İstanbul Sözleşmesi varken bunlar oluyorsa…

İstanbul Sözleşmesi varken bunlar oluyorsa…

Sadece birkaç gündür sosyal medyaya yansıyan tecavüz, taciz, şiddet ve alıkoyma örnekleri bile İstanbul Sözleşmesi uygulanmasa da varken bunlar oluyorsa o büsbütün kalktığında bu gidişat nasıl bir nitelik kazanır sorusunu sormaya yetiyor

Öncesi bir yana sadece son aylarda/günlerde yaşanan kadın cinayetleri bile bu ülkede kadın düşmanlığının siyasi bir karakter kazandığını, kadına dönük cinayetlerin-şiddetin-cinsel saldırıların bu siyasi yaklaşımla aslında meşru görüldüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Pınar Gültekin, Nadira Kadirova, Zeynep Şenpınar, Fatma Altınmakas… Her birinin hikayesi  ve yaşandıkları andan sonraki açıklamalar, sosyal medyadan yapılan gerici paylaşımlar toplumsal krizin derinliğini olduğu kadar yaşanan dönüşüm ve farklılaşmanın bu kriz ögelerinin en gerici duvarına çarparak nasıl bir karakter kazandığını da fotoğraflıyor. Kadınları eve-nikaha-kocasına zimmetleyen, iradelerini yok sayan, gösterdikleri anda düşmanlaştıran bu yaklaşımın sadece belirli bir toplumsal gericiliği değil aynı zamanda gerici-faşist burjuva devletin genetik kodlarını da oluşturduğunu, polisinden-mahkemesine kadar devlet zinciri içindeki tüm kademelere sirayet ettiğini sayısız örnekle biliyoruz.

İstanbul Sözleşmesi’nin bağlayıcı maddelerine göre bu böyleyken o kalktığında tablonun ne olacağını kestirmekse güç değil.

Sadece son birkaç günde sosyal medya üzerinden kamuoyuna yansıyan taciz-tecavüz ve şiddet vakalarına baktığımızda bile bu gerçeği tüm çıplaklığıyla görüyoruz:

Tecavüzcüsü serbest, tecavüze uğrayan “o saatte ne işin vardı?” denilerek yargılanan!

Gamze A. Bursa’da geçen yıl Kasım ayında yaralı taklidi yaparak, hastaneyi tarif etmesini isteyen Yunus Emre Çakır tarafından kaçırıldı, darbedildi, tecavüze maruz bırakıldı. “Bu işi seviyorum ya” diyerek sistematik bir tecavüzcü olduğunu dillendiren Çakır, tecavüz izleri kalmasın diye kendisini soğuk suyla yıkadı. Gamze bir fırsatını bularak evden kaçabildi ve gittiği karakolda üzerinde Çakır’ın meni ve darp izleri varken polis kendisine “gecenin o vakti çıkmasaydın” diyebildi. İfadesi psikolog ya da avukat nezaretinde alınması gerekirken buna riayet edilmedi. 3 defa darp ve örnek raporu aldı, ama raporları her defasında değiştirildi. Tecavüzcüsü kendisine “4 yaşında çocuğum var ne olur yapma, ederi neyse ödeyeyim” diyecek kadar ileri gitti. Belli ki, o saatte dışarıda olan bir kadına bunu yapmayı meşru görüyordu ve yine böyle bir kadın bu konuda parayla susturulabilirdi!

Tecavüzcüsü elini kolunu sallayarak dolaşmaya devam ederken, Gamze aylardır bu travmayla yaşamaya çalışıyor, daha doğrusu ilaç almadan yaşayamıyor!

Tecavüzcüden polise, doktordan mahkemeye kadar birbiriyle bağlantılı bir zincir var yine. Kadına bakış açısında ortaklaşan, kadına çizilecek sınırlarda İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkanlarla aynı noktada buluşan bir zincir…

Adana’da da polis kadınlara “O saatte orda ne işiniz vardı” diye sordu!

Benzer bir olay da Adana’da yaşandı.

Adana’da üniversite öğrencisi iki kadın, 29 Temmuz gecesi saat 01:00’de Beyazevler Mahallesi’ndeki evlerinin bulunduğu sokakta motosikletli bir şahıs tarafından cinsel tacize maruz bırakıldı.

Şikayetçi olmak için karakola giden kadınlar, polisin “O saatte orada ne işiniz vardı” sorusuyla karşılaştı. Çikolata almak için markete gittiklerini söyleyen kadınlara polisler “Viski de var mıydı” diye sordu. O mahallede bu tür tacizlerin sık sık yaşandığını belirten polislerin, kadınları suçlarken bu tacizleri neden önlemediklerine dair bir an bile düşünmedikleri belliydi. Kafalarında olağanlaşmış tacizi “Şikayetçi olmak istediğinizden emin misiniz” sorusuyla dile getirdiler. Zaten “şikayet etseniz de bir şey çıkmaz” diyerek de bu yaklaşımlarının altını çizmiş oldular.

Yakınları üst düzey bürokrat olunca…

Benzer bir olay da Hacettepe Üniversitesi öğrencisi F.A’nın başına geldi. F.A, eski erkek arkadaşı ve sınıf arkadaşı olan A.K tarafından bir buçuk ay evinde alıkonuldu. A.K’nin akrabaları devletin üst düzey bürokrasisinde görev alıyordu. A.K. fikir ayrılıkları nedeniyle A.K’yi ilk olarak üniversite kütüphanesinde darbetti. Telefonunu alıp gitti. Şiddet olayını seyreden güvenlikçilere söylediğindeyse A.K’yi tanıdıkları için “Sen de çocuğu üzmüşsün, git gönlünü al” dediler. Telefonunu almak için A.K’nin yanına gittiğindeyse kaçırıldı. Bir buçuk ay A.K’nin ailesinin evinde tutulan F.A darbedildi, tehdit edildi, odaya kilitlendi, fakat kimse bu durumla ilgilenmedi! Sonuç itibariyle A.K’nin eski elçi olan halası duruma müdahale ederek F.A’nın ailesinin yanına gitmesini sağladı. Bundan sonra da A.K peşini bırakmadı, telefonlarını kontrol etti, görüntülü aramada silah sıkarak ölümle tehdit etti.

Bu noktadan sonra F.K durumu ailesine anlattı ve şikayette bulundu. A.K’nin zorbalıkları şikayet sonrasında da devam etti ve F.A’ya sağlanması gereken önlemler “üst düzey bürokrat” ailenin gücüyle sağlanmadı ya da göstermelik önlemler olarak kaldı.

Hacettepe Üniversitesi Kadın Çalışma Topluluğu’na (HÜKÇAT) instagram hesabı üzerinden ulaşarak yaşadıklarını anlatan F.A “Öldürülmek istemiyorum” diyerek asıl olarak kadın dayanışmasını güvendiğini ifade etti. A.K’nin bürokrat akrabalarının konuya ilişkin açılan davayı etkileyeceklerinden emin olan -ki tüm süreç boyunca bu güçlerini kullanmışlar!- F.A’nın anlatımları da aynı şekilde Türkiye’de kadınların can güvenliğinin olmadığını, kaldırılmak istenen ve fiilen zaten uygulanmayan İstanbul Sözleşmesi’ndeki hakların gasbedilmesiyle bu yaklaşımın daha da pervasızlaşacağını ortaya koyuyor.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar