İğneler ve melekler

İğneler ve melekler

Komünistler toplumsal çelişkilerin toplumdaki tüm görünümlerine -elbette mekanik indirgemecilikten muhakkak kaçınarak- emek-sermaye çelişkisinin görünümleri olarak bakmak zorundadır. Hele bugünkü kriz süreci gibi kaotik süreçlerde bu temel halkanın sıkıca kavranması tayin edici önemdedir

Cihan Çetin

Katolik din adamı ve ilahiyatçı Thomas Aquinas’ın 13. yüzyılda ortaya attığı “Birkaç melek aynı yerde olabilir mi?” sorusu daha sonra “Bir iğne ucunda kaç melek dans edebilir?” sorusuna dönmüştür. Hristiyan feodalizmi döneminde ciddiye alınan “iğne ucu ve melekler” tartışması kapitalizmin şafağında “gereksiz ve boş  tartışma”lara atıf olarak kullanılagelmiştir. 

Ayasofya’nın cami olmasına yönelik karar son yıllarda Türkiye’deki özellikle muhalefetin temel konuları gündeme getirip tartışmak yerine iktidarın belirlediği gündemlerin peşinden sürüklendiği dar ve saçma tartışmaların son örneği olarak karşımızda duruyor.

Yazının esas konusu Ayasofya olmasa bile meramımızı anlatmak için Ayasofya hakkında yapılan tartışmalara bir kaç örnek: 

– Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararındaki imza Mustafa Kemal’e ait mi değil mi? (Sahte imza tartışması);

– Bu Bakanlar Kurulu kararı o günkü mevzuata uygun mu değil mi? (Hukuki uygunluk tartışması);

– Ayasofya’ya dair kararı Erdoğan yürütme olarak kendisi alabilecekken neden almadı? (Yürütmenin yetkisi tartışması) ; 

– Davet gelirse namaza giderim (Muharrem İnce- Ayasofya’da kılınacak ilk namaza kimler resmi davetli olacak tartışması) ; 

– “Oyuna gelerek siyasi bir lider olarak istikametini kaybettin” (Garo Paylan – Siyasi liderlik ve istikamet tartışması”) ; 

– “25 yıldır Ayasofya’da ezan okunuyor, namaz kılınıyor. Alınan karar statü ile ilgilidir. Statü ibadet değil siyaset konusudur. İbadet için tüm yeryüzü mesciddir.” (İbadet mekanı tartışması) 

– “Ben Erdoğan’ın elindeki son barutu bu kadar erken kullanacağını beklemiyordum doğrusu(Fehim Taştekin – Haklılık payı olmakla birlikte iktidarın geleceği tartışması) 

Gerçek çelişki

1980 öncesi sadece Türkiye değil dünya komünist-devrimci hareketi içinde de yerel ve dünya ölçeğinde bölünmelere yol açacak kadar belirleyici olan tartışma tarihsel ve/veya güncel olana dair “temel çelişki” tartışmasıydı. Di’li geçmiş kullandık çünkü yıllardır bu belirleyici tartışmanın esamesi okunmadığı gibi bırakalım bu tartışmaya verilen cevabı bu tartışmanın varlığında ısrar edenlere bugün “dinazor” deniliyor. 

Marksizm, evrenin çelişkilerle var olacağını keşfeden bir düşünce değildir. Ama bu konuda Marksizm’i ayırt eden ve güçlü kılan özellik çelişki gerçekliğini ve sınıfsal çelişkilerin varlığını bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermekle kalmayıp bu gerçeklikten hareketle bir yöntem bilimi ve siyaset tarzının esaslarını ortaya koymuş olmasıdır.

Yazının başlığına çıkardığımız İğneler ve Melekler tartışması da elbette bir çelişkiyi barındırır ve bu çelişkiyi tanımlama ve çözme adına bir girişimdir. Ancak Marksizm bunu “yanlış bilinç” kavramı ile formüle ederek bir çelişkinin her şeyden önce gerçeklikle (materyalizmle) ilişkisinin ortaya çıkarılması gerektiğini söyler. 

Bu bağlamda Ayasofya örneğinde verdiğimiz tartışamalar da çelişki tespiti ve çözümüne yönelik tartışmalardır. Ancak materyalist yaklaşımla hareket eden komünistler açısından böyle durumlarda yanıtı aranan ilk soru “Bu çelişkiler hangi sınıfa aittir” sorusudur.

Marksistler bu soruya “burjuvazinin-kapitalizmin çelişkileri” diyerek cevap verir. Bu cevabın kendiliğinden ulaşılan iki sonucu vardır: Birincisi, bu çelişkiler egemen sınıfa ait ve onu ilgilendiren çelişkilerdir. İkinci  ve önemli olan sonuç ise, bu çelişkiler gerçeğin ters yüz edilmesidir, baş aşağı duran çelişkilerdir. 

O zaman öncelikle yapılması gereken de iki ayaklı bir işlemdir: 1- Gerçek çelişkiyi bulmak ve göstermek, 2- Bu gerçek çelişkiyi ayakları üzerine doğrultmak. 

Temel çelişki

Gerçek çelişkinin yakalanabilmesi ise ancak temel çelişkinin yakalanmış olması/bulunmasıyla mümkündür.

Marksizm, evren-doğa-toplum tüm varlığın çelişkiler ile olduğunu söylemesine rağmen her çelişkinin peşinden koşmaz. Marksizm çelişkiler arasında belirleyicilik ekseninde bir hiyerarşi olduğunu söyler. Bu Marksizm’in icadı değildir. Gerçeklikteki durumun kendisidir. 

Çelişkiler arasında hiyerarşi olduğunu söylemek bir ya da birkaç çelişkinin kendisi ile ilgili tüm varoluş biçimlerini belirlediği söylemek demektir. Ama tersi doğru değildir. Yani tüm varoluş biçimlerindeki çelişkiler ve onun görünümleri ana çelişkiyi belirlemez. 

Bu nedenle Marx ve Engels, Komünist Manifesto’nun ilk cümlesi olarak “Şimdiye kadarki bütün toplumların  tarihi sınıf savaşımları tarihidir” cümlesini yazmışlardır. Bu cümleyi çürütmek için nice beyinler helak oldu. Ancak çürütemediler. 

Toplumları tarifleyen nice teori, düşünce vardır. Bunların çoğunun da hem belli bir geçerliliği hem de belli bir gerçekliği vardır. Örneğin kendisi çalışmasını her ne kadar Marx’a karşı yazmadığını beyan etse de ardıllarınca anti-Marksizm cephaneliği olarak kullanılan Weber’i alalım. Weber’in “Protestan Ahlakı ve Kapitalizm” çalışması kapitalizmin ortaya çıkmasında ve gelişmesinde protestan ahlakının rolünü, etkisini incelemektedir. Ancak ardılları Weber’in üzerinde çalıştığı çelişkiyi Marksizm’e karşı toplumların temel çelişkisi olarak kabul etmek gibi Hegel’in diyalektiğine bile ulaşamayan bir tutum aldılar. Ki bu tutum ilerleyen yıllarda Weber’i bile aşarak bariz karşı-devrimci sınıfsal bir tutuma döndü.

Daha güncel bir örnek verelim. Hadi sınıfsallığı bir an için yok sayalım ve bir liberal gibi düşünelim: Bugün Türkiye’nin yaşadığı temel çelişki Ayasofya’nın ibadete açılıp açılmaması mıdır yoksa her yerde kendisini ağır biçimde gösteren yoksulluktan işsizliğe, iş ve kadın cinayetlerindeki korkunç tırmanıştan bekçilerin sınırsız denebilecek yetkilerle donatılmasına, kayyum gasplarının “olağanlaşmasından” Baroların bağımsızlığına dahi tahammül edemeyecek ölçüde korku içindeki iktidarın her türlü toplumsal muhalefet odağı üzerindeki faşist devlet terörünü sistematik bir biçimde yoğunlaştırmasına kadar başımıza nereye çevirsek karşımıza çıkan sistem krizindeki ağırlaşma gerçeği midir? Bunun cevabı nettir. Ama…

Emek-Sermaye çelişkisi

Ama…” şerhi, ufku kapitalizmin sınırlarını aşamayan düzen içi muhalefet dinamikleri ya da “muhalif” olduğunu iddia eden sinizm söz konusu ise akıl almaz bir tereddüt, bulanıklık ve irade zaafiyeti anlamına gelir.

Marksistlere gelince bütün gelişmeler ve görüngülerin temelinde yatan gerçek çelişkiyi görüp yakalamak görece kolaydır. Çünkü bu onlar için zaten bir varlık-yokluk ve tutarlılık sorunudur.  

Kapitalizm koşullarında komünistler için temel çelişki emek-sermaye çelişkisidir. Kapitalizmin bir zamanlar sahip olduğu ilerici barutunu da tüketip tarihsel bakımdan ömrünü çoktan doldurduğu bir tarihsel evrede komünistlerin kendilerine kerteriz alacakları çelişki emek-sermaye çelişkisidir. 

Komünistler toplumsal çelişkilerin toplumdaki tüm görünümlerine -elbette mekanik indirgemecilikten muhakkak kaçınarak- emek-sermaye çelişkisinin görünümleri olarak bakmak zorundadır. Hele bugünkü kriz süreci gibi kaotik süreçlerde bu temel halkanın sıkıca kavranması tayin edici önemdedir. Herbiri farklı düzey ve yoğunluklarda keskinleşip belirginlik kazanan diğer bütün çelişkiler bu temel çelişkiyle bağı içinde ele alınmak ve herbirine dair özel politikalar bu eksende inşa edilmek zorundadır.

Aksi halde bir siyaset kendisine istediği kadar komünist desin emek-sermaye çelişkisini gözden ırak tutmaya başladığı andan bir süre sonrasında kendisini biçimde çok sert görünen ama içerikte hiçbir işe yaramayan “iğne deliği üzerinde kaç tane melek dans eder” cinsinden tüketici kısır didişmelerin içinde bulur ve o anda kendisini kendi elleriyle tarihin dışına fırlatıp atmış olur.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar