İbrahim Okçuoğlu’na tek bir soru

İbrahim Okçuoğlu’na tek bir soru

Bir konudaki tartışma bu kadar mı çarpıtılır, bu kadar mı ilgisiz zeminlere çekilir, yetmezmiş gibi bu kadar mı ucuz demagojilere hedef olur diye düşünmekten kendimi alamadım.

H. Selim Açan

İbrahim Okçuoğlu’nu tanımam. Değişik çevrelerden devrimcilerle kimi sohbetlerimiz sırasında hakkında duyduğum kırık-dökük bilgiler dışında daha çok sosyal medyada karşıma çıkan yazılarından bilirim. Gördüğüm kadarıyla üretken bir kalem. Fakat yazdığı kadar çok okumuyor sanırım.

Gerçi sadık bir okuru değilim. Bir vesileyle gözüme çarpanların bile hepsini okuduğumu söyleyemem. Çünkü fazla düz ve mekanik buluyorum. Matriks olarak kullandığı belirli kalıpları var. Neredeyse her konuyu bir biçimde o prokrustes yatağına yatırarak ele alıyor. Üslup bakımından da çok kuru. Öz biçime de yansıyor haliyle.

Korona salgınının gündemi kapladığı günlerde “Korona Günlerinde Teori ve Siyaset” başlığını taşıyan 8 makalelik bir dizi kaleme almıştım. Makaleler 7-21 Nisan tarihleri arasında Alınteri sitesinde yayınlandı (https://gazete.alinteri1.org/) Dizinin 3. ve 8. makalelerinde ele alınan konulara dair verdiğim örnekler kapsamında İbrahim Okçuoğlu’nun o günlerde sosyal medyada da dolaşıma soktuğu “Kovid-19 Günlerinde ‘Ortaya Karışık’ Notlar ve Sorular” yazısından alıntılar yaptıktan sonra eleştirilerimi dile getirdim.

Okçuoğlu, Nisan ayında yayınlanmış o eleştirilere tam dört ay sonra tepki verdi. 18 Ağustos tarihini taşıyan yanıt yazısının girişinde bunu şöyle açıklıyor: “H. Selim Açan ‘Korona Günlerinde Teori ve Siyaset’ başlığı altında numaralandırılmış 8 makale yayınladı. 3. ve 8. makalelerinde benimle ilgili söylemlerine, eleştirilerine cevap vermek istemedim. Ancak, cevap vermelisin diyenlerin sayısı artınca cevap vermekten kurtulamayacağımı anladım.” (https://ibrahimokcuoglu.blogspot.com/2020/08/100-yil-sosyalizmleri-ve-tasfiyecilik.html?m=1#more)

Büyük sanatçılar gibi büyük düşünürlerin hali de demek bir başka oluyor. İzleyicilerinin ısrarlarına dayanamıyorlar. Mutlaka bir bis yapma zorunluluğu duyuyorlar.

Okçuoğlu’nun yanıt yazısının linkini bir yoldaş ortak bir gruba atmış. O sayede haberdar oldum. O günlerin hayhuyu içinde kaleme alıp yeterince demlendiremediğim yazıda farkına varmadan hangi hataları yapmışım acaba merakıyla okumaya koyuldum. Kesinlikle hakaret kastıyla söylemiyorum ama 13 sayfalık yazının 3. sayfasına geldiğimde içim daraldı. Bir konudaki tartışma bu kadar mı çarpıtılır, bu kadar mı ilgisiz zeminlere çekilir, yetmezmiş gibi bu kadar mı ucuz demagojilere hedef olur diye düşünmekten kendimi alamadım.

Söz konusu yazı dizisinde kendisinden yaptığım alıntıları takiben Okçuoğlu’na biri bir dipnotta olmak üzere topu topu iki paragraflık bir eleştiri yöneltmişim. Bunun üzerine dört ay sonra üşenmemiş tam 13 word sayfası tutan bir yanıt döşenmiş. İşin ilginci ona yönelttiğim eleştirilere somut bir yanıt yok o lâf yığını içinde. Tersine, mahkemelerde tutanaklara “tevil yoluyla ikrar” diye geçen “Ben o işi yaptım yapmasına ama şu amaçla yaptım” şeklinde çevirebileceğimiz itiraf niteliğinde mırıldanmalarla işi geçiştirmeye çalışmış. Tam da benim o yazımda eleştirdiğim dogmatik tutuculuğu tekrarlamış.

Aynı alıntıları uzun uzun bir kez daha aktarmak istemiyorum. Merak eden okur hem Alınteri sitesinin Ufuk Turu sekmesinde hâlâ duran benim yazılarıma hem de Okçuoğlu’nun linkini yukarda verdiğim yanıt yazısına bakar. Kimin hangi telden çaldığı o zaman daha net görülür zaten.

Benim asıl anlamadığım Okçuoğlu’nun tartışmayı çektiği zemin. O noktada sadece minderden kaçmakla kalmıyor, benim Marksizm-Leninizm’e ve proletarya sosyalizmine bağlılığımı sorgulamaya kalkmak gibi bir haddini bilmezlik sergilerken aynı zamanda nasıl bir tartışma ahlâkı ve edebine sahip olduğunu gösteriyor.

Her şey bir yana yıllardan beri bu konuda (da) müstear isimle ya da imzasız yayınlanmış onlarca makale, kitap ve broşür dışında Bianet ve Duvar gibi sitelerle tabii ki Alınteri sitesi (ve öncüllerinde) açık imzamla yayınlanmış çok sayıda makalem var. Yazmaktan okumaya vakit bulamadığını girişte de söylediğim İ. Okçuoğlu bunları görmemiş, görse bile dikkate değer bulmamış olabilir. Fakat “21. yüzyıl sosyalizmi” kavramını kullanmamdan hareketle madem beni sadece Marksizm-Leninizm’i ve proletarya sosyalizmini değil sosyalizmin tarihsel başarılarını da inkâr edip küçümseyen bir dönek olarak resmetmeye soyunuyor, karşısındakine saygıdan vazgeçtim devrimci bir tartışma adabının asgari gereği olarak “Bu adam bu konularda bugüne kadar ne demiş, neleri savunmuş” diye bir ikisine olsun göz atması gerekmez miydi? En azından linki hâlâ Alınteri sitesinde duran 2014 ve 2018 yıllarında yayınlanmış yazı dizilerinin toplandığı “Sosyalizm Fil midir” broşürüyle (https://gazete.alinteri1.org/sosyalizm-fil-midir) neferi olmaktan gurur duyduğum TİKB’nin Programı’na (http://www.tikb.org/tikb-programi/) olsun bakma ihtiyacı ve sorumluluğunu duymaz mı?

Okçuoğlu, 1970’lerin dernek polemikçilerine özgü bir tarz ve üslupla (sosyalizm ve geriye dönüş konusuna yaklaşımı da büyük ölçüde o yıllarda donup kalmış kanımca) beni aklı sıra şu sorularla köşeye sıkıştırmayı deniyor:

Tamam, diyelim ki, Bolşevik Parti, yüzüne gözüne bulaştırdı, hata üzerine hata yaptı, SSCB’de sosyalizm adına sosyalizm olmayan bir yapı inşa etti. Veya şöyle diyelim: Doğrusuyla yanlışıyla o sosyalizm, 20. yüzyıl sosyalizmiydi.

Peki, 21. yüzyıl sosyalizmi nasıl bir sosyalizm olacak? 20. yüzyıldakinden hangi bakımlardan farklı olacak? Bunlar izah edilmelidir.

Yani 21. yüzyıl sosyalizmi dediğinizde bu sosyalizmi işçi sınıfı ve emekçilerle değil de, burjuvazi dışında herkesle mi kuracağız diyorsunuz?

Yani 21. yüzyıl sosyalizminde sınıf değil de, kimlikler mi iktidar olacak? Veya siyasi iktidar farklı sınıflar arasında paylaşılacak mı?

Yani 21. yüzyıl sosyalizmi dediğinizde bu sosyalizmde temel üretim araçları özel mülkiyette mi kalacak yoksa toplumsallaştırılacak mı?

Yani 21. yüzyılda sosyalizm sadece dünya çapında mı mümkün olacak, yoksa tekil ülkelere de; bir veya birkaç ülkeye, emperyalizmin bir veya birkaç zayıf halkasının kırıldığı ülkelere devrim yapma şansı tanınıyor mu?

Yani 21. yüzyıl sosyalizmi dediğinizde bu sosyalizm çok partili bir sosyalizm mi olacak?

Yani 21. yüzyıl sosyalizmi dediğinizde bu sosyalizmi herkes mi savunuyor olacak?

Yani 21. yüzyıl sosyalizmi dediğinizde bu sosyalizmde ideolojik birlik yerine ideolojik çokluk mu hakim olacak?

Yani 21. yüzyıl sosyalizmi dediğinizde bu sosyalizmde sağlık sistemi, sistem olarak, sınıfsal içeriği bakımından SSCB’dekinden çok mu, temelden mi farklı olacak?

Yani 21. yüzyıl sosyalizmi dediğinizde bu sosyalizm, kendini ordusuyla korumayacak mı, ‘kolluk gücü’, mahkemesi olmayacak mı?

Uzatabiliriz. Ancak, bu kadarı yeter diye düşünüyorum.

’21. yüzyıl sosyalizmi’nin ne olduğunu anlatmadan ’20. yüzyıl sosyalizmi’ni reddedenlerden dolayı ortada kaldık! 21. yüzyılın neredeyse ilk çeyreğini devireceğiz. Ama hala ’21. yüzyıl sosyalizmi’nin ne olduğunu bilmiyoruz. Bir bilen varsa anlatsın ki, benim gibi geçmişe takılıp kalanlar da bu dertten kurtulsunlar!

Bildiğim kadarıyla:

Lenin’e göre ‘her devrimin temel sorunu devlet iktidarı sorunudur’.

21. yüzyılda ‘İktidarı elinde tutan hangi sınıftır ya da hangi sınıflardır’?

‘Devrilmesi gereken hangi sınıftır ya da hangi sınıflardır’?

‘İktidarı alması gereken hangi sınıftır ya da hangi sınıflardır’? (Stalin)

19., 20. ve 21. yüzyıllarda ‘her devrimin en temel sorunu’ budur.

O halde fark nedir ki, ’20. yüzyıl sosyalizmi’ çöpe atılıyor ve ’21.yüzyıl sosyalizmi’nden bahsediliyor?

Şimdi Açan arkadaş, 21. yüzyılda dahi geçmişe takılıp kalmanın ne olduğunu, yeni olarak neyi önerdiğini açıklayabilir. (İ. Okçuoğlu, agy)

Hocam, sen kaleme sarılmadan önce bir parça zahmete girip ele aldığın konuda muhatabın bugüne dek ne söylemiş, ne yazmış, neyi savunuyormuş araştırmazsan yani okumadan yazarsan ben sana daha neyi nasıl açıklayabilirim ki?!!

12 Eylül yıllarında Antep Özel Tip’te yatarken yeterince hakim olmadığı konularda bile ahkam kesmeye kalkanlara “Bildiğine de gonuşuyon, bilmediğine de…” diye takılırdık. Okçuoğlu’nun benim yazıma yanıt olarak kaleme aldığı eleştiriyi okuyunca bu söz geldi aklıma.

“Belki bir faydası olur” düşüncesiyle yukarda andığım kaynaklara ek olarak 13 sayfa döşenmene neden olan “Korona Günlerinde Teori ve Siyaset” yazısının 8. bölümünün linkini de tekrar bırakayım buraya. Salim kafayla bir daha oku istersen : https://gazete.alinteri1.org/korona-gunlerinde-teori-ve-siyaset-8

İşin ilginci, Okçuoğlu bu zehir zemberek soruların arkasından da hız kesmiyor. Yeni bir faza geçip bu kez Kruşçevcilerin 1956 darbesinden sonraki yıllarda ortaya çıkan bir “borç faturasını” önüme getiriyor. İnsana okurken “Yani…” dedirten, “Şimdi ne alâka? Biz neyi tartışıyorduk, nereden geldik buraya?..” sorusunu sordurtan o bölümü de okuyucunun sabrına ve hoşgörüsüne sığınarak aynen aktarmak istiyorum:

Şunu unutmamamız gerekir: Marksist-Leninistlerin veya komünist partilerin tarihe, ödemek zorunda oldukları bir borcu vardır. Bu borç ödenmeden bir milim ilerleyemeyiz. Nedir bu borç?

SSCB’de sınıfsal iktidar değişimi 1956’da 20. Parti Kongresinde gerçekleşmiştir, Kurşçev ile başlayan dönem revizyonizmdir, bürokratik kapitalizmdir diyorsanız 20. kongreden bu yana biriken borcu sıralayım:

1)Felsefe alanında 1956’dan bu yana burjuva ve revizyonist felsefe yorumlarına karşı ne yaptık? Burjuvazinin ve revizyonist çevrelerin doğa ve toplumsal gelişmeleri kendi çıkarlarına göre yorumlamalarına karşı hangi mücadeleyi verdik?

2)1956’dan bu yana tarih bilimi açısından burjuva ve revizyonist yorumlara karşı ne yaptık?

3) Ekonomi bilimi; Marksist-Leninist politik ekonomi alanında burjuva ve revizyonist değerlendirmelere karşı ne yaptık?

4)1956’dan bu yana sosyalizme giden yolda; yakın geçmişin devrimleri, tarih incelemesi konusunda burjuva ve revizyonist sapkınlıklara karşı ne yaptık?

5) 1956’dan bu yana burjuva ve revizyonist sistematik anti-komünizm saldırılarına karşı sistematik olarak ne yaptık?

6)1956’dan bu yana yeni bir enternasyonalin kurulması için ne yaptık? (Bakınız: İbrahim Okçuoğlu, Marksist Teoriye Katkıda J. W. Stalin. Varyos Yayınları, Şubat 1997)

O değerlendirmede yoktu, ama şimdi ekleyeyim:

1) İdeolojik donanım, derinleşme ve bunu pratikte politik silaha dönüştürme; yani ideolojiyi silaha dönüştürme bakımından sistematik olarak ne yaptık? Örneğin, “Post-Marksizm”in, “Troçkizm’in her alanda -ideolojide, teoride, politik ekonomide, felsefede, örgütlenmede, devrim anlayışında vs.- saldırılarına karşı sistematik olarak ne yaptık?

2)Koskoca revizyonist tarihi, ekonomisini, toplumsal yapısını sistematik olarak analiz etme konusunda ne yaptık?

Tabii, listeye yukarıdaki iki eklemenin ötesinde başka borçlar da eklenebilir (agy)

Kendi adıma bu noktada koptum. Onu bana bu yanıtı vermeye teşvik eden dostları keşke biraz da düşünmesini, okumasını, araştırmasını, bir konuda birilerine cevap vermeye kalkmadan önce okuduğunu anlamaya çalışmasını önerseler! Bu ona yapılacak en büyük iyilik olur bence. Daha ne diyeyim?..


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar