İki Tehlike

İki Tehlike

İktidarın zaptedemediği kesimler esas olarak AKP karşıtlığı temelinde kendiliğinden denebilecek bir şekilde yan yana gelmiş durumdadır. Bu durum faşizme karşı birleşik bir hattın oluşmasındaki temel engellerin başında geliyor.

Cihan Çetin

Yenilenen İstanbul seçimlerinin kitlelerde yarattığı moral motivasyon tartışılmaz bir gerçektir. Ancak sadece oy vermeye dayanan, faşizmi dövüşerek geriletmeyen bir moral motivasyonun geleceği de sınırlı olacaktır.

Son 8-10 yılın pratiğine baktığımızda faşizm kitleleri istediği gibi zapt-u rapt altına alamamıştır. Bu tarihsel ve güncel olarak kayda değer bir durumdur. 

Ancak mevcut faşist iktidar bloğu karşısında gerilemeyen kitle, birbirine tamamen zıt sınıf ve katmanlardan oluşmaktadır. “Muhalif blok” içinde bir yanda MHP’nin ‘güncellenmiş’ versiyonu faşist İYİ Parti, diğer yanda HDP’nin başını çektiği kesimler varken; sadece CHP içinde sosyal demokratlar olduğu kadar kendilerine ulusalcı diyen ırkçı faşistler de bulunuyor. 

İktidarın zaptedemediği kesimler esas olarak AKP karşıtlığı temelinde kendiliğinden denebilecek bir şekilde yan yana gelmiş durumdadır. Bu durum faşizme karşı birleşik bir hattın oluşmasındaki temel engellerin başında geliyor. Bunun analizi başka bir yazı konusu olmakla beraber, bugünkü ‘muhalefet bloku’nun, uzlaşabilir çelişkilerden çok daha fazla uzlaşmaz çelişkileri barındıran bir yapı olduğu gerçeğini, dolayısıyla bugün ‘yan yana’ görünen kimi kesimlerin süreç içinde karşı karşıya gelme potansiyellerinin yüksekliğini gözden kaçırmamak gerekir.

Birinci tehlike: Suçların Aklanması 

İstanbul seçimi ciddi bir moral motivasyon sağlamış olmasına rağmen mevcut siyasal-ekonomik krize müdahale edecek bir yönelimi reformist sınırlar içinde dahi henüz ortaya çıkarmamıştır. Ancak iktidar bloğu içindeki erozyonun seçim ile ivmelenmesiyle birlikte nüve halindeki yeni saflaşmalar elle tutulur hale gelmeye başlamıştır.

Burjuva siyasette Kılıçdaroğlu “cumhurbaşkanlığının tarafsızlığını referanduma götürelim” diyerek yeni tipteki başkanlık sisteminin ruhuna bile dokunmayan (veya kartopu etkisi yaratmak adına cılız bir parçasına dokunan) bir hat izlemeye başlamıştır. İYİ Parti, özellikle  ekonomik krizin derinleşmesine bağlı olarak Demirel’in ruhunu çağıran “millet aç, aç” türküsünü tekrarlayan bir söylem hattında ilerliyor gözüküyor. HDP ise kapsam bakımından yeni bir anayasa çağrısını tekrarlamanın ötesine hala geç(e)memiş olan “üçüncü yol” çıkmazında patinaj yapmakta ısrarlı.

Ancak İstanbul seçimi sonrası burjuva siyasette esas yarılma AKP çevresinde gerçekleşmektedir. Birinci yarılma seçmen tabanından üst yönetime kadar AKP’nin mevcut kemik yapısı içinde gerçekleşmiştir. Erdoğan dışında herkesin birbirini seçim yenilgisinin sorumlusu ilan ettiği AKP içi bu bozuşmanın kazananı henüz belli değildir. Son kertede kimin suçlu olacağına Erdoğan karar verecektir. 

Esas kaynama noktası ise uzun bir süre AKP içinde yer almış küskünlerden sürgünlere kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan zevat arasında gerçekleşmektedir. En bilinenleri olan Gül-Babacan kliği ve Davutoğlu ekibi Erdoğan’a karşı kendi meşreplerince son çıkışlarını da yapmışlardır.

İlk tehlike tam da bu noktada kendisini göstermeye başlamıştır. Öyle çok uzak bir zamanda değil bir kaç yıl öncesine kadar AKP’nin en rezil suçlarının ortağı olanlar, zamanlama yönünden bile fırsatçı-oportünist karaktersizliklerini yansıtan bir tutumla “muhalif” pozlarına bürünmüşlerdir. Onların yaptığı mide bulandırıcıdır. Ama daha acı ve mide bulandırıcı olan ise, onlara bu gözle bakanlar arasında geçmişte hep birlikte işledikleri suçlardan birinci dereceden arar görenlerin de bulunmasıdır.

İki örnek yeterli olacaktır. Daha 31 Mart yerel seçim gecesi AKP ile yollarını ayırdığını davul zurna ile ilan Ömer Turan adlı faşistin sosyal medya hesaplarından yazıp ettikleri pek çok “”demokrat” (!) tarafından kayda değer bulunarak paylaşılmaya başlamıştır. Ömer Turan’ın cürmünün ne olduğu ayrı bir konudur. Asıl olan onun ideolojik-politik kimliği ve bugüne kadarki grafiğidir. Ömer Turan faşisti AKP’nin özellikle kanlı suçlarında ideolojik olarak tam destek çıkmış bir soytarıdır.  Ancak bugün sırf “AKP karşıtı” pozisyon alması ile hiç hak etmediği bir değer verilmesi akıl tutulmasının bir göstergesidir. Son günlerde aklı başında insanlar Ömer Turan’ın eski faşist paylaşımlarını ortaya sererek bu tehlikeye işaret etse de pek işe yaramış gözükmüyor. 

İkinci örnek ise Erdoğan’ın basın danışmanlığını yapmış,  Anadolu Ajansı eski genel müdürü ve Yeni Şafak yazarlığı yapmış Kemal Öztürk’ün mahallesinden tekmeyi yemesi sonrasında Ruşen Çakır tarafında ciddi ciddi “muhalif” gösterilerek lanse edilmesidir. Kemal Öztürk, Ömer Turan’dan farklı olarak Edoğan’a danışmanlık yapacak kadar yakın bir ekiptedir ve AKP eliyle işlenen neredeyse tüm suçları medya ayağında  ideolojik açıdan rasyonalize eden, mantığa büründüren tetikçilerin başında gelir. Ruşen Çakır’ın sol gibi gözüküp sola karşı alerjisi bilinen bir gerçektir. Ancak Ruşen Çakır’ın da mesleği olan gazeteciliği yapma koşullarının yok edilmesini yıllarca savunan bir karaktersize “AKP karşıtı olsun da kim olursa olsun” yaklaşımıyla değer vermesi akıl tutulmasının ve tehlikenin boyutunu göstermesi açısından önemlidir. 

Her iki tipin ortak özelliği eski suçlarına dair tek bir özür bile dilemeyip tam tersine eskiden de aslında “iyi” tarafta olduklarını beyan ederek “muhalif” olarak algılanmasıdır.

Geminin batmaktan kurtulamayacağını farkedince AKP’den kaçan bu lağım farelerinin geçemeyeceği sınır en azından tutarlı demokratlık, daha doğrusu demokrat tutarlılık adına bugünden net biçimde çizilmelidir. Bu sınır eski suçlarının itirafın veya suçlarına dair içten gözüken bir özür dileme ile geçilebilir bir sınır olmamalıdır.

İkinci Tehlike: Faşist Saldırılar

AKP-MHP-Ergenekon bloğu, yenilenen İstanbul seçimleri ile Türkiye tarihine geçen ağır bir dayak yemiştir. Seçim günü bir okulda “türban” bahanesiyle müşahitlerin okuldan çıkmalarını engelleme  girişimi dışında bu blok seçim yenilgisinin acısını henüz çıkaracak bir alana sahip olmamıştır. 

Türkiye’nin son 50 yıllık tarihi göstermiştir ki faşizm, karşısındaki en örgütlü kesime bile en zayıf anında, en zayıf yerinde saldırmıştır. Bahçelievler Katliamı devrimcilerin etkin olduğu bir bölgede değil Ankara’nın orta sınıf denebilecek bir semtinde, insanlarının gündelik anlamda dahi devletin güvenliğine bel bağladığı  bir semtte gerçekleşmiştir. Çorum, Maraş katliamları yine benzer şekilde zayıf olan yerden kalleşçe yapılmıştır. Sivas Katliamı, 2015 yılındaki Suruç, Diyarbakır, 10 Ekim Ankara saldırıları da benzer bir şekilde devrimcilerin, halkın en zayıf anında gerçekleşen katliamlar, saldırılardır. Tersi bir örnek olarak faşist devlet 95’te  Gazi’de giriştiği provokasyon denemesinde Gazi halkının örgütlü gücü sayesinde boyunun ölçüsünü alarak gitmiştir. 

Faşist devlet resmi ve sivil güçleri ile başta Kürt halkı olmak üzere Türkiye sol hareketi içinde örgütlenmiş olan işçi ve emekçilere, Alevilere, solcu ve ilerici güçlere koşullara göre fırsat bulduğu her an saldırı potansiyeline sahiptir. 

Ancak son yıllarda mültecilere, özellikle Suriye’li mültecilere yönelik saldırı ve provokasyonlar gittikçe artmaktadır. Son zamanlarda da Suriye’li mültecilere karşı girişilen saldırılarda “söylenti” gibi bir provokasyonun en basit biçimi daha sık kullanılır hale gelmiştir. 

En son 28 Haziran akşamı İstanbul İkitelli’de Suriyeli mültecilerin bir çocuğa tecavüz girişiminde bulunduğu söylentisi üzerine sokaklarda insan avı başlamış, dükkanlar yağmalanmıştır.

İkitelli’deki olayda iki ilginç ve yeni boyut vardır: Birincisi “çocuğa tecavüz” iddiasının tamamen uydurma olduğunun ortaya çıkmasıdır. Bu durum, özellikle krizin şiddetlendiği bu süreçlerde gerici kitleleri sokağa dökmenin ne kadar kolaylaştığının göstergesidir. Buna bağlı ikinci ilginç durumsa, İkitelli’deki olaylarda kadın, yaşlı, genç, çocuk demeden her kesimden kişilerin linç güruhu içinde yer almasıdır. 

AKP-MHP-Ergenekon bloğu seçim yenilgisi ile hayal kırıklığına uğramış olan tabanındaki, ekonomik krizle de iyice ortaya çıkmaya başlayan bu anlamda da sınıfsal olan öfkeyi gerici biçimlerde, özellikle mülteciler üzerine, boşaltma olanaklarına bugün dünden daha fazla sahiptir. Başta Suriyeli mültecilere yönelik ırkçı, faşist saldırıların AKP karşıtı cephede de ciddi bir taban buluyor olması ileride ortaya çıkabilecek daha vahim tablonun önemli göstergelerinden birisidir. 

Özetle faşizm yakın dönemde şu an Türkiye’de neredeyse en örgütsüz ve sahipsiz kesim olan mülteciler üzerinden gerçek yüzünü bir kez daha gösterme olasılığı yüksektir. Ve bu tehlike diğer tehlikelerin yanında en acımasız ve vahşi bir tehlike olarak karşımızda durmaktadır. 


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar