Hamido: Tohuma dururlar yeniden

Hamido: Tohuma dururlar yeniden

Hamit Tekin yoldaşı 9 Aralık 1979’da hain bir pusuda kaybettik

Halkım ben, parmakla sayılmayan
Sesimde pırıl pırıl bir güç var
Karanlıkta boy atmaya
Sessizliği aşmaya yarayan

Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar yeniden
Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde
Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne
Güzelim kırmızı elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de

Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde. (Pablo Neruda, Buğdayın Türküsü)

9 Aralık 1979′da kaybettiğimiz Hamit TEKİN yoldaş yılların işçisidir. 1960′lı yıllardan başlayarak proletaryanın devrimci sendikal ve siyasal bilinç ve örgütlülüğünü yaratıp geliştirebilmek için metaldan gıdaya, tekstilden belediyelere kadar el atmadığı sektör yoktur. DİSK’in kuruluş çalışmalarına katılmış olan Hamido, önceleri devrimci bir işçiyken yaşamının son yıllarında ise artık bir devrim işçisine dönüşmüştür. Aşağıda, onu da geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz eşi Fatma ana ve oğluyla yapılmış bir röportajı yayınlıyoruz:

Eşi Fatma:

Ben Fatihleri çok severdim. ‘60′larda İstanbul’a geldik. İlk geldiğimizde Zeytinburnu’nda oturduk. 2-3 yıl kirada kaldıktan sonra evimiz oldu. Hamido o zaman Emayetaş’ta çalışıyordu.

İşteyken parmağı kesildi, makineye kaptırdı, o yüzden patronu mahkemeye verdi. Mahkemeyi kazandı, o zamanki parayla 11 bin lira tazminat aldı. Mahkemede öyle konuşuyor ki avukat; “Abi sen beni niye getiriyorsun; sen zaten kendi kendini savunuyorsun, avukatı ne yapacaksın?” diyor. Tam avukat gibi konuşuyor.

Çalışıyorken bir kart veriyorlardı. O kartla yiyecek alıyordu. Diyordu ki, “Orada çok fakir var. Ben yiyecek aldım, baktım onların hiç yok, eee ben kuponları cebimde nasıl bırakayım?”. Onların da torbalarını doldurup getirdi. “Senin niye böyle elin açık; bir şey de al kenarda kalsın” diyordum. “Onların durumu bizden daha kötü, biz çok şükür iyiyiz, getiriyoruz. Ama onlar almadan benim boğazımdan gitmez” diyordu.

Köyden ilk İstanbul’a geldiğimizde Osman vardı, ilkokul ikiye gidiyordu; oğlum Osman’la çok konuşurdu, arkadaş gibiydiler. Hamido Emayetaş’ta temsilciydi. Grev de yapardı, her şey de yapardı. Koskoca fabrikayı kilitlediler. Eve gelip anlatırdı, korkardım, kızardım, “Bak arkadaşların hep çalışıyor geliyor, senin dilin durmuyor” derdim. Aslında çok güzel şeylerdi ama ben bilmiyordum. Çok güzel arkadaşları vardı. Hep temsilciydi, işçilerden yanaydı.

Hiçbir şeyimiz yoktu ama çok mutluyduk. Ağzından çirkin bir şey duymadım. Çocukların küçük yaşta çalışmasını istemezdi. Çocuklar gizlice çalışmaya gidiyorlardı, hevesleniyorlardı. Çocuklara, “Oğlum biz köyde çok çalıştık, babam her şeyi sorardı. Bir yere gidince 25 kuruş harcasak sorardı. Ama ben senden sormayacağım, ben çalışacağım, sen çalışma” derdi. Bizim evde tartışma yoktu. Öyle çekişme, kavga, dövüş yoktu. Şimdi görüyorum, televizyonda görüyorum, dayak küfür var, ben öyle bir şey görmedim.

Ben kızıyordum, bir keresinde yürüyüş vardı, beni de götürdü. Çok pişman oldum, çok korktum. Çok kalabalıktı. Tek bir kere gitmiştim. Ali Algül’ün cenazesiydi. Bazen de, “Kadınlar hep işyerlerinden eylemlere geliyorlar, bir de sen…” diyordu. Ben kendim bir yere gitmiyordum, evde kalıyorum. Gitsem sevinirdi. Şimdi pişmanım, onun sözünü dinleseydim şimdi daha çok şeyi bilirdim.

Arkadaşları güzel insanlardı, bir gün bile demedim “Hep sizin yüzünüzden oldu” diye. Bir gün oturuyorlarmış, konuşuyorlarmış, Fatih (Mehmet Fatih Öktülmüş -nba) “Bizim o kadar arkadaşımızın okumuş ailelerine giderdik, ‘bizim çocuğumuzu yoldan çıkardınız’ derlerdi, küfür ederlerdi, ama Osman’ın annesi nasıl bir insan” demiş. Benim oğlum o kadar cezaevinde yattı, Hamit öyle oldu, asla bir şey söylemedim.

Hamit gazete çok okurdu. Zaten öğretmen olacaktı köydeyken. Okuldayken çok da güzel okurmuş.

Bu evde çalışan oydu, getiren oydu, o kadar vardı o kadar getiriyordu. Evde 10 gün ekmek olmazsa bir şey demezdim. Gücü oydu. Gözüm görüyordu.

***

Oğlu Osman:

Kars Göle’den geldik İstanbul’da. Köyden İstanbul’a geldiğinde köydeki herkes, “Hamido berduş oldu” diyordu. Ama Hamido köye bir geldi ki grantuvalet; paltosu, kravatı, ayakkabıları… Şöyle bir bakıyorum “Lan bu benim babam değil mi?” diyorum. Bizi götürmeye geldi. Annem de ben de gitmek istemiyoruz. Annemi kandırdı herhalde. Geldik, Zeytinburnu’nda gecekonduluk bir yere yerleştik.

Babam ilk geldiğinde Ataköy’ün şimdiki 1. kısmının inşaatında çalışıyor, ama inşaat işleri onu pek sarmıyor. Sonra Emayetaş’a gidiyor, işe başlıyor. Kemal Türkler’le beraber DİSK’in kuruluşunda yer alıyor -zaten aynı fabrikada çalışıyorlar. Hamido işyerinde baş temsilci. 1 hafta fabrika işgali sürdü. Ondan önce buna patronu para teklif ediyor. Bütün akrabalar “Parayı al parayı al, büyük para” diyorlar. Büyük para, alsa belki gecekonduda oturmayacağız. Sabah patron çağırıyor, “Ne diyorsun?” diyor Babam, “Bizim Kars’ta mal pazarı var, orada o kadar çok satılık eşek var ki… Onlardan istersen çok var ama bizde öyle satılık eşek yok” diyor. Sonra fabrika işgali başlıyor. İşgali esas 12 kişi yürütüyor. Tabii bunların hepsini polis alıyor götürüyor. Bir de Hamido aranıyor. Zaten babamın gittiği her fabrikada isim listesi var. Kemal Türkler de zaten sahip çıkmıyor. Bunun üzerine Kemal Türkler’e gidiyor, masaya oturuyor. “Kemal” diyor, “bundan sonra benim dediğim olacak”. Kemal Türkler, “Hamit sen yapıyorsun yahu” diyerek telefona sarılıyor. Babam da, “Ara, ara” diyor, “ben fabrikayı işgal ederken patron da telefona sarılmıştı”… Böyle söyleyince Kemal Türkler’in elinden düşüyor telefon. “Şöyle yapacağız, böyle yapacağız” diye konuşmaya başlıyor. Babam da, “Biz 12 kişiyiz fabrikayı işgal eden, bu insanlara sendikanın sahip çıkması lazım” diyor. Tabii sahip çıkılmıyor…

Sonra TİP dönemleri… Hamido’yu Kürtçe propaganda yapsın diye gönderiyorlar. Kürtçe propagandası çok müthişti. Belediye seçimler olurdu, not alırdı, sonra konuşurdu, konuşmasa çatlardı. Hep de muhalefette olurdu. Mesela yol geçecek, bizim kapının önünden. Bizim arsanın yarısı gidiyor, birkaç ev hiç kalmıyor. “Bana sordunuz mu ki burayı istimlak ediyorsunuz?” demişti. “Alamazsınız; ben arsa falan vermem” diyor. “Ne biçim konuşuyorsun, ben belediye başkanıyım” diyor gelen kişi. “Bana ne, sen kaz çobanı bile olamazsın, hasbelkader belediye başkanı olmuşsun. Sen benden iyi mi biliyorsun kanunları” dedikten sonra hemen cebinden kanun kitabını çıkarıyor. Zaten kanunları çok iyi biliyordu. Şimdi sokak ‘L’ çizmiş ya, işte o Hamido’nun arsayı vermemesinden dolayı! Onun kanunları bilmesinin nedeni de işteyken parmağını prese kaptırmasıydı, Kime gitse ‘parmağın için tazminat alamazsın’ diyorlar. Avukatlar da aynısını söylüyor. Ama kafasına koymuş. Tek başına kanunları su gibi içti, gitti mahkemeye verdi. 10 bin lira kazandı.

Emayetaş işgalinden sonra, arandığı dönemlerde küçük atölyelerde çalışıyordu. Sonra Erka Balata’da işe girdi. Pres ustasıydı. Çok aranan bir işçilikti bu. Patron diyor ki; “Hamit seni işe alacağım ama sakın örgütlenme yapmayacaksın”. “Valla ben çalışırım ama örgütlenmeye de siz karışamazsınız. Örgütlenme yapmamı istemiyorsanız beni koyarsınız bir odaya, ben hiç kimseyle görüşmem, o zaman da bir şey yapmam” diyor.

Bize de çok kızardı; “Siz ne biçim örgütlenme yapıyorsunuz?” derdi. Biz dernekte otururduk, “Oğlum örgütlenme böyle olmaz ki. Gireceksin kitlelerin arasına…” Erka Balata’ya girer girmez 6. ayda baştemsilci oldu. Patron bunu biliyor ergeç çıkaracaklar işten. Bunu anlayınca makinenin bir sigortasını söküp yanına alıyor. Yurtdışından adam getiriyorlar, mühendisler geliyor, hiçbiri yapamıyor. En son patron geliyor, “Ya Hamit gel şunu yap” diyor. “Ben öyle yanıma mühendis almam, hiç kimse karışmayacak” diyor Hamido. Makineleri yalandan söküyor, 3-4 gün uğraşıyor. sigortayı da takıyor, makine şakır şakır çalışıyor.

Semtte de işyerinde de “Komünist Hamido” diye tanınırdı. Son dönemlerde de Kocasinan Belediyesi‘ne girdi, 6 ay sonra da baş temsili oldu. Bu sefer de Dev Yolcular seçimde karşısına çıkıyorlar; Hamido tek. TİP dönemi Doktor’u (Hikmet Kıvılcımlı -nb) severdi, bir ara Partizancılara yakındı. Onun ilişkisi Mehmet Fatih’le tanıştıktan sonra oldu. O zaman da ben yoktum, cezaevindeydim. Fatih’le tanışınca bizim arkadaşa demiş ki, “Lenin‘i tanıdım“

Fatih’i tanıdıktan sonra Hamido’nun dünyasında bir değişiklik oldu zaten. Ziyaretlerde falan da farkediyordum ben. Bir gün yine Orak-Çekiç‘in (TİKB’nin merkezi yayın organı -nba) dağıtımında bir kişi eksik herhalde, Fatih, “Bir kişi eksik, dur Hamit abiyi alalım” diyor. Hamido da okey oynuyor. “Tamam” diyor o; “ben gelirim“. Alibeyköy tarafına gidiyorlar, Fatih’le beraber dağıtıyor. Fatih bana cezaevinden çıktıktan sonra anlattı; gidip kapıların altına atıp atıp gidiyormuş babam. Fatih bir ara bunu kaybediyor. Peşinden koşturuyor diyor ki, “Baba sen ne yapıyorsun ya, bildiri böyle dağıtılmaz ki… Bak şöyle yapacağız“. Fatih bahçe kapısını açıyor, itiyor, kapının altından. “Bahçeye attık mı okumazlar, kapının altından atalım ki okusunlar“! Anneme diyorum ki, “Anne ne olmuş buna“? Annem de “Valla korkuyorum, buna bir şey olacak, bu çok değişti” diye yanıtlıyor. Zaten o onu son görüşümdü. Selimiye’ye gelmişti.

Ben futbolcuyum, ’74’te Stalin Mehmet (İsmail Cüneyt -nba), Ataman (Ataman İnce -nba) benim ilk tanıdıklarımdı. Onlarla tanışınca biz de çarpıldık! Topu mopu bıraktık zaten. İyi de futbolcuydum. Önce Antalyaspor‘da, sonra Diyarbakırspor‘daydım. Buradaki komşular, “Hadi Hamido, oğlun futbolcu oldu, hayatınız kurtuldu” demişler. O da, “Futbolcudan bana ne ya, bana komünist oğul lazım” diyordu. “Ne yapacaksın futbolcu olup da? Dünyayı kurtarmak lazım oğlum. Futbolcu olup kendini kurtarırsın ancak” dedi bana.

Onun örgütçü yanı çok güçlüydü. Devrimin böyle olmayacağını kesin biliyordu. “Derneklerden devrim olmaz, işçi sınıfının içine girmek lazım, sizin yaptığınız iş değil” derdi bize. Girdiği her ortamda kendini sevdirirdi Hamido. Doğal ilişki kurması onlarla beraber hareket etmesi, kendine özgü konuşma tartı… Herkes kürsüde konuşabilir mi, konuşamaz. Ama o çıkardı, konuşurdu.

Eline bir kitap alıp da okuduğunu görmedim ama dergi okurdu. Bir de İş Kanunu’nu çok iyi bilirdi! Madde madde ezberlemişti. İş Kanunu’nu bilince, insanlarla sıcak ilişki de kurunca… Evimize insanlar gelirdi, o da çıkarırdı İş Kanunu’nu, oradan bakardı. Herkes ona gelirdi sorunu için. Avukata gitmezlerdi. Yasadaki boşlukları bilirdi. Çalıştığı fabrikada çok geniş ilişki ağları vardı. Hep o örgütçü yapısından kaynaklı, bir de insani ilişkileri iyi tutardı Hamido. 15-16 Haziran‘ı anlatıyordu uzun uzun da ben unutmuşum…


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar