli olmayacağını anlayan Irak Ordusu, Kürt peşmergesine yardım ettiği gerekçesiyle binlerce köylüyü de hedefine oturtmuştu.

Kürtlere karşı askeri başarılarını garantiye almak isteyen Baas Rejimi, Kürdistan’ı boşaltmanın zamanının da geldiğini düşünüyordu. Köy boşaltmalar ve katliamlar tam hız devam ederken, savaşın ilk yıllarında savunma pozisyonunda olan İran Ordusu’nun hamleleri de yenilgiden çekinen Baas Rejimi’ni daha sert ve caydırıcı bir katliam yapmaya yönlendirdi. Bu ‘caydırıcı operasyonun’ adı Halepçe olacaktı. İran-Irak Savaşı, Kürtleri dize getirmeyi amaçlayan çabalarını tırmandırmak için Bağdat yönetimine ele geçirdiği fırsatı kamufle edebileceği elverişli bir ortam da hazırladı.

Katliamın olduğu Halepçe’de 15 Mart 1988 günü İran askeri birlikleri ‘Zafer-7 Harekatı’ adlı genel bir taarruz başlatmıştı. Celal Talabani liderliğindeki YNK’ye bağlı güçler de İran Ordusu ile ortak hareket ediyordu. İran Ordusu ve YNK güçleri Halepçe’yi geçerek, kent yakınlarındaki Derbendihan Gölü’nün güneyine çıkmışlar ve Süleymaniye karayolunu tutmuşlardı. Bölgede konumlanan binlerce Irak askeri arasında onlarca üst rütbeli kurmay da bulunuyordu. Ancak, buradaki birliklerin ve bölgenin Irak’ın diğer bölgeleri ile ilişkisi kesildi.

Irak ise hem İran Ordusu’nun girişi hem de bölgenin Kürt peşmergesinin denetimine geçtiğini ve isyan başladığını görünce paniğe kapılmıştı. Durumun vahametini gören Saddam Hüseyin, İran Ordusu’nun ilerlemesini durdurmak için Kuzey Cephesi Komutanı ‘Kimyasal Ali’ lakaplı Korgeneral Alî Hasan al-Majîd al-Tikritî’ye kimyasal silah kullanmasını emretti.  16 Mart sabahı, Irak Hava Kuvvetleri’ne bağlı Sovyet yapımı Mig – 23 uçakları Halepçe, Dûceyde, İnab, Hurmal ile Sirva kasaba ve köylerini kimyasal bombardımana tabi tuttu. Uçak ve helikopterler hardal, sinir ve siyanür gazı bombaları kullanıyordu. Erkeklerin önemli bir kısmının savaşta olması nedeniyle kurbanların başında kadın ve çocuklar geliyordu.

16 Mart 1988’de evlerindeki sığınakta olan Halepçeli bir genç kız katliamı şöyle anlatacaktı:

Önce helikopterler geldi, sonra uçaklar. Bir bir atıldı bombalar. Başlangıçta çöp gibi kötü bir kokuydu. Sonra elma kokusu gibi güzel bir kokuya dönüştü. Ardından yumurta gibi koktu. Dışarı baktım. Çok sessizdi, ama hayvanlar ölüyordu. Koyunlar ve keçiler ölüyordu. Herkese yanlış giden bir şeyler olduğunu söyledim. Havada ters giden bir şeyler vardı. Rahatsızlanmaya başlasak da saklanmaya devam etmeye karar verdik. Gözlerimde çok şiddetli bir acı hissettim. Kızkardeşim yüzüme yaklaştı ve ‘gözlerin kıpkırmızı’ dedi.

 

Sonra çocuklar kusmaya başladılar. Çok fazla acı çekiyorlar ve sürekli ağlıyorlardı. Annem ağlıyordu. Sonra yaşlılar kusmaya başladı.

 

Havada kimyasal maddeler olduğunu anlamıştık. Gözlerimiz gittikçe kızarıyordu ve bazılarımızın gözleri yaşarıyordu. Kaçmaya karar verdik. İneğimiz bir köşede yatıyordu. Koşuyormuş gibi hızlı hızlı nefes alıyordu. Sonbahardaymışız gibi ağaçların yaprakları dökülüyordu. Etrafta yere çöken duman bulutları vardı. Çocuklar yürüyemiyorlardı. Kusmaktan bitkin düşmüşlerdi.

 

İnab Köyü’ne doğru giderken çoğu kadın ve çocuk ölmeye başladı. Kimyasal bulutlar yere yakındı. Ağırdılar. Onları görebiliyorduk. Her tarafta insanlar ölüyordu. Bir çocuk daha ileri gidemeyecek duruma geldiğinde korkudan çılgına dönen ebeveynleri çocuğu yolun kenarında bırakıyorlardı. Aynı şekilde yaşlılar da bırakılıyordu. Koşuyorlar, nefes alamaz duruma geliyorlar ve ölüyorlardı.

Katliamla özdeşleşen, Kürt bir babanın minik bebeğini kurtarmak isterken yere düşerek öldüğü anı gösteren ‘Sessiz Tanık’ fotoğrafıyla bilinen gazeteci Ramazan Öztürk ise o günü daha sonra şöyle anlatacaktı:

Bütün sokaklar cesetlerle doluydu. Etrafta dayanılmaz bir koku hakimdi. Körpecik bebelerden bazılarının derileri kavrulmuş, bazılarının vücudu mosmor kesilmişti. Cesetlerin çoğu kadın, çocuk ve yaşlı insanlara aitti. Bazı bebekler annelerinin kucağından fırlamış yerde yatıyorlardı. Kimi evinin avlusunda kurulmuş sofra başında, kimi kapının eşiğinde, kimi bebeğini emzirirken, kimi oyun oynarken yakalanmıştı zehirli ölümün pençesine…

 

Şehrin dışındaki boş tarlalarda ise toplu halde ölmüş yüzlerce insan vardı. Uzaktan bakıldığında, sanki tarlalarda ot yerine insan bedenleri biçilmişti. Bu açık hava mezarlığında, yine kadın ve çocuklar çoğunluktaydı. Hepsi birbirlerine sokulmuş, korkunç ölüme teslim olmuşlardı.

 

Bazıları ise, su birikintilerinin başında ölüvermişlerdi. Bunlar da, kimyasal gazların yaktığı vücutlarını suyla ıslatarak kurtulmaya çalışanlardı. Toplu cesetlerin arka planında, otlarken yine zehirli gazın etkisiyle telef olmuş ve vücutları şişmiş hayvanların görüntüsü göze çarpıyordu. Kısacası, isabet almış birkaç bina dışında her şey yerli yerindeydi, ama bütün canlılar ölmüştü.

Halepçe Katliamı, hem Kürt hem de insanlık tarihinde belki de Enfal Katliamı’ndan daha derin izler bıraktı. Halen binlerce kişi çeşitli hastalıklarla boğuşurken, birçok kadın doğum sonrası çocuklarını kaybedebiliyor. Araştırmalara göre, 2000’li yıllara kadar Halepçe’de özürlü doğum oranı Hiroşima ve Nagazaki’den birkaç kat daha fazlaydı.

*D𝘢𝘺ê 𝘣ê𝘩𝘯𝘢 𝘴ê𝘷𝘢 𝘵ê: Anne elma kokusu geliyor

 


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar