İnsan sıcağı denince…

İnsan sıcağı denince…

Uğur yoldaşı 20 Nisan 1999’da kaybettik

Kaybetmek sözcüğü karşılamaktan uzaktır çoğunlukla yitirdiklerimizi… Sonuçta, elbette zamanla bu fikre ve gerçekliğe de alışılır. Ne var ki, kimi zaman bugünü, bu anı, bu yoldaşı, bu dostu yitirmekle sınırlı değilmiş gibi gelir kayıplar. Bütün diyalektik ferasete rağmen, anla sınırlı olmayan bir gelecek yitimi duygusuna batar çıkarız.

Eksilen yanlarımız

Her ölüm acıdır; yitip giden her canımızın geride bıraktığı bir boşluk vardır. Her zaman için sınıfı ve kitleleri esas alan, onların yaratıcı yeteneklerine ve doğurganlığına güvenen biz komünistler için “yeri doldurulamayacak birey” anlayışı idealizmin bir tezahürüdür. Ne var ki kimi bireylerin yerlerini doldurabilmek de hiç kolay değildir. Her ölümde duyulan yoğun acının yanında, özellikle bazılarında daha fazla, adeta elle tutulur bir biçimde olmak üzere geleceğimizden de bir şeylerin koptuğu duygusuna kapılırız; en başta da özsel değerlerin sürekliliğinin sağlanmasının tehlikeye girdiği duygusuyla ürpeririz. Sanki bir şeyler artık eskisi gibi olamayacaktır. Bir kıvam, bir lezzet, bir kalite eksikliği kendini o bireyin yokluğunda hep hissettirecektir. Komünizm idealinin ete-kemiğe bürünmüş canlı örnekleri birer birer aramızdan ayrılmaktadırlar… bir boşluk duygusu gelip çörekleniverir içimize…

Devrim ve komünizm davasının neredeyse tüm erdemlerini benliğinde ve bilincinde taşıyan, onu güne ve insanlara adını koymadan dağıtan, usulca ama sürekliliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bir ustalıkla yığınağı santim bile olsa yükseltmeye çalışanları kaybettiğimiz zaman kendimizi öksüz hissederiz. İşte Uğur arkasında bizlere bu duyguları bırakarak aramızdan ayrılanlardan biri oldu… Uğur Hülagü Gürdoğan yoldaş, ortak geleceğimizden çekilmiş bir tuğlaydı, her geçen gün yokluğunu hissetmekten kendimizi alamayacağımız…

Yeni‘deki derinlik

Uğur yoldaş, 12 Eylül sonrası kuşağın sayıları çok fazla olmayan en nitelikli temsilcilerinden biridir. Uğur’lar aslında o kuşağın ‘kreması’dırlar. O kuşağın bütünü gibi devrimci mücadele ve örgütlenme ile, Marksizm-Leninizm ve sosyalizm ile tanışıklıkları yenidir. Ama, diğerlerinden farklı olarak, sanki 40 yıllık örgüt adamları gibi onun özsel değerlerinin en gelişkin ve en özümsenmiş halinin temsilcileri gibidirler; öylesine derinlikli bir bilinç ve kavrayışın sahibidirler. Bu ayrıca her yönüyle öylesine sindirilmiştir ki, insana “ne çabuk büyüdün ‘çocuk'” dedirtir çoğu zaman. Kişisel özgünlüklerini oluşturan diğer özellikleri bu temel üzerinde daha farklı bir anlam ve içerik kazanır.

Bu krema tabakasının ortak bir diğer özelliği de mütevazilikleridir. Reklamcı bir farfarayla sahnenin önüne üşüşen gelgeç hevesli yüzeyselliklerden farklı olarak onlar Türkçe’deki “taş yerinde ağırdır sözünün canlı örnekleridir adeta. Fakat o ‘sakin güç’ün altında aslında muazzam bir cevher saklıdır ve sürecin en kritik anlarında o açığa çıkar.

İnsan sıcağı

Uğur deyince, insanın üzerine Çukurova’nın dost, teklifsiz duygu sağanağından da nasibini almış insan sıcağı hücum eder! Bundan bunalmazsınız, aksine yabancılaşmanın hücrelere nüfuz etmeye başladığı bir çağda buna çok ihtiyacınız vardır; doyasıya içinize çeker, ciğerlerinize doldurursunuz. Devrimcilikle “kitleden biri” olmak arasına aşılmaz duvarlar dikmeyen; sindirilmiş misyonunu bağırmadan, çağırmadan, altını kalınca çizmeden doğallaştırılmış bir tarzda mücadeleye yedirebilen çok sayıda insan yoktur. Onu şu ya da bu şekilde tanımış herkesin Uğur’un adı geçtiği zaman hüzünlü bir gülümsemeyle ve çok şey söylemek istediği halde çoğu kez boğazında düğümlenen kesik kesik cümlelerle anlatmaya çalıştığı biraz da bunlardır… Bu sıcaklığı, onun incitmeyen ama özden de taviz vermeyen kucaklayıcılığını yoldaşlık ilişkilerinin her yönünde, fakat özellikle de en kritik düzlemi oluşturan eleştiri alanında görürsünüz. Uğur’da yoldaşlık ilişkisi eleştiriyi de içeren sahici bir ilişkidir. En sevdiği yoldaşlarını dahi gerektiğinde net ve dolaysız bir dille eleştirmekten çekinmez. Fakat bu öyle bir eleştiridir ki, hem içerik hem de üslup olarak muhatabında ‘sahiplenildiği’ duygusunu yaratır.

Teklifsiz adanmışlık

Her aşamada ilan edilme gereği duyulmayan devrimci adanmışlık, gözünüzden kaçması mümkün olmayan engin bir tevazu, özümsenmiş, sindirilmiş ve büyütülmeye, herkese sirayet ettirilmeye çalışılan bir yaşam biçimi olarak devrimcilik… Uğur’da bu hemen göze çarpan bir başka temel karakteristiktir. Zaten bu çağda sahip olunan hiçbir niteliği, bilinç açıklığının hiçbir tezahürünü, ve hiçbir erdemi sakınmadan sunmak, başka türlü davranmanın mümkün görülmediği ve bu yüzden de yapılan her şeyin alabildiğine doğal bir biçimde yerine getirildiği, kısacası kendini bir “kurban” sürüklenişi ve kayıtsızlığı biçiminde değil bilinçli bir seçimle ‘tarihin sunağına yatırma’ eylemi… İdealler ve günün görevleri nerede neyi yapmasını gerektiriyorsa orada olmak, engel tanımadan onu yapmak, en yetkin tarzda yapmaya çalışmak… Uğur işte budur!

Uğur ölmüş” dediler…

Uğur yoldaş ölmüş!..” Bunu telaffuz etmekten ürküyor herkes; bu cümle ağzından çıkmasın istiyor. Yanaklarından kan, yüzünden neşe ve yaşama sevinci fışkıran Uğur’un ölümüne inanmak hayli zor… “Hastaydı son günlerde…” diye mırıldanıyor birisi. “Basit bir soğuk algınlığından ölmez ki insan…” diyerek kendi kendisiyle tartışıyor gibi yanıtlıyor bir diğeri. Kimseler bilmiyor meselenin arka planını, çok az kişi biliyor daha doğrusu…

Ümraniye Cezaevi’nde Uğur’un yattığı koğuşta iki devrimci örgütün (TİKB ve TKP/ML) bir yıldır ortaklaşa yürüttükleri bir tünel çalışması var halbuki işin arka planında. Uzun, zahmetli, iğneyle kuyu kazar gibi santim santim yürüyen çalışma çok az devrimcinin omuzlarına binmiş durumda. Koğuş bileşiminin büyük çoğunluğu genç ve deneyimsiz devrimcilerden oluşuyor. İçlerinden önemlice bir kısmı şubede çözülmüş, yaralı ve hasarlı geçmişler polis sorgusu süreçlerinden. Bu yüzden de yeraltında ve yer üstünde hemen her şey, en zahmetli ve en fazla sorumluluk isteyen görevler az sayıdaki deneyimli kadroya bakıyor. “Yukarda” hiçbir şey aksamamalı, özellikle de “aşağıda” yürütülen tünel faaliyeti dikkat çekmemeli! Uğur bunun için kelimenin gerçek anlamıyla kendini paralıyor. Cezaevi konseyinin toplantılarına elinde çayı ve mahmur gözleriyle dahil oluyor, temsilciliğin gerektirdiği işleri aksatmamaya çalışıyor. Eğitim çalışmalarına katılıyor, futbol turnuvalarını ihmal etmiyor, ortak etkinliklerin vazgeçilmez örgütleyicilerinden biri olarak boy gösteriyor. Sanki geceler boyu binbir türlü haşeratın ve farelerin cirit attığı kanalizasyon suyunun, yerinden oynatılması geceler süren kayaların, biri çözülmeden diğeri boy gösteren aksiliklerin, aksamaların, uyumsuzlukların… muhatabı o değil! Güzelim gülümsemesini yüzünden silip alamayan o nasıl bir irade gücü, o nasıl bir inanmışlık, o nasıl bir dava adamlığı?..

Lakin beden fizik olarak aynı sağlamlığı gösteremiyor! Cezaevi koşullarının, yetersiz beslenmenin, uzun süren açlık grevlerinin, polis işkencelerinin üzerine bir de muhtemelen tünelden kapılan kahrolası bir mikrobun ciğerlerde yarattığı sinsi tahribat eklenince… Önceleri kimselerin inanamadığı haber, onu hastaneye gönderdiğimiz gecenin sabahında geliyor… Takvimler 20 Nisan 1999‘u gösteriyor…


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar