İdlip’e sefer olsa da…

  • In _
  • 04/03/2020
İdlip’e sefer olsa da…

Her iç çelişkinin dış çelişki, her dış siyasetin iç siyaset olduğuyla başlamıştık. Onunla bitirelim. Peki her “dış” savaş aynı zamanda bir “iç savaş” mıdır? Burjuvazi açısından kesinlikle öyle! Şimdiden barış söylemine dahi savaş açmış durumda değiller mi?

Devrim Şen

İdlib meselesinde rejim aslında köşeye sıkıştı. Siyasal, diplomatik ve askeri olarak kendi kendini çıkmaz bir yola soktu.

Her dış çelişki aynı zamanda iç çelişkidir. Tersi de doğru. Bu diyalektik yasanın siyasette doğrulanmasını görüyoruz. İdlib sorunundaki (dış politika- dış çelişki) tıkanma iç siyasette de tıkanma yaratıyor. Fiilen hiçbir anlamı olmadığı halde sırf görüntüyü kurtarmak için Meclis’in günler sonra toplanması, onun da gizli-kapaklı yapılması bu tıkanmışlık halinin dile gelişi-görüngüsü değil de nedir? Normal şartlar altında emekçilerin gözlerinin içine baka baka her türlü yalanı söylemekte usta olan burjuva siyasetçileri öyle bir an geliyor ki mesleklerini icra edemez hale geliyorlar. “Millet iradesinin temsilcisi” olarak pazarlanan Meclis, “milletin” kaderini belirleyecek böylesi tarihi anlarda “milletten” gizli kapaklı toplanıp, karar alabilmeyi tek çıkar yol olarak görüyor!

Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır. Yani zor araçlarıyla devamından başka bir şey değildir. Başka bir açıdan savaş da insanlar arası bir ilişki biçimidir. Siyasal-diplomatik yöntemlerle çözülemeyen sorunlar zor aygıtları, savaş araç gereçleri ile çözülmeye çalışılır.

Bir savaş sırasında sahada uygulanmak istenilen askeri strateji ve taktiklerin anlaşılması elbette önemlidir. Ancak dikkatin salt burada toplanması bayağılıktır. Asıl önemli olan tüm bu askeri strateji ve taktiklere kaynaklık eden siyasetin anlaşılmasıdır.

Burjuva siyasetçileri sahada yaşanacak her türlü askeri gelişmeyi kendi politik çıkarlarını destekleyecek şekilde kullanacaklardır. Kitlelerde savaşa yön veren siyasetin haklılığı ve meşruluğu düşüncesini beslemek isteyeceklerdir. Hasımlarına askeri olarak vurulan her darbe övülüp göklere çıkarılacak, hasımlarından gelen her darbe ise ahlaksızlıkla, vicdansızlıkla, vahşilikle vb. suçlanarak hayvani bir intikam duygusu yaratılmak istenecektir. Tüm bu süreçlerin içeriğini oluşturan, onu belirleyen, ona yön veren siyasetin sorgulanıp anlaşılmasını tıpkı Meclis oturumunu gizledikleri gibi sürekli gözlerden gizlemeye çalışacaklardır.

Savaş siyasetinin kitleler tarafından benimsenmediği durumlarda ise “milli şuur, birlik ve beraberlik duygusunun yaratılması” adına kirli savaş yöntemleri devreye sokulacaktır. Örneğin Kıbrıs’ta Türklerle Rumlar arasında ruhsal kopuşu hızlandırıp çatışmaları tırmandırmak amacıyla camilerin bombalanıp yakılarak suçun karşı tarafa atılmasında olduğu gibi. Yine zamanın Başbakanı Davutoğlu ile Kara Kuvvetleri Komutanı ve MİT başkanı H. Fidan arasındaki basına sızan görüşmelerde konuşulduğu gibi: “Sınırın öbür tarafına göndeririz 3-4 adam, 3-5 roket attırır gerekçe yaratırız”…

Savaşlarda kimler ölür? Savaşlarda orduları hep belirli bir biçim içerisinde görürüz. En başta da belli bir üniforma içerisinde. Bu biçimin bir adım daha ilerisine geçip daha dikkatli bakarsak bu üniformaların içinde gerçek insanlar olduğunu görmemek imkansızdır. Kimdir bu insanlar? Üzerlerine üniforma giydirilerek ölmeye ve öldürmeye gönderilen bu gerçek insanların aslında işçilerin, emekçilerin, kır ve kent yoksullarının olduğunu görmemek imkansızdır. Bu sınıfların barış zamanında da canları çıkarılır, tüm yaşam enerjileri sonuna kadar sömürülürken savaş zamanında da yine sömürücülerin siyasal çıkarları için cepheye sürülürler. Sırf bu yönüyle dahi düşünülecek olsa burjuvazi ve sömürücü sınıfların pazar, egemenlik, nüfuz alanı elde etmek için yürüttükleri savaşlar sınıfsal savaşlardır.

Sömürücü egemen sınıfların siyasetleri ve çıkar savaşları en çok emekçi sınıfları ilgilendirir. Çünkü bu süreçlerin en ağır bedellerini ödemesi istenen ve buna itilen insanlar işçi sınıfı ve emekçilerdir. Normal zamanlarda siyasetle hiç ilgilenmeyen geniş işçi ve emekçi kesimlerin bu dönemde siyasete dikkat kesilmesinin nedeni de bu durumun sezgisel bilincinde olunmasıdır. Bütün toplumun ama en başta işçi ve emekçilerin yaşamlarını ve çıkarlarını ilgilendiren savaş kararlarının hep kapalı kapılar arkasında alınmasının nedeni de bu bilincin uyanışını engelleyip geciktirmektir.

AKP’nin başı çakma kabadayı, tüm güç ve gövde gösterilerine karşın strateji-taktik biliminin temel yasalarından birini unuttu: Kendi manevra alanını genişletirken hasmının manevra alanını daraltması gerekiyordu. Tersini yaptı. İdlib’te siyasal, diplomatik ve askeri olarak kıpırdayacak yer bırakmadı kendine. Bu işin üstesinden tek başına gelme imkanının olmadığını ve olamayacağını anlamak için dahi olmaya gerek yok.

Şimdi elindeki tüm kartları oynuyor. En güvendiği kartlardan biri de göçmen kartıydı. Bu kartı oynayarak elde etmeye çalıştığı sonuç yerine zaten en büyük eksiklerinden birini oluşturan doğrudan ve dolaylı müttefik zayıflığını büyüttü. Yıllardır sürdürdüğü “yüksek diplomasi” sayesinde hemen hiçbir müttefiği kalmadı. Kendi kendini “değerli yalnızlığa” mahkum etti. İblid’deki “kendimle birlikte dünyayı da yakarım” şeklindeki Neroncu duruşu bu yalnızlaşmanın sonucu sayılabileceği gibi kendini besleyen neden olarak da görülebilir.

Sadece Suriye politikasında değil iç ve dış siyasetten ekonomiye kadar her alanda sıkışma ve kriz yaşanırken İdlip’te savaşı büyütmek onun için de kolay olmayacak. Şu an en ciddi eksikliği -müttefik yoksunluğu- Erdoğan’ı inanılmaz tavizler vermek zorunda bırakacaktır. İçine düştükleri bu durumdan Rusya ile ABD ve AB’nin nasıl yararlanacağına şahit olacağız. Putin’le yapılacak görüşme bu anlamda önemli. “Her şeyin bu görüşmeye bağlı olması” bile tek başına bir anlam taşır. İnisiyatif hiçbir zaman elde olmadığı gibi bu kez de Rusya’da. Belirleyici olan Putin. Zaman kazanmaya çalışacak ve peşinden sürüklemek isteyip başarılı olamadığı ve olamayacağı ABD ve AB güçleriyle nasıl bir ilişki geliştirmeye çalışacağını daha dikkatli izlemek gerekiyor. Savaşa fiilen tutuşmak isteyebilir. Ancak hiçbir müttefik ve destek bulamadığı böylesi bir sürecin altından ne kendisinin ne de bu ülkenin kalkma şansı olamaz.

Her iç çelişkinin dış çelişki, her dış siyasetin iç siyaset olduğuyla başlamıştık. Onunla da bitirelim. Peki her “dış” savaş aynı zamanda bir “iç savaş” mıdır? Burjuvazi açısından kesinlikle öyle! Şimdiden barış söylemine dahi savaş açmış durumda değiller mi? Barış kavramının kendisiyle dahi savaş halindeler! Olası bir savaşta ödenen yüksek bedeller ile herkes bu savaşın gerçek amacını ve bu bedellerin kimin çıkarları için ödeniyor olduğunu daha ciddi ve derinden sorgulamak ve anlamak zorunda kalacaktır. Hele hele bir çırpıda kolay zafer şansının olmadığı muharebe sahaları söz konusu olduğunda!

İşte o zaman üzerlerine asker üniforması giydirilmiş işçi ve emekçi sınıflar kendi sınıfsal kurtuluşlarının mücadelesini yürütmekten başka bir şans ve çıkar yolları olmadığını göreceklerdir. Ama bu uyanışın hızı ve derinliği tabii ki o işçi ve emekçilerin önüne düşecek güçlerin yürütecekleri faaliyetin enerjisine, çapına ve etkinliğine bağlı olacaktır.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar