HDP Operasyonu: Gerçeği hâlâ görmüyor musunuz?

HDP Operasyonu: Gerçeği hâlâ görmüyor musunuz?

HDP’nin kapatılması olasılığını da kapsayan bu saldırganlığın güçlülüğü ifade etmekten ziyade zayıflık ve korkuları ifade ettiği unutulmamalıdır. Bu korku tüm dinamiklerin baskı ve zorbalıkla dağıtılmasını adeta dayatıyor. Birileri de bize hâlâ “Gel parlamentarizme geri dönelim” çağrıları yapıyor.

İçişleri Bakanı sıfatı taşıyan Süleyman Soylu’nun TV ekranlarından devam ettirdiği Anayasa Mahkemesi tartışmalarını son olarak faşizmin klasik klişesi “güvenlik mi özgürlük mü” ikilemine indirgemesi; bu mahkemenin örneğin barış akademisyenleriyle ilgili verdiği kimi kararları ekranlarda ‘terör propagandasını düşünce özgürlüğü kapsamına aldığı’nı ilan ederek alenen hedef göstermesi, führerci faşizmin mantığına göre örgütlenen yargı ayağının bu halinin bile makbul görülmediğinin ilanıydı.

Onlar, geceliği 10 bin liralık otelde balayı tatili yapabilen ve bakanların-kuvvet komutanlarının-burjuvazinin çeşitli kesimlerinin katıldığı nikahından sonra soluğu Saray’da alan Ankara Cumhuriyet Başsavcı Yüksel Kocaman’da cisimleşmiş bir yargı erki istiyorlardı: Kayıtsız şartsız biat eden, çürümüşlüğü koku salacak düzeyde keskinleşmiş bir tabiyet ilişkisi içinde, führerci rejimin şef değneğine göre hareket edecek reflekslere sahip bir tek tipleşme!

Hukukun mevcut kapitalist sistemde egemen konumda bulunan burjuvazinin üretim ve mülkiyet ilişkilerini koruyup geliştirmeyi esas alan dolayısıyla bu ilişkilerdeki güç dengelerinin (sınıf mücadelesinin düzeyi) ortaya çıkardığı ihtiyaçlara göre kendisini sürekli yenileyen ideolojik bir silah olduğuna dair fazla söze gerek yok. Burjuvazinin hukuk denilen bu üstyapı kurumunun sınıflar arasındaki mevcut dengelere göre süreklileşmiş biçimde kılık değiştirdiğini bizzat yaşayıp deneyimliyoruz.

Gerek bölgesel düzeyde gerekse içerde yaşanan, aslında emperyalist kapitalist sistemin genelindeki katmanlı kriz, dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye özgülünde de sistemin kendisini yenileme-esneme kapasitesini kemiriyor. Bu sıkışmanın ortaya çıkardığı sonuçların en önemlilerinden biri de mevcut devlet örgütlenmelerinin, özelde de hukukun sınıfsal özünü örten perdelerin birer birer yırtılmasıdır.

Türkiye’de gelinen noktada hukukun führerci sistemin ihtiyaç duyduğu her ekonomik-siyasi hamlenin koçbaşı olarak kullanıldığı bir silaha dönüşmesi, bunun da faşizmin ezeli “felsefi” tartışması olan “özgürlük-güvenlik” ikilemiyle topluma dayatılmasıyla karşı karşıyayız.

1930’ların Almanyası’nda da Hitlerci rejimin hukuk denilen bu ideolojik aygıtı nasıl kullandığı, onu sınıf mücadelesinin mevcut dengelerini tekelci burjuvazinin en açgözlü ve saldırgan kesimlerinin lehine dönüştürecek hamlelerinin hepsinin koçbaşı haline getirmek için neler yaptığı hatırlanacak olursa bugün yaşadıklarımızın kavranışı daha kolay olacaktır.

Saray’ın “makbul” kabul ettiği hukukun temsilcisi Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman’ın Kobanê eylemlerini bahane ederek daha önce açılmış ve sonuca bağlanmış soruşturmaları dahi yok sayıp aralarında seksen iki HDP’li hakkında gözaltı kararı çıkarması, hemen ardından Meclis’teki yedi HDP milletvekili hakkında aynı gerekçeyle fezleke hazırlanmasına karar verilmesi, “İsimsizler” denilen sosyal medya hareketine dönük operasyon, onlarca akademisyen hakkında yeni bir soruşturma dosyasının açılması nasıl bir rejim gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuzun bir kez daha gözümüze sokulmasından başka bir şey değildir.

Yaşadıklarımız gerçeği hâlâ parçayla sınırlı algılayan kimi demokratların ileri sürdüğü gibi “hukuksuzlaştırma” değil, mevcut hukuku sınıflar arası güç dengeleri ve faşist rejimin ihtiyaçları-tahkimatı yönünden yeniden kurmaktır. Onu tüm ideolojik perdelerinden arındırarak açık bir zor aygıtına dönüştürmek, devletin diğer zor aygıtlarıyla olan uyumuna yeni bir ayar vermektir.

Bu aygıtın savunma ayağının yapılan baro düzenlemesiyle nasıl bir dönüşüme uğratılmak istendiğini biliyoruz. Bu ayakta yapılan düzenlemeyle halkın hak arama hakkı ve arayışı hedefe çakılmıştır esasında. Bu hakkını kullanmasının önüne çıkarılan barikatların, cezai caydırıcılıkların karşısında kırıntı düzeyinde de olsa dayanabileceği kimi dayanakların tasfiye edilmesidir. Hukukun bu yeniden yapılandırılmasıyla demokratik muhalefet dinamiklerine, bizzat işçi ve emekçilerin kendisine hoyratça meydan okumaktır.

Mevcut iktidar koalisyonunun burjuva devletin yasama-yürütme-yargı güçlerini führerci faşizmin mantığına da uygun olarak yapılandırmak ve kadrosal bileşimi buna göre tahkim etmekle yetinemediğini görüyoruz. Bu konuda bugüne kadar yaptıklarının üzerinde bir hamleye girişiyor. Söz konusu tahkimatın devletin her üç gücünde de kayıtsız şartsız biat esastır artık.

Bu pervasızlığa kimin nasıl tepki göstereceğini, bahane olarak kullandıkları gerekçelerin herhangi bir mantık taşıyıp taşımadığını bile umursamıyorlar.

Keza esas olarak mevcut burjuva muhalefetin çapsızlığına ve demokratik ilerici direniş dinamiklerinin dağınıklığına güveniyorlar. Hedef de zaten bu terör biçimleriyle (hukuk üzerinden) o dinamikleri nefes alamaz hale getirerek dağıtmaktır. HDP’ye dönük saldırganlığın mevcut tüm dinamikler için paralize edici bir etki yaratacağı düşünülüyor.

Ancak HDP’nin kapatılması olasılığını da kapsayan bu saldırganlığın güçlülüğü ifade etmekten ziyade zayıflık ve korkuları ifade ettiği unutulmamalıdır. Nitekim bugünün Türkiye’sinde en örgütlü demokratik mücadele dinamiğini temsil eden HDP’ye dönük saldırıyla eşzamanlı olarak arayış içindeki örgütsüz kesimlere sosyal medya üzerinden seslenerek bir kanal yaratmayı hedefleyen “İsimsizler” adlı ağ tipi örgütlenmenin hedef çakılması tesadüf değil. TTB’nin ya da akademisyenlerin hedefe çakılmasıyla yeni operasyonların ucunun gösterilmesi saldırganın, muhalefetin bu en örgütsüz ve zayıf haline bile tahammül gösteremeyecek kadar ciddi korkularla hareket ettiğini gösteriyor.

İktidar koalisyonunun en geniş toplumsal tabana sahip gücü olarak AKP’nin bile ciddi kan kaybı yaşadığı, bu kan kaybının ekonomi başta olmak üzere çeşitli açılımlarla giderilebilmesi -ya da en azından durdurulabilmesinin- nesnel zemininin neredeyse kalmadığı, çok yönlü krizin derinleştikçe kontrolden çıkmaya başladığı bu koşullarda korkmakta da haklılar. Onlar bu gidişatın önümüzdeki dönemde ciddi toplumsal patlamalara açık bir gidişat olduğunu, o anlarda buna öncülük edecek -büyük küçük farketmez- bir iradenin çıkmasıyla tahmin edilemez boyutlara ulaşabileceğini öngörmenin korkusuyla hareket ediyorlar. Bu korku tüm dinamiklerin baskı ve zorbalıkla dağıtılmasını adeta dayatıyor.

Tam da bu noktada son operasyonları “Kürt halkından intikam” ya da “hukuksuzlaşma” gibi sınırlarda okumak en hafif ifadeyle naiflik olur, saldırının niteliğini kavramamanın sonucuysa en başta sürece kafaca hazır olmamak anlamına gelir.

Öte yandan AKP-Ergenekon-MHP ile ‘90’ların kontra çete artıklarının koalisyonu olan mevcut rejim, dış politika gibi onunla iç içe geçen iç politikayı da esas olarak saldırganlık siyasetiyle yönetmeye çalıştı. Suriye’de, Libya’da, Akdeniz’de yayılmacı hayallerle giriştiği kirli “maceraların” gelinen noktada emperyalist güç bloklarının-denklemlerinin duvarına çarptığı, MGK toplantısında alınan “diplomasiye öncelik verileceği” kararından da anlaşılıyor. Bu aynı zamanda içerideki toplumsal gericilik birikimini de sarhoş ederek ekonomik-siyasi yıkımı perdelemekte kullandığı bu temel enstrümandan yoksun kalması anlamına geliyor. Birçok kesimin de söylediği gibi 6-7 Ekim Kobanê serhildanının 6 yıl önce hem de mevcut hukuk sisteminin kararlarına rağmen yeniden gündeme getirilmesi toplumun bir kez daha Kürt düşmanlığı üzerinden sarhoş edilmesi yönelimini, bu açıdan da gerekirse bir iç savaş olasılığını da göze alacak bir gözü dönmüşlüğü ifade ediyor.

Kısacası pandemideki varsa yoksa çarklar dönsün, meta tüketimi sekteye uğramasın siyasetinin yarattığı korkunç tablo, ekonomideki uçuruma yuvarlanma hali ve bunun yaratacağı toplumsal yıkım ve dolayısıyla biriktirdiği-biriktireceği toplumsal tepkinin derinliğini öngören rejim faşist tahkimatın yeni bir evresine sıçrıyor.

Bu evre aynı zamanda burjuva klikler arasındaki güç dengelerinin kendi lehine bozulmasını da hedefliyor. Kendi muhalefetinin blok hale gelmesinin Kürt düşmanlığı kartıyla engellenmesi hedefini ifade ediyor. CHP ya da İyi Parti’nin AKP’nin krizinin ifadesi olan DEVA ya da Gelecek Partisi’nin, Saadet’in bir araya gelmesinin, blok olarak hareket etmesini HDP ve Kürt düşmanlığı üzerinden engellemeye çalışan bu hamlenin tamamlayıcısı da Meclis’e getirilecek yeni seçim ve siyasi partiler yasası olacaktır. Yani bu hamle, varlığına majestelerinin muhalefeti sınırlarında izin verilen yasama gücünün parçası olan burjuva muhalefet partilerine de “ayağını denk al” mesajıdır.

Bu gözü dönmüşlükte HDP başta olmak üzere demokratik direniş odaklarının sistem içi arayışlardan vazgeçmemesi, son dönemde özellikle bir güçsüzlük ifadesi de olan “yetmez ama evet”çiliğin güncel izdüşümü niteliğindeki irade beyanlarıyla verilen “zayıflık” mesajlarının da payı vardır. Her titrek duruş, zayıflık olarak okunabilecek her hamle rejim tarafından daha fazla saldırarak dağıtma daveti olarak okunuyor.

Tüm bunlar olurken ve führerci faşizmin inşasında yeni bir etaba geçildiği ortadayken orijinalite meraklısı bazı küçük burjuva liberallerin hâlâ “Başkanlık Sistemi: Popülist yarışmacı otoriterlik mi, diktatörlük mü?” tartışmaları açmalarına, “Yetmez ama evet”çiliğin güncel versiyonu olarak parlamentarizme dönüş arayışlarına çıkmalarına pes demek yetersiz kalıyor.

Nasıl bir rejim gerçekliğiyle karşı karşıya olduğumuz bütün açıklığı ve çıplaklığıyla neredeyse her gün gözümüze sokulurken fantezi meraklarını tatmin amacıyla dikkatleri “cambaza çevirmeye” çalışanlar bir kez daha ağır bir suç işliyorlar. ”Ne yapmak gerekir” sorusuna somut yanıt arayışı içindeki toplumsal güçlerin önüne en önemli ve yakıcı hedef olarak hâlâ restore edilmiş bir parlamentarizm hedefinden başka bir şey koymayanların, AKP’nin demokrat takıldığı ilk döneminde onun gücünü tahkim etmesine kan taşıyan o uğursuz ideolojik rollerini bir kez daha oynamalarına izin ve meydan vermemek bu noktada başka bir ideolojik mücadele görevi olarak önümüzde duruyor.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar