İşçi ölümleri pahasına ‘çarklar dönüyor’sa…

İşçi ölümleri pahasına ‘çarklar dönüyor’sa…

Ülker’in Gebze ve Topkapı fabrikalarında iki işçi korona nedeniyle hayatını kaybetti, 150 işçi de enfekte oldu. Fabrikada çarklar halen dönüyor! Bu ölümlerden ve salgının yayılmasından sadece patronlar ve devlet mi sorumlu?

Zehra Çaldağ

Patronların “çarklar dönsün” hırsı Yıldız Holding’e bağlı Ülker’in Topkapı’da bulunan fabrikasında 40 yaşındaki işçi Adnan Abasız ve Gebze işletmesinden 49 yaşındaki Hakan Yaman’ın koronavirüs nedeniyle yaşamını yitirmesine neden oldu. Sokağa çıkma yasaklarında bile özel izinlerle üretimin sürdüğü, işçilerin yeterli önlemler alınmadan 12 saat çalıştırıldığı fabrikada en az 150 işçi enfekte olmasına rağmen üretim devam ediyor.

İki işçinin ölümünden ve fabrikada işçilerin kitlesel olarak enfekte olmasından sonra sendikalardan açıklamalar geldi: Önlem almayan patronlar ve zorunlu olmayan işkollarında üretimin sürmesi ısrarına ortak olan devlet sorumludur diye…

Bu haberleri okurken ta çocukluğuma gittim ben de.  Yıldız Holding’in sahibi olduğu Ülker reklamlarının o zamanlar bizde nasıl bir sevinç yarattığını hatırladım. Çok eğlenirdik, çok keyif de alırdık çocuk aklımızla; çünkü hiç düşünemez, düşünmezdik o Ülker ya da başka markalarda bisküvilerin, çikolatalar ve sakızların binlerce işçinin oldukça ağır koşullarda çalışmasıyla üretildiğini. Yoksulluğumuz, bunlara ulaşamıyor oluşumuz da umurumuzda değil, sanki yiyebiliyormuşuz gibi reklamlardaki o neşeli ezgi ve sözleri yineleyerek oyunlar oynardık.

Çocukluğumda hep kocaman bir fabrikada çalışmak istemişimdir. Bir sürü insanla aynı yerde çalışmanın keyifli olacağını hayal etmişimdir. Bu keyfin arkasındaki ezayı-cefayı düşünmeden… Öyle bir fabrikada çalışmak kısmet olmadı. Çalıştığım yerler en fazla 70 işçinin çalıştırıldığı tekstil atölyeleriydi. Ya da binlerce insanın girip çıktığı ama en fazla on kişinin çalıştırıldığı, iş yükünün çalışanların sırtına bindirildiği giyim mağazalarında çay ve temizlik işleri oldu. Böyle büyük bir fabrikada çalışamamış olmak içimde ukde olarak kaldı her zaman.

Çocukluğumuzda, gençliğimizde hep, çalışacaksan ya devlet dairelerine gireceksin ya da fabrikalara derlerdi. Çünkü çocukken çok algılamasak da buralarda çalışıyor olmak; ücretinin yüksek olması, düzenli ödenmesi, yaşam standardının görece iyi olması, sosyal haklarının olması ve en önemlisi insan olduğunun fakına varılması, ailenin, çocuklarının yüzünün gülmesi demekti. Ayrıca çalışma saatlerinin de daha insanca olması anlamına geliyordu. O yıllarda 70’li, 80’li yıllarda bunun bir nebze de olsa gerçekliği de vardı. Çünkü mahallemizde Eti Bisküvi fabrikasında çalışan bir amca vardı. Arada küçük bir koli bisküvi getirip mahallede çocuklara dağıtırdı. Birçoğu kırık, parçalanmış olsa da bu ayrıntıyı ne biz ne de dağıtan işçi amca görürdü. Hep güler yüzlüydü, hep mutluydu. Çünkü sağlam bir işi ve geliri vardı. Daha ne ister ki yoksul biri…

Yılar geçti ve biz büyüdük. Çocukluk saflığımız da o Ülker reklamlarını heyecanla bekleyişimiz, mutluluğumuz da geçti tabi. Hayatın gerçekleriyle bir bir karşılaşmaya, bilinçlenmeye başladıkça bütün bunların bir kandırmaca olduğu acı gerçeğini bizzat deneyimledik.

Zaman ilerleyip mücadeleye atıldıkça, fabrikaların acı gerçekleriyle de karşılaştık bire bir. Yıldızlar Holding’e bağlı Ülker’in Topkapı’daki işçi direnişiyle bir işçi muhabiri olarak birebir ilişkilenmemse o şa’şaalı reklamların ardındaki vahşi sömürüye adeta dokunmamı sağladı.

Yıl 2014, aylardan Eylül ve günlerden 28’di. İnternet sitelerine Topkapı’da bulunan Ülker fabrikasında direniş başladığı haberi düştü. Haberi alır almaz gazetemin muhabiri olarak işçileri ziyarete gittim. Direnişin ikinci gününden itibaren, 7/24 ve dört ay süren direniş boyunca neredeyse her gün oradaydım. Gazetemin yayın politikası da benim kişisel işçi duyarlılıklarım da o direnişin sesini en kapsamlı biçimde duyurma sorumluluğu yaratıyordu. Bugün bile o günlerin anlamını tüm canlılığıyla hissediyorum.

Ülker işçilerinin 4 ay süren direnişleri boyunca çok şey yaşandı, çok şey… Bunlardan sadece biri bile işçi sınıfı çalışması yürüten öncü güçlerin hal-i pür melalinin anlaşılması ve bugün geldiğimiz noktayla bu hal arasındaki ilişkinin görülmesi açısından çarpıcıydı mesela. Ülker’in kuruluşunun 70’ci yıl dönümüydü. Gazetelere tam sayfa kutlama ilanları vermişlerdi. Burada adını anmadan geçemeyeceğim Evrensel Gazetesi de başından beri direnişi haberleştiren bir gazeteydi. Ama o günkü sayısının hem birinci sayfasında hem üçüncüde Ülker’in 70. yıl kutlamalarının reklamını boy boy vermişti. Üstüne bir de nasıl bir aymazlıksa o gazeteyi direniş çadırına getirmişlerdi. Aynı şeyi Birgün de yapmıştı.

Bunu neden yazdığım sorulabilir. Eğer  işçi sınıfı bu durumdaysa sınıfın örgütlü mücadelesini savunan gazetelerin, örgütlerin, sendikaların daha fazla gecikmeden şapkalarını önlerine koyup düşünmelerinin zamanının gelip de geçtiğini anlamalılar demek istediğim için. Bugün Ülker’de işçiler ölüyor ve kitlesel olarak enfekte oluyorsa bundan sadece devletin ve patronların açgözlülüğünün değil, öncü olduğunu iddia edenlerin de payı olduğunu anlatabilmek için…

Salgın günlerinde kapitalist sömürünün dizginlerinden boşaldı. Onun o barbar niteliği, sınıfsal karakteri tarihte eşine az rastlanır biçimde açığa çıktı.

Zaten yaşanan ekonomik krizin salgınla birlikte derinleşmesi bu vampirleri çaresizleştirdikçe, saldırganlaştırdı. Sürü bağışıklığı mantığıyla hareket edip, işçi ve emekçileri bile isteye ölüme sürdüler. Fakat yaşanan işçi ölümlerinin ya da salgının işçi havzalarında kitlesel karakter kazanmasının tek sorumlusunun onlar olmadığını bilmek, görmek, anlamak lazım.

Salgın sürecinde sendikaların, sendikaların bağlı olduğu konfederasyonların payını defalarca söylemekten, yüzlerine çarpmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.

Elbette işçilerin, emekçilerin büyük çoğunluğunun bilinçsizliği, örgütsüzlüğünü görmezden de gelmeyeceğiz, bu sendikaların bundaki payını unutmadan…

Sınıfın öncüsü olduğunu iddia eden güçlerin onun gerçekliğine temas edememesini de görmezden gelmeyeceğiz, gelemeyiz.

Ama işçi ölümlerinin artması, covid-19 pozitiflerinin artması ve işçilerin buna rağmen dip dibe çalışmak zorunda kalmaları, buna zorlanmalarında işçilerle hiç olmazsa dirsek teması kurabilen (çünkü devrimci örgütlere öteki gözüyle bakılmasını bu sözünü ettiğimiz sendikalar da sağlamakta) sendikaların-konfederasyonların rolü başattır. Onların, sözlü talepten, “lütfen”lerden öteye geçmeyen yaklaşımları “çarklar dönsün” politikasının da “sürü bağışıklığı” yaklaşımının da cesaret bulduğu esas kaynaktır.

İşçilere elinizi şaltere uzatın demeyi bile düşünmekten korkanlar, “Ülker fabrikalarında iki işçi COVİD-19’dan hayatını kaybetmiştir. Zorunlu olmayan üretim alanlarında üretimin derhal durdurulması ve işçilere ücretli izin verilmesini talep ediyoruz” diyecekler.

Soruyoruz: Talep edileni vermiyorlar, vermeyecekler. Bu durumda ne yapacaksınız, zorla alacağız mı diyeceksiniz? Cevabınızı alalım!

İşçi sınıfının mücadele kantarı (terazisi) herkesi tartacak ve sizleri asla bir kenarda bırakmayacaktır.

İşçi sınıfı gerçek sınıfsal bilince ulaştığında kokuşmuş olduğunuzu yüzünüze haykıracak ve sendikal bürokrasiye, çürümüşlüğe, uzlaşmacılığa karşı da mücadelesini verecektir.

Aklınızdan çıkarmayın, unutmayın!..

 


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar