İlk proleter partisi: Talih mi, tarih mi?

İlk proleter partisi: Talih mi, tarih mi?

Tarih usanmadan bize, teorinin kendisini eylemde bulduğunu anlatır

Kavel Alpaslan

“Zengin burjuvaların otellerinden, borsanın kirli salonlarından sonra, Friedrich, Alman siyasilerinin yoksulluğa mahkûm olarak sığındığı, Londra’nın kenar mahallelerine gitti. Joseph Moll, Karl Schapper, Heinrich Bauer onu dostça karşıladılar. Engels ilk defa gerçek proleter önderleri görüyordu. Onların yüksek zekâ seviyesi onda şok etkisi yarattı. Gerçi Friedrich’in yaptığı felsefi konuşmaya karşı umursamaz kaldılar. Ne Schelling’in aşırılığı, ne Bruno Bauer’in dürüstlüğü burada fazla ilgi görüyordu. Ama işçi ücretlerini, Alman dokuma işçilerinin yaşamları hakkındaki her şeyi bilmek istiyorlardı. Friedrich onlardan dostça olmasa da sıcak bir şekilde ayrıldı. Bu insanların komünizmi, ona biraz sınırlı ve çok fazla pratiğe yönelik geldi.”

Bu pasaj, Sovyet araştırmacı ve yazar Galina Serebryakova’nın, ustaca bir çalışmanın eseri olan belgesel romanı Ateşi Çalmak’ın ilk cildinden (Karl Marx’ın Gençliği-Evrensel Basım Yayın). Bahsi geçen saatçi Moll, kunduracı H. Bauer ve bir dönem matbaa işçiliği yapmış Schapper’in, dünyanın ilk proleter partisi ‘Komünistler Birliği’nin kuruluşunda önemli payı vardır. İçinde bulunduğumuz günler ve yıl ise farklı nedenlerden dolayı bizi Komünistler Birliği’nin kurulduğu yıllara götürüyor. 2018, Komünist Manifesto’nun yayınlanışının ve 1848 Avrupa devrimlerinin 170’inci yıl dönümünü. 4 Mayıs da Karl Marx’ın 200’üncü yaş günü.

Böyle ‘yıldönümleri’ değerlendirme ve güncellemelere de vesile oluyor. Elbette bunun dışında yapılan isabetli tarih okumaları da, güncelin somut tahlilinde ufuk açabiliyor. Ancak söz konusu toplumsal mücadele tarihi olduğu için, kimi zaman ‘karşı cepheden’ yapılan şaşırtıcı açıklamalar da kimi tarih okumalarının ilgi çekmesine sebep olabiliyor. Independent’ın haberine göre İngiltere Merkez Bankası Başkanı Mark Carney, marksizmin yeniden yükselişe geçeceğini söylüyor ve bu yükselişi yeni teknolojilere bağlı artması beklenen işsizliğe bağlayarak şöyle ekliyor, “Eğer tekstil üretimi yerine platformları, buharlı makineler yerine öğrenebilen makineleri, telgraf yerine Twitter’ı koyarsanız, 150 yıl öncesiyle -Karl Marx’ın Komünist Manifesto’yu yazdığı zamanla- tamamen aynı dinamikler oluşmaktadır.” Tıpkı küresel ekonomik krizle birlikte uzun yıllardır sermaye içinde dahi yükselen ‘Marx haklı mıydı?’ soruları gibi, Carney’in bu açıklamaları da dikkat çekici. Bu sorunun pratik ve teorik yanıtının, soruyu soranlarca değil, sınıflar arası mücadelenin seyrine göre verileceğini belirterek Moll, H. Bauer ve Schapper üzerinden 150 ya da 170 yıl öncesine kısa bir seyahat yapalım.

‘TANIDIĞIM İLK PROLETER DEVRİMCİLERDİ’

Bu üç proleter devrimciyi tanımak için hikayeye ‘Haklılar Birliği’nden’ (Bund der Gerechten) bahsederek başlamak gerekiyor. Alman işçi hareketi tarihinin kilometre taşı olan bu örgüt, Fransa’nın başkenti Paris’teki Alman işçilerce kurulan Horlananlar Birliği’nin ‘sol kanadının’ ardılıydı. Alman işçilerin Paris’te örgütlenmesi sizi şaşırtmasın. O yıllarda Alman işçiler daha iyi çalışma koşulları için ya da polis kovuşturmalarından kaçarak Fransa’ya geliyor ve burada dönemin sosyalist fikirleriyle tanışıyordu. Yani Paris’te hatırı sayılır bir Alman işçi sınıfı nüfusu vardı. İktidarı komplolarla ele almayı hedefleyen Blanquici fikirler başta Haklılar Birliği’nde etkiliydi. Hedefte Almanya’da ‘darbe’ hazırlamak ve bunları Paris’ten organize etmek vardı.

Örgüt yaşanan başarısız ayaklanma girişimlerinden sonra çizgisini ‘Blanquici’ yöntemlerden arındırmaya çalıştı ve işçi sınıfıyla ilişkilerini daha fazla geliştirmeye yöneldi. Başarısızlığa uğrayan ayaklanmanın yanı sıra proletaryanın olgunlaşması ve 1848’in altyapısının somutlaşmaya başlamasının dönüşüm sürecini etkilediğini söyleyebiliriz. Ancak örgütün gelişimde etkili olan üç isim, farklı tarihlerdeki sürgünlerin ardından Londra’da bir araya geldi. Mayıs 1839 ayaklanmasının ardından yakalanarak Kasım ayında İngiltere’ye sürülen Schapper’i Bauer’in 1841’de sınırdışı edilişi izledi. Engels bu üçlüyle karşılaşmalarını şöyle anlatıyor:

“Her üçünü de, 1843’te Londra’da tanıdım. Bunlar gördüğüm ilk proleter devrimcilerdi. Düşüncelerimiz arasında büyük farklar olsa da -onların basit eşitlikçi komünizmine, aynı derecede basit felsefi gururla karşılık veriyordum- olgunlaşmakta olduğum bir sırada bu üç adamın üzerimde bıraktığı çarpıcı izlenimi asla unutamam.”

Serebryakova’nın romanının ‘belgesel’ yanını Engels’in bu sözlerinden sonra daha iyi kavrayabiliyoruz. Engels’in hayatında önemli bir yer tutan bu üç insanı nasıl betimlediğinden de bahsetmek gerek. Engels’in kaleme aldığı ‘Komünistler Birliği Tarihi Üzerine’de her üç devrimcinin de kim olduğu üzerine bilgi ve değerlendirmeler buluyoruz. Karl Schapper’dan başlayalım, şöyle diyor Engels: “Schapper, Nassau’nun Weilburg kasabasındandı. Giessen’de ormancılık okumuş, 1832’de Georg Büchner’in komplosuna katılmıştı. 3 Nisan 1833’te Frankfurt’ta bir polis karakoluna düzenlenen baskına katıldı. Bu olaydan sonra yurtdışına kaçtı ve Şubat 1834’te Mazzini’nin Savoy’daki güçlerine katıldı. Dev yapılı, kararlı ve enerjik, daima burjuva varlık ve hayatı feda etmeye hazır, 1830’ların tipik profesyonel devrimcisiydi. Onun ‘demagog’luktan komünistliğe geçişi kanıtlıyor ki, düşüncesinde belli bir kütlüğe karşın, teoriyi daha iyi algılamaya açıktı. Bir kez ikna oldu mu inatla fikirlerine bağlanır ve bu nedenle devrimci heyecanı bazen yerinde kararlar almasını engellerdi. Sonradan yanlışlığını kabullenmeye her zaman hazırdı. Mayası tastamam bir insandı. Alman işçi hareketinin temellerinin atılmasına olan katkıları hiçbir zaman unutulmayacaktır.”

Schapper, dönem dönem Wilhelm Weitling’in komünizm anlayışından da etkilense ve 1850’deki kopmada Marx’la farklı kamplarda yer aldıysa da, 1856’da yeniden Marx ve Engels ile fikir ortaklığını sağladı ve hayatı boyunca ikilinin mücadele arkadaşı, yoldaşı oldu.

H. Bauer ise Franconialı bir kunduracıydı. Yine Engels’in deyimiyle: “Kabına sığmayan, neşeli ve esprili ufak tefek bir adamdı. Onun küçük kalıbı uyanıklık ve kararlılık taşıyordu.” 1848 sürecinde aktif rol oynasa da H. Bauer 1851’de Avustralya’ya göç eder ve orada izini kaybettirir. Bu devrimciler arasında belki de en dikkat çekici olanı ise, teorik konulara Bauer ve Schapper’e göre daha yatkın olan Kölnlü saatçi J. Moll’dür. Engels onun için ‘orta yapılı bir Herkül’ ifadesini de boşuna kullanmaz: “Schapper’le birlikte salonun girişini yüzlerce saldırgana karşı başarıyla savunduklarına kaç kere tanık oldum” der. Yani anlaşılan o ki Moll, sadece teorik olarak değil, fiziksel açıdan da kuvvetli biridir.

 

.

 

Avrupa’da 1848 devrim çanları çalmaya başladığında Moll soluğu Almanya’da, memleketi Köln’de alır. Burada işçiler arasında Marksist düşüncelerin yayılmasında etkili olur. Fakat 1849’daki Baden ayaklanmasında Rotenfels köprüsünde başından vurularak öldürülür. Öldürülmeden önce askeri mühimmat toplamadan önemli ajitasyonlar düzenlemeye kadar pek çok önemli görevde bulunur.

‘HAKLILAR’DAN ‘KOMÜNİSTLER’E

Gerçekten de bu üçlünün yaşamı, dönemin sosyalist düşüncesinin evrimi açısından bize ipuçları veriyor. Gelelim örgütün ‘Haklılar’dan ‘Komünistler’e; ‘Tüm insanlar birleşin’ sloganından ‘Tüm ülkelerin işçileri birleşin’e dönülmesine… Bahsettiğimiz üzere Engels, Londra’da Haklılar Birliği ile iletişim içindedir. Öyle ki bu iletişimi bir adım öteye taşımak isteyen Schapper, 1843 yılında Engels’i Haklılar Birliği’ne davet eder. Ancak Engels örgütü fazla ‘komplocu’ bulur ve öneriyi reddeder.

Burada küçük bir parantez açarak Wilhem Weitling’den bahsetmek gerekiyor. Başta Marx’ın da ilgisini çeken Weitling’in Haklılar Birliği’nde önemli bir etki alanı bulunuyordu. Öyle ki 1840’lı yıllarda Weitling, kalfa derneklerinde komünist propaganda yapmak üzere İsviçre’ye gönderilir. Burada çıkardığı dergi işçiler için çıkarılan ilk dergi niteliğindedir. Ancak bu, Weitling’i özel kılan nedenlerden sadece biridir. Derginin ikinci sayısındaki “İnsanlığın mutluluk resmini, anavatanlarının kucağında boyayarak bu tabloyu anavatan sevgisiyle perdeleyen adamlar var. Bu perdeyi kaldırdığımızda ise insanlığın mutluluğunun milliyetçi nefretin kanlı pençeleri altında yattığını görüyoruz” ifadeleri, o yıllarda enternasyonalizmin tek örneği olduğu için önemlidir. Fakat Weitling, daha sonra sosyalizmin köklerini Hıristiyanlıkta aramaya başlamasıyla eleştiri toplamaya başlar. Son olarak ABD’ye göçer ve orada hayatını kaybeder. Marx ile olan tartışmaları, bugün de gündeme gelebilmektedir. Ancak bu önemli tartışmalar daha ayrıntılı bir çalışma gerektirdiği için Weitling parantezini, başka bir zamanda açmak üzere şimdilik kapatalım.

Avrupa’da suların ısındığı 1847 baharında Joseph Moll’un Marx ve Engels’e yaptığı ziyaret tarafların daha önceki görüşmelerinden farklıdır. Hareket, Blanqui’ci, komlocu fikirlerden uzaklaşmıştır ve Marx ile Engels’in katılımı durumunda örgütün yapısı da değiştirilecektir. Yani yeni bir ‘manifesto’ yazılacaktır. Öneri haliyle kabul edilir ve yaklaşan devrimci dalgayı hem yakalayacak hem de sağlam temeller üzerine oturtacak ‘Komünist Manifesto’yu hazırlama çalışmalarına başlanır. Haziran ve Kasım/Aralık’taki iki kongreyle ‘Komünist Birlik’ kuruluşunu tamamlar. 21 Şubat 1848’de Komünist Manifesto, Almanca olarak basılır. Örgüt, kısa süre içinde güçlendirdiği enternasyonalist geleneğiyle ‘Alman’ sınırlarını aşar ve Amsterdam, Lyon, Londra, Marsilya, Paris, New York gibi merkezlerde de şubeler açar.

‘TALİH’ Mİ ‘TARİH’ Mİ?

Marx ve Engels ile birlikte örgütün yönetiminde bulunan bu üç devrimciyi merkeze alıp onların ekseninde kabaca ‘Komünist Birlik’in kuruluş aşamasına değindik. 1847-52 yıllarında çalışan bu partinin kendisi, ardından çıkacak işçi partileri ve hareketleri için bir başlangıç noktası olması dolayısıyla toplumsal mücadeleler tarihinde kıymetli bir yer kaplıyor. Ancak bu kıymete değer katan bir nokta daha var: 1830’larda oluşmaya başlayan işçi hareketinin, burjuva siyasetten koparak kendine ait bir ideoloji bayrağına bu partiyle kavuşmuş olması…

Bunun basit bir ‘rastlantı’ sonucu oluştuğunu düşünmekse yapılabilecek en yanlış çıkarım olur. Tarih usanmadan bize, teorinin kendisini eylemde bulduğunu anlatır. Yani siyasal pratik ve yeri geldiğinde dalga kıranları aşan nesnellikler, tüm sığlıkları işte bu yüzden bir anda çöpe atabiliyor. Küçücük bir broşür olan Komünist Manifesto’yu ‘Komünist Manifesto’ yapan da; bir kunduracı bir saatçi, bir matbaa işçisi ve iki düşünüre büyük bir geleneğin temellerini attıran da her şeyden önce bu tarih olsa gerek.

 

Gazete Duvar

Kaynaklar ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı linkler:

1- Büro ile Barikat Arasında – Friedrich Engels (Sol Yayınları)
2- On The History Of Communist Leauge – Friedrich Engels (Rıza Yürükoğlu’nun (Nihat Akseymen) Proletarya Enternasyonalizmi kitabında yer alan çeviri kullanılmıştır.)
3- Devrimler Çağı – Taner Timur (Yordam Yayınları) 
4- Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi (İletişim Yayınları)
5- https://rustbeltradical.wordpress.com/tag/red-forty-eighters/


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar