Hepimizi yok eden zincir

Hepimizi yok eden zincir

Gittikçe daha çoğumuzun yeryüzüne yerleşmesini mümkün kılan teknolojiler, aynı zamanda onu insan yaşamı için daha az misafirperver hale getirdi. Wuhan vatandaşları, uzaya değil ama kendi şehirlerinin sokaklarına fırlatılmış dünyalı astronotlara benziyordu. Yakında hepimiz böyle görünebiliriz

Georgetown Üniversitesi’nde çevre tarihçisi olan John McNeill, 1832-33 kolera salgınının ilk dalgasının ilk gerçek salgın olduğunu düşünüyor; kolera, karavan ve gemilerle otostop yaparak üzerinde yaşam sürülen her kıtaya ulaştı. Bunu, çoğu zaman insanların yiyecek için bağımlı olduğu mahsülleri etkileyen daha fazla sayıda enfeksiyon izledi. On dokuzuncu yüzyılın başlarında, Güney Amerika’daki patates bitkileri bir felaketten muzdaripti; Phytophthora infestans adında bir küf olan fail, 1845’te İrlanda’ya gitti ve bir milyon ölüme yol açtı. 1860’lı yıllarda, Phylloxera adlı minik yaprak biti benzeri bir böcek, ABD’den Avrupa’ya göç etti ve neredeyse Fransız şarap endüstrisini ezdi; 1960’lı yıllarda Panama hastalığı dünyanın en sevdiği ticari muz olan Gros Michel’i yok etti. 1970 yılında, Bipolaris Mantarı dünya çapında yayılmadan önce Amerika’da mısır yetişen eyaletleri kırıp geçirdi. Başka bir mantar enfeksiyonu olan buğday pası, dünya çapında sayısız kıtlığa neden oldu.

1950’li yıllarda Yeşil Devrim o kadar çok tahıl mahsulü çıkardı ki Birleşik Devletler yiyecek dağıtmaya başladı; teknikleri dünyanın geri kalanına ihraç edildiğinde, ‘nüfus bombasını’ etkisiz hale getirdiler. Altmışlı yıllarda, Amerika önderliğindeki Hayvancılık Devrimi, hayvansal ürünlerin üretimini dikey olarak bütünleştirerek et tüketiminde paralel bir artış yarattı. Yetmişli yıllarda, büyük kümes hayvanı şirketleri o kadar çok tavuk üretiyordu ki yeni ürünler icat etmek zorunda kaldılar -nugget, tavuk salatası, tavuk bazlı evcil hayvan maması. Büyük şirketler yerel tavuk, domuz ve sığır eti üreticilerini satın aldı; yem alanları fuar alanlarının büyüklüğüne ulaştı; civardaki alışveriş merkezleri kümeslerin yanında cüce kaldı. Çiftlikler ortalama yetmiş tavuk işletilen küçük operasyonlardan, otuz bin kanatlı barındıran fabrikalara dönüştü. Seksenlerde Mavi Devrim ile balıkların endüstriyel tarımı da genişledi. 1980’den 2018’e kadar, tüketim için gerçekleşen küresel hayvan üretimi, dünya nüfusundan yaklaşık bir buçuk kat daha hızlı büyüdü.

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri, insanları enfekte eden “yeni veya ortaya çıkan” hastalıkların dörtte üçünün vahşi veya evcil hayvanlardan kaynaklandığını tahmin ediyor. Araştırmacılar, Ebola, Zika, kuş gribi, domuz gribi gibi bilinen patojenlere ek olarak son otuz yılda on iki binden fazla kez patlak vermiş yaklaşık iki yüz bulaşıcı hastalık saydılar. Tür bariyerini geçmek hiç de küçümsenecek bir başarı değildir; bu rakamlar bizim tarım sistemimizin ölçeğiyle uyumludur.

Korona virüsü pandemisinin çıkış hikayesini bir araya getirirken, birçok anlatı, Çin’in canlı hayvanların satıldığı pazarlara işaret etti. Ancak viral ‘yayılma’ nerede gerçekleşirse gerçekleşsin, yaygın eğilimlerle daha olası hale getirilmişti. Yeni hastalıkların nerede yeşereceğine dair en iyi belirleyici, nüfus yoğunluğudur. 1918’de hatalı adlandırılan İspanyol gribi, büyük olasılıkla insanların, hayvanların ve kuşların yakın bölgelerde yaşadığı Kansas çiftliklerinde ortaya çıktı. Bir çalışma, 1940’tan 2004’e kadar, bulaşıcı hastalıkların en çok ABD’nin kuzeydoğusu, batı Avrupa, Japonya ve güneydoğu Avustralya gibi tıklım tıklım bölgelerde gerçekleştiğini buldu. Son on yıllarda, çoğu imalat işi Asya’ya geçiş yaptığından, oradaki insan ve hayvanlar daha yakın yaşamaya başladı. 1996 yılında erken dönem kuş gribi vakaları ve 2002 yılında SARS, insanlar ve hayvancılık açısından tarihin en yoğun yerleşim yeri olan Guangdong eyaletindeki hayvanlarda bulundu.

Wuhan şehrinin bulunduğu Guangdong’un kuzeyinde yer alan Hubei eyaleti, son yıllarda önemli bir üretim merkezi haline geldi. Wuhan büyüdükçe, çevredeki kırsal alan ve ormanlara yayıldı; insanlar küçük çiftliklerinden itildi ve şehrin en büyük gecekondu mahallelerine taşındı. Gecekondular vahşi ve kentsel alanlar arasında bir köprü görevi görüyordu. Oranın sakinleri geçinmek için, komşu ormanlara girdi; evcil ve endüstriyel hayvancılık arasındaki çizgiyi bulanıklaştıran bir ölçekte, pangolin, timsah, yarasa, misk ve diğer gezici hayvanları yetiştirerek vahşi bir av ve tuzak oyununu başlattılar. Ormanlardan hayvanları toplayarak, patojenleri yuvalarından çıkardılar ve onları Singapur veya Sidney’den sadece bir uçuş uzaklığındaki bir şehre çektiler.

Gittikçe daha çoğumuzun yeryüzüne yerleşmesini mümkün kılan teknolojiler, aynı zamanda onu insan yaşamı için daha az misafirperver hale getirdi. Wuhan vatandaşları, uzaya değil ama kendi şehirlerinin sokaklarına fırlatılmış dünyalı astronotlara benziyordu. Yakında hepimiz böyle görünebiliriz.

Stanford’daki toprak sistemleri yardımcı doçenti Marshall Burke, Wuhan’daki fabrikaların kapatılmasından kaynaklanan kirlilikteki azalmanın, Çin’de 51 – 73 bin insanın hayatını kurtardığını tahmin ediyor. Bu, 8 Mart itibariyle Hubei Eyaleti’nde virüsün öldürdüğünden yirmi kat fazla insan demek. Santa Cruz California Üniversitesi antropoloğu Anna Tsing, “Bir dizi tehlikeli ortam oluşturduk ve onları dışlayarak uzakta tutabileceğimizi veya başka bir yere koyabileceğimizi düşünmeye devam edemeyiz” diyor. “Virüsün verdiği en büyük ders, kaçacak yer olmadığı”. Gezegendeki uçtan uca erişimimizi genişletme gayreti içinde kendimizi köşeye sıkıştırdık.

SARS-CoV-2 salgını gözümüzün önünde serpilen küresel bir trajedi. Aynı zamanda, geniş anlamda içinde yüzdüğümüz akımları düşünmek için bir fırsat. Filozof Emanuele Coccia, dünya’da değil, bir yaşam denizi olarak tanımladığı atmosferde yaşadığımızı; bu denizin yüzücüleri olarak biyolojik anlamda izole olamayacağımızı ileri sürüyor. Ekolojik uygulamalarımız da olamaz. Araştırmacılar, hayvan dışkısından gelen antibiyotiğe dirençli mikropların, Teksas yemlerinden uçuşarak rüzgara karıştığını buldular. Tropikal muz tarlalarından gelen böcek ilaçları, serin Superior Gölü’nü boyluyor. İngiltere’de 2001 yılında ayak ve ağız hastalığı salgınına neden olan sporlar, Sahra’daki toz fırtınaları tarafından kaldırılmış olabilir. Yine de aynı fırtınalar Amazon yağmur ormanlarına besleyici fosforun ulaşmasını sağlıyor. Hava bitkilerimizin tozlaşmasına yardımcı oluyor; ama aynı zamanda radyoaktif partikülleri, mantar sporlarını, bakterileri ve virüsleri de taşıyor. Havamızın kalitesi de önemli.

Eğer salgını durduracaksak, kendimizi izole etmek önemli -fakat yine de izolasyon ihtiyacı, kendi içinde, çevremizle olan derin bütünleşmemizin kabulüdür. Olanlara tam olarak cevap verebilmek için, hepimizi birbirine bağlayan dünya çapındaki ekolojik ağlar üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

Gazete Duvar‘dan kısaltarak yayınlıyoruz


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar